Nietzsche Ağladığında /Irvin Yalom
kitabından alıntıdır.
1. hepimiz bir sürü parçadan oluşuruz ve bu parçalar kendilerini ifade etmek için çırpınır. bizler yalnızca varılan son uzlaşmadan sorumlu tutulabiliriz, her parçanın sahip olduğu karmaşık dürtülerinden değil.
2. ideal evlilik ilişkisi, her iki insanın da yaşamını sürdürmesi için bu ilişkiye muhtaç olmadığı zaman kurulandır.
3. biriyle tam bir ilişki kurabilmen için önce kendinle ilişki kurabilmelisin.
4. kendi yalnızlığımızı kucaklayamazsak, inzivaya karşı kalkan olarak başka birini kullanırız. yalnızca bir kartal gibi yaşayabilen insan-başka birine sevgisini verebilir; yalnızca o zaman o insan bir başkasının büyümesi ve gelişmesiyle ilgilenebilir.
5. her insan, gerçeğin ne kadarına dayanabileceğini seçmeli.
6. en çok çiğ damlası, en sessiz gecede düşer.
7. mezarlıkların, insanın zihnini dinlendirdiğini ve yaşamdaki önceliklerin değerlendirilmesini sağladığı söylenir.
8. en çok arzu edilen kadın en çok korkulan kadındır. tabii bunun nedeni onun ne olduğu değil, bizim onu nasıl gördüğümüzdür.
9. ikili yaşam ilave yaşam gibi. insana adeta uzatılmış bir yaşam sunuyor.
10. bizler arzu edilenden ziyade arzu etmeye aşığızdır.
11. kendini iyi biri olarak gösteriyor -kimseye zarar vermiyor- yalnızca kendinden ve doğadan başka kimseye! sırf pençeleri yok diye kendilerine iyi diyenlerden biri olmaktan vazgeçirmeliyim onu.
12. uygar, kibar ve görgülü bir adam. vahşi tabiatını ıslah etmiş, içindeki kurdu kuzuya çevirmiş. ve buna ılımlılık diyor. bunun asıl adı, vasatlıktır.
13. bastırılmış hınç insanı hasta eder.
14. yaşadığımız şeyleri biz icat ederiz. dolayısıyla icat ettiğimiz şeyi de yok edebiliriz.
16. ölümün geliyor olması, yaşamın değerli olmadığı anlamına gelmez.
17. yaşam planınız sizin elinizde değilse, varlığınızı rastlantıya bırakmışsınız demektir.
18. kimler daha emniyette, kimler daha rahat, kimler sonsuza dek mutludur? yalnızca sığ zihinli olanlar yani sıradan insanlar ve çocuklar.
19. insanların tarzları iki temel bölüme ayrılabilir: ruhunda sükunete kavuşmak ve mutlu olmak isteyen insanlar inanmalı ve iman etmeli, ama hakikatin peşindeki insanlar iç huzurundan feragat edip yaşamlarını bu sorgulamaya adamak zorundadırlar.
20. başkalarının kurallarına uymak, insanın kendini yönetmesinden çok, hem de çok daha kolaydır.
21. size düşen ödev kendinizi kabullenmenizdir, benim sizi kabullenmemim yollarını aramak değil. (kendinden hoşlanmayan pek çok insan gördüm; bunlar önce başkalarını kendileri hakkında iyi düşünmelerini sağlarlar.bunu başarınca da bu sefer kendileri de kendileri hakkında iyi düşünmeye başlarlar. ama bu sahte bir çözümdür; bu başkalarının otoritesinin altına girmeyi kabullenmektir.)
22. aslında verir gibi yaparak hediyeyi kendiniz almaya çalışanlardan biri misiniz?
23. bir dost dinleneceği bir yer aradığında ona verilecek en iyi yer sert bir yataktır.
24. aslında kimse kimseye yardım edemez; insan kendine yardım etme gücünü kendi içinde bulmalıdır.
25. neysen o ol.
26. daha derinlere inip motivasyonlarınızın kaynağını bulun! hiç kimsenin bir şeyi sırf başka birisi için yapmadığını göreceksiniz. insanın bütün eylemleri kendine yöneliktir, bütün hizmetleri kendine-hizmettir, bütün sevgisi kendini sevmesindendir.
27. yazılarımdaki başarı, sürüler halinde yaşamanın getirdiği rahatlıktan kendimi bilerek ve isteyerek uzaklaştırmamdan; kötü ve güçlü eğilimlerle yüz yüze gelme cesaretini gösterebilmemden kaynaklandı. araştırma ve bilim, önce inançsızlıkla başlar. ancak inançsızlık başlı başına strestir.
28. gerçeğin ne kadarına dayanabilirim ?
29. beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir.
30. birinin kendisini başka birine açması ihanetin kapılarını açar ve ihanet insanı çok rahatsız eder.
31. bir kişi köprüyü geçmek üzere -yani, öteki kişiye yaklaşıyor- o anda karşıdaki kişi, o kişinin zaten yapmayı düşündüğü şeyi yapmaya davet ediyor. o zaman birinci adam adım atamıyor; çünkü artık yapacağı şey, diğerine boyun eğmek gibi geliyor, belli ki yakınlaşma yolunu engelleyen şey, güç.
32. ölümün son iyiliği bir daha ölmeyecek olmaktır.
33. kafası bir sürü kitaba gebe ve baş ağrılarının nedeni de beynin doğum sancıları olduğu düşüncesinde.
34. kemikleri, eti, bağırsakları ve kan damarlarını kaplayan deri nasıl insan görünümünü katlanabilir hale getiriyorsa, ruhun ajitasyonu ve ihtirası da kibirle kapatılmıştır; ruhu kaplayan deridir.
35. kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız: önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz?
05 Temmuz 2009 Pazar
Posted by SûRûr at Pazar, Temmuz 05, 2009 0 comments Links to this post
Labels: Nietzsche Ağladığında /Irvin Yalom
For English23 Haziran 2009 Salı
Ey nefsim!. Bil ki.. – 6
BİR DEĞİL binlerce kalemle yazıyorsun hayatını.
Birini silsen diğeri onun yerini alıyor.
İşlediğimiz her günah,
Kafamıza giren her bir şüphe,
Kalp ve ruhumuzda yaralar açıyor..
Yaratıcıya karşı duyduğumuz kuşkular,
Korku tümörleri,
Bağışlama yetimizi yitirmemiz,
Ebedî hayattan nasibimizi azaltıyor.
Küçük dairenin hatırına geniş daireyi feda etmemek gerekir.
Hangi daire daha geniştir?
Bedenin ki mi, ruhun ki mi?.
*
Nefis kendinden aşağıda olanları duyularla,
Kendinden yukarıda olanları delil / bürhan ile öğrenir. [1]
Aklı olmayanın dini yoktur.
İçimizdeki peygamber akıldır.
Şayet bâtini elçimiz devre dışı kalırsa,
Zâhiri peygamberden (s.a.v) de fayda gelmez.
Kişinin dinden nasibi, akıldan nasibi kadardır.
Zira akıl imanın bekçisidir.. [2]
*
İnsan bir eylemde bulunmak istediği zaman,
Allah (c.c), o fiili icra etme gücünü insanda yaratmaktadır.
İnsana düşen, sadece niyet etmektir.
Ölümle elinde hiçbir şey kalmadığını gören insana;
‘İbadet ederek eline ne geçecek..’ diye sorulur mu?
Ey nefsim! Unutma..
Kader inanılmayı değil fark edilmeyi bekler.
Zira, kader konuşunca cüz’i irade susar..
*
Yaratıcı, insanı doğumundan ölümüne kadar kayıt altına almıştır.
Potansiyel olarak insanda sadakat ve doğruluk problemi vardır.
Allah (c.c) insanla doğrudan görüşmekten aciz değildir,
Ama bunu Cebrail (a.s) vasıtasıyla yapmaktadır.
İnsanın her yaptığından en ince ayrıntısına kadar haberdardır,
Fakat sağına ve soluna katip / kaydedici melekler yerleştirmiştir ki,
İyilikleri ve kötülükleri her an yazılsın.
Sevapları ve günahları öylece kaydedilsin.
Hayatı ve ölümü veren O (c.c) olduğu halde,
Azrail (a.s) marifetiyle insanın canını almaktadır.
İslam dini, bir kayıt dinidir.
Kayıt dışı olan her türlü iş özünde İslam’a aykırıdır.
Ey nefsim! Unutma..
Kayıt varsa kader de vardır..
Dip Notlar:
[1]. İlim genel olarak objektif bilgiyi ifade eder.
Marifet ise sübjektif bilgi için kullanılır.
Bilim ise, doğa bilgisi anlamındadır.
Bilginin temel kaynakları, duyular ve akıldır.
Bunlara haber (Kur’an ve Hadisler),
Sezgi (ilham) ve tecrübe (deneyim) eşlik eder..
[2]. Sözler / Lemeat / syf: 673
21/06/2009
© 2009 karakalem.net, Aykut Tanrıkulu
Belki de elde etmemek için arzu etmelisin
Belki de elde etmemek için arzu etmelisin
İŞTE HAYAT böyledir. İnsan arzu eder, fakat irade edemez çoğu zaman. Kalb arzu eder, akıl talep eder, lakin maksud kuşu irade elinin yetişemeyeceğe yere konar sıklıkla.
Hep böyle de olmaz ama. Bazen insan irade eder, arzu ettiğini, istediğini, irade edebilme durumundadır, lakin kendi iradesi yetmez, yeterli olmaz, başka iradeler mevzubahistir. Kendi hayatının merkezinde bile kendi iradesi yoktur. Arzu kuşu, irade kafesinde öylece kalıverir. Acizdir kalb; bazen kendi irade kafesinde bazen başka iradelerin boyunduruğuna mahkum mahzun olur. Halden hale kalbolur. ‘Arzu’ haliyle hallenir, ne ki bu hali irade edecek veya ettirecek sesi çıkmaz kalbinden.
Hepsinden öte iradelerin üstünde bir külli irade vardır, bir Fail-i Muhtar vardır, her ‘arzu’nun dizgini O’nun elinde, her ‘irade’nin anahtarı onun yanındadır.
İnsan elemini çektiklerinin, arzusu peşinde koştuklarının sahibi değildir. Onlar üzerinde fiil sahibi de değildir. Fail-i Muhtarın iradesi altında münfaildir. Etken değildir, edilgendir. Kendisine verilen cüz’i irade, arzularını irade etmesi için verilmiştir. Ne ki bu arzu edilen ve sahip olunması için irade beyan olunan şeyin her zaman insanın dilediği şekilde neticelenmesini sağlamaz. Hem insan elde ettiğini elinde de tutamaz. İnsan niyet sahibidir, fakat sonuç sahibi değildir; niyetleri sonuçlara kavuşturan veya niyeti sonuçsuz bırakan bir ‘İrade’nin hikmetine ve inayetine iman etmek durumundadır.
İnsanın sorumluluk alanı ‘arzu’nun tasarrufuyla başlar, iradeyle devam eder, zulümde biter. Zulüm ise niyetleri sonuçlara kesinkes bağlayıp, külli iradeyi–haşa--kendi cüz’i iradesine endekslemesidir. Zira insan kalbindeki arzuya ait ‘ilm-i ledün’e sahip değildir. Niyet ve arzu ancak ‘hayrı kabul etmek, şerre merci olmak’ için insanın nefsine takılmıştır. Hem kainat kapıları zahiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır da.
Tam bu noktada bir hikmet ehli “Bir şeyin olup olmaması nezdinde müsavi değilse nâkıssın” demiştir. Yani; bir şeyin senin arzu ettiğin şekliyle olması, senin arzu ettiğin haliyle senin eline geçmesi veya geçmemesi, eğer senin âleminde farklı anlamlara işaret ediyor ise, senin külli iradenin sahibine dair ciddi ontolojik problemlerin var demektir. Sen arzularının külli irade karşısındaki durumunu hem ölçmeye çalışıyorsun, yetmezmiş gibi kendi âlemine ait referanslarla ölçmeye çalışıyorsun, eksik ve yanlış iş yapıyorsun, sen kemale erememiş, nakıs noksan kalmışsın demiş.
Sen insan olarak mahluksun, yaratılmışsın. Mahluk olarak münfail bir fıtratsın, fâtır bir fail değilsin ki, isteklerinin senin eline geçip geçmemesine göre kendince sonuçlar çıkarıp, hüküm verebiliyorsun. Arzularına nail olman ne ise, olamaman senin âlemin için aynı varoluş tınısını üflemeli ruhuna. Kanaat ve memnuniyet lisanlarıyla şükür dersi vermelisin arzularına. İradenin ellerini teslimiyet ve rıza makamına uzatmalısın. Yunus gibi, “ne varlığa sevinmeli, ne yokluğa yerinmeli”sin. Arzu dilinin külli iradeyle sana ulaşan yankısı karşısında ‘aklı başında bir insan’ olmalısın. Ne dünya umurundan kazandığına mesrur, ne kaybettiğine mahzun olmalısın.
Hem bazen elde etmek için değil, elde etmemek için de arzu etmelisin.
“Rabbim, arzularımızı dinin üzere sabit tut” diye dua etmelisin.
23/06/2009
© 2009 karakalem.net, Metin Ergöktaş
03 Haziran 2009 Çarşamba
EVLİLİK VE ORTAKLIK
EVLİLİK VE ORTAKLIK
Bir esnaf, zaman zaman kendisine ortak alırmış. Araştırmasını yapar, en sonunda da mutlaka zeytin ekmek yemeyi teklif edermiş.
Yemeğin sonunda da “Tamam ortak olalım veya hayır, seninle ortaklık yapamam!” dermiş…
Bir arkadaşı, tanıdığı birisi için, “Daha önce tanıdığım birisiyle de ortaklık ettin, zeytin ekmek yedikten sonra kabul etmiştin, neden benim dostumu kabul etmedin? Hem bu zeytin ekmek yedikten sonra buna karar vermenin hikmeti nedir?” diye ısrarla sormuş. Şu cevabı almış:
“Ben 100 gram iri, 100 gram küçük,ince zeytin alır, iyice karıştırırım. Yemeğe başlayınca ortak teklif ettiğime şahsa bakarım. Ortaklığını kabul etmediklerim, her seferinde iri zeytinleri götürüyor. Kabul ettiklerim ise, bazen iri, bazen ince,küçüklerini seçiyor!”
Hayat ortağınızı seçerken, çeşitli testlere tabi tutun. Çünkü evlilik ömür boyu sürecek bir ortaklıktır.
Evleneceğiniz eş için arayacağınız şartlar ne ise, siz de onları taşımalısınız. Diyelim ki, yalnız güzelliğine veya zenginliğine bakarak evlendiniz. Sonuç ne olacak? Tahmini zor değil…
Bir ürün satın aldığınızı düşününüz… Yalnız dışı güzel, kabı parlak olduğu için mi alırsınız; yoksa kalitesine mi bakarsınız? Farz edelim ki ürünü beğenmediniz; değiştirmeniz veya yenilemeniz mümkün. Ne var ki, insan bir ürün değildir. Kâinat çapında, hatta onun da ötesinde bir değeri vardır. Evlilik ömür boyu sürdürülecek bir müessesedir. Öyle ise, ona bir eşya ve üründen daha fazla değer vermeli ve ona göre araştırmalısınız.
Boşanmaların hızla artmasının sebeplerinden birisi, belki de birincisi; saman alevi gibi parlayan aşk-meşk evlilikleridir. “Gördüm, sevdim, beğendim, evlendim!” şeklinde gerçekleşen bir evlilik, “Gördüm, sevemedim, sevgim bitti, beğenmedim, boşanıyorum!” diye neticelenebilir.
27 Mart 2009 Cuma
Sevgilimiz Kimliğimizdir
Sevgilimiz kimliğimizdir
Mona İslam
KİMLİĞİNİZ, KENDİNİZİ kime nispet ettiğinizle doğrudan alakalıdır. Şayet özel biri olmak istiyorsanız, ki bunu herkes ister, o zaman kimin için özel olmak istediğinizi iyi seçmelisiniz. Seçiminiz isabetliyse, bağlanacak doğru insanı bulmuşsanız, sizin değeriniz artık kendinize nispetle değil, onun için taşıdığınız öneme nispetle ölçülür. Muhabbet bu açıdan sihirli bir değnekten daha etkilidir. Size dokunur ve siz kimse için olmasa da, biri için hayati bir yere sahip olursunuz. Bu insana yeter. Zira bir kişi bile bir kainattır.
Mario, basit bir postacı. Bisikletine biner alacağı üç beş kuruş için dağ tepe tırmanır. Mektupları sahiplerine ulaştırır. Bazen minik bahşişler koparır. Ancak çoğu zaman ödülü yalnız üzerinde doğup büyüdüğü muhteşem İtalyan adasının doğasını, Akdeniz’in davetkar dalgalarını, martıların şenliklerini izlemek olur. Yaşlı bir balıkçı olan babasına yardım eder, evde yemek pişirir. Adada çok insan yoktur, ama yine de onun adını bilenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Dikkate değer bir vasfı yoktur Mario’nun. Yakışıklı değildir, bilgili değildir, zengin değildir. Esprili yahut konuşkan hiç değildir. Yaşarken bile unutulmuş gibidir o, öldükten sonra onu kim hatırlayacaktır…
Vasıflarının silikliğine rağmen adanın en güzel kızına aşıktır Mario. Her birimiz gibi uzanamayacağı meyveyi ister. Kızın onu görebileceğini, fark edebileceğini tasavvur edemez. Günlerce çalıştığı hana gider. Kıza tek bir kelime söylemeye çalışır. Bir tek kelimeden fazlasını söylemeye yetmez zaten yüreği. Söylenmeye değer tek kelimeyi seçer, Beatrice. Kızın adıdır bu. Kız adama bakar. Adam başka tek laf dahi edemez. Aşk adamın dilini bağlar.
Bir gün adaya ünlü bir şair, devrimci bir düşünür gelir, Pablo Neruda. Sürgündedir. Devrimine destek verdikleri tarafından memleketinden sürülmüştür. Seküler her devrim gibi vefasızdır onun ülkesindeki devrim de. Buruşturulup atılmıştır bir yana. Uğruna şiirler yazdığı ülkesi Şili onu istememektedir artık.
Neruda’nın talihsizliği, Mario’nun talihi olur. Mektup getirdiği şairle dost olur. Önceleri ondan şiir yazmak için yardım ister. Tek derdi Beatrice’e bir şiir yazmak ve aşkını anlatmaktır. İçinizde patlayan bir volkan varsa ve sukut etmek kaderinizse, yazmak tek çıkar yoldur. Neruda ona kendi şiirlerinden okur, kitaplar verir. Ona dalgaların sesini dinlemeyi, kuşların ne anlattığına dikkat etmeyi, denizden çıkan renkli taşlara anlamlar yüklemeyi, ay ışığında düşünmeyi öğretir. Mario arzu ettiği şiiri sonunda yazar. Muradına erer. Beatrice ile evlenir.
Fakat artık o başka bir adamdır. Tek bir kelime söylemek için göğsündeki tüm havayı kullandığı, tek bir şiir yazmak için yığınla kitabı yuttuğu kadına değil, kendisine bulundukları adadan çok daha büyük bir dünya armağan eden, hayalleriyle sonsuza ulaşmayı öğreten Neruda’ya ve şiirine sevdalanmıştır o artık. Şairler bizimle aynı yerde yaşasalar da eşyaya bizim gibi bakmazlar, uzun uzun dinlerler onlar evrenin sessizliğini.
Mario kendini Beatrice’e beğendirmek için çabalarken, kader onu beğenmiş ve başka bir amaç için seçmiştir. Mario Neruda’da Beatrice’de olmayan soyut güzelliği keşfetmiştir. Kelimelerin büyüsü sarmıştır Mario’nun ruhunu, lanetlenmiştir o artık, iflah olmayacaktır. Kısa bir süre önce tüm emeli bir iş bir eş ve bir evken, artık bunlar onu ilgilendirmemektedir. O ruhunun elbisesini bir şiirle değişmiş, şairlerin göksel krallığına bir adım atmıştır. Artık yere inemez. Yerde var olan hiçbir yaratık da ilgisini çekmez artık. Adadaki kimseye benzemeyen bir varlık olmuştur o.
Neruda’nın sürgünü biter. Ülkesine döner. Ama Mario’nun içindeki Neruda hala yaşamaktadır. Onun için bir şiir yazar bu kez, ve şiiri ödül alır. Okumaya gittiği ödül töreninde kalabalık arasında ezilerek ölür. Neruda için can verir. Kalabalık onu unutur. Haberlerde bile adı anılmaz. O sadece ezilen kalabalıkta bir sayıdır. Zamanla güzel karısı da hayatına devam edecek ve onu unutacaktır. Onu sadece Neruda unutmaz. O isimsiz bir adam değildir artık, o Neruda’nın postacısıdır. Güzel bir kıza aşık olmak sıradan bir eylemdir, oysa ideallere ve şiire aşık olmak sıradışıdır. Mario’lar çoktur, ama Neruda’nın postacısı bir tanedir.
Kime gönül verdiğimiz mühimdir. Maddeye mi, ruha mı? Arzi olana mı, semavi olana mı? Suretteki cemale mi, siretteki hüsne mi aşık olmuşuzdur? Tutkun olduğumuz şey elde edinceye dek arzuyla yanıp tutuştuğumuz, ama elde ettikten sonra bir manası kalmayan, yakınken bile uzak olan, ruhuna değemediğimiz, yahut ruhu bile olmayan bir kabuk mudur, yoksa ebediyyen gönlümüzde tutabileceğimiz, her dem tazelenen, her sözcüğüyle bizi besleyen, uzaklara gitse de, araya yıllar asırlar girse de yine de özlenen yakınlık duyulan mıdır? Aşk mukadderdir, ama kime yöneltildiği iradidir.
Kendimizi muhabbetle bağladığımız kişi kimdir? Ölümümüzde bizi hatırlayacak mıdır? Yardımımıza gelecek midir meleklerin yanına vardığımızda? Adını kendi adımızdan aziz bildiğimiz, özleyerek çokça zikrettiğimiz o isim semavi alemlerdekilerin de dizlerini titretmekte midir bizim gibi? Biri siyah, biri beyaz iki melek oturuverdiğinde göğsümüzün üstüne, ağzımızdan ancak tek kelime çıkacak kadar nefesimiz olacaktır. O zaman kimin adını söylemek gerekir? Tek kelimelik konuşma hakkı kimin adı için kullanılmalıdır?
Muhammed son kelimemiz olmalıdır. O ciğerlerimizdeki nefestir. Muhammed özlediğimiz. Muhammed zikrettiğimiz. Muhammed vefalı sevgili. Bizi unutmayacağından emin olduğumuz. Onun postacısı olmak, hep ona yazmak, onun sözlerini koynumuzda menzile mektup gibi taşımak. Onun kelimeleri ile acıkmak, onun duası ile doymak. Her darlığımızda başucumuzda elimizi tutan sevgili.
Tek isim söyleme hakkımızın, tek hayatımızın, tek günümüzün olduğu bir vasatta yapılacak şey akıllı olmak, ve sevgilimizin ismini dikkatli seçmektir. Sevgilimiz bizim kimliğimizdir.
Sevgilimiz bizim çaremizdir. Dert de deva da o olunca, yapılacak şey onun ismini dil kuruyuncaya dek zikretmektir. Yeryüzünde ne kadar isim varsa, gönlümüzde ne kadar aşk varsa Muhammed’le değiştirilmelidir. O gözüne girilmeye değer tek habibdir.
NOT: Anlattığım hikaye, “İl Postino” (The Postman) adlı filmden alınmıştır.
27/03/2009
© 2009 karakalem.net, Mona İslam
23 Şubat 2009 Pazartesi
Elmas nasıl yontulmadan mükemmelleşmezse, insan da acı çekmeden olgunlaşmaz (Konfiçyüs).
Acı'daki hikmet...
Yaşlı kadın, bir antika dükkanından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı.
Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi;
"Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi.
Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu!
Kekeleyerek: "Nasıl? Anlayamadım?" diyebildi yaşlı kadın.
"Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan ibarettim ve bir sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi, dövdü, yoğurdu. Çektiğim sıkıntılara dayanamayıp:
"Yeter! Lütfen dur artık!" diye bağırmak zorunda kaldım.
Ama usta sadece gülümsedi ve; "Daha değil!" diye cevapladı beni.
"Sonra beni alıp bir tahtanın üzerine koydu. Burada döndüm, döndüm, döndüm. Döndükçe başım da döndü. Sonunda yine haykırdım:
"Lütfen beni bu şeyin üzerinden kurtar. Artık dönmek istemiyorum!"
Ama usta bana bakıp gülümsüyordu:
"Henüz değil!"
"Derken beni aldı ve fırına koydu. Kapıyı kapayıp ısıyı arttırdı. Onu şimdi fırının penceresinden görebiliyordum. Fırın gitgide ısınıyordu. Aklımdan şöyle geçiyordu: Beni yakarak öldürecek"
Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan da bağırıyordum:
"Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım!"
"Pencereden onun yüzünü görebiliyordum. Hala gülümsüyor ve "Daha değil!" diyordu.
"Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı. Şimdi rahat nefes alabiliyordum, fırının yakıcı sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın üstüne koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi.
"Boyalı fırçayla bana hafif hafif dokunmaya başladı. Fırça her tarafımda geziniyor ve bu arada ben gıdıklanıyordum.
"Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum!" dedim. Onun cevabı ise aynıydı: "Henüz değil!"
"Sonra beni nazikçe tutup yine fırına doğru yürümeye başladı. Korkudan ölecektim. "Hayır! Beni yine fırına sokma, lütfeeen!" diye bağırdım.
Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı kapattı. Isıyı bir öncekinin iki katına çıkardı. "Bu sefer beni gerçekten yakıp kavuracak!" diye düşündüm. Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine "Daha değil!" diyordu. Ancak bu defa ustanın yanaklarından bir damla gözyaşının yuvarlandığını gördüm.
"Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu düşünüyordum ki, kapak açıldı ve ustanın nazik eli beni çekip dışarı çıkardı. Derin bir nefes aldım, hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum. Beni yüksekçe bir rafa koydu ve usta şöyle dedi:
"Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine bir bakmak ister misin?"
Ona "Evet" dedim.
Bir ayna getirip önüme koydu. Gördüğüme inanamıyordum. Aynaya tekrar tekrar baktım ve "Bu ben değilim. Ben sadece bir çamur parçasıydım."
"Evet bu sensin!" dedi usta. Senin acı ve sıkıntı diye gördüğün şeyler sayesinde böyle mükemmel bir fincan haline geldin.
Eğer seni bir çamur parçası iken üzerinde çalışmasaydım, kuruyup gidecektin.
Döner tezgahın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz olacaktın.
Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın.
Boyamasaydım, hayatında renk olmayacaktı.
Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın oldu.
Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde."
Ve ben kahve fincanı, şu sözlerin ağzımdan çıktığını hayretle fark ettim:
"Ustam! Sana güvenmediğim için beni affet!
Bana zarar vereceğini düşündüm.
Beni benden fazla sevip iyilik yapacağını fark edemedim.
Bakışım kısaydı, ama şimdi beni harika bir sanat eseri yaptığını görüyorum.
Benim sıkıntı ve acı diye gördüğüm şeyleri bana verdiğin için teşekkür ederim…
Teşekkür ederim."
* * * * * *
Usta fincanı, Yaratıcı insanı şekillendirir.
Yeter ki acı da ki hikmeti görelim.
Kahrın da hoş, lûtfun da hoş demesini bir öğrenebilsek…
Posted by SûRûr at Pazartesi, Şubat 23, 2009 0 comments Links to this post
Labels: Acı'daki Hikmet
For English20 Şubat 2009 Cuma

İster nârına garket İster nuruna
Aşk da tıpkı elif gibidir, isminde gizlidir, ama okunmaz. O olmadan da besmele sese gelmez. O her şeyin içindedir, ama hiç bir şeyde görünmez. Hz. Mevlana
İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır. İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür. Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir. O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.
Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.
Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır.
İbrahim ateşte vavdır, Nemrut bizzat ateşe odun.
Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.
İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.
Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?
Vavın elifle münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengeside o kadar düzgündür.
Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.
Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış, Rabbi onu imanla doldurmuştur.
Evvelde eliftir, bir ilahi nefesle ahirde vav olur kainat.
İyi bakıldığında, görmek için bakıldığında; Bazen bir insanın secdedeki hali, bazen bir ceninin anne karnında ki haline benzer. Vav Harfi, 'ın Vahid ismini ve birliğini simgeler. Ebced hesabında 6 rakamına denktir ki; Bu yönüyle aynı zamanda imanın 6 şartını temsil ettiği söylenir. Harfi med olduğu gibi, kasem harfidir. Aynı zamanda, iki cümleyi veya özneyi bağlayan bağlaçtır. 
Ey aşkın binbir başlı vav hali
Ey sonsuz kavram Gaflet vaktinde
Gel gönlümün üstüne Usta bir hattatım ben
Aşkı çizerim mekânlara Aşk sığmaz ki bu ummana
Vav olur gözlerimiz Bürünürüz canlara
Bir seyyah gibi Gelip göçen, göçüp giden
Bu mekândan mekân'a
Demem o ki Tarifini yapamam ben imkâna
Bir hattatım Zamana vav çizmekteyim
Hilalin dolunaya Dolunayın hilale dönüştüğü zamana
Ve mahlukat
Nefes nefes aşk çekerken Mevla'ya
Üstümde aşk kokusu var
Yaşadıkça beni yontar
Ve benzetir insana
Elimde vav Gönlümde vav
Gözümde vav
Dem dem vav kesilirim Beni insan yapana
Ey kalbimden geçeni bilen Allah'ım
'Kulum' de kâfi bana
İster nârına garket İster nuruna 
Meşhur bir hikayedir:
Hafız Osman fırtınalı bir günde dolmuş kayıkla Beşiktaş'a geçecektir.
Bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat Hafız Osman o gün aceleyle çıktığı için yanına para almayı unutmuştur.
Kayıkçıya; 'efendi, yanımda param yok, ben sana bir 'vav' yazayım, bunu sahaflara götür,karşılığını alırsın' der. Kayıkçı yüzünü ekşi tip söylenerek yazıyı alır.
Bir müddet sonra kayıkçının yolu sahaflar tarafına düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlarla alınıp satılıyor. Cebindeki yazıyı hatırlar ve götürür satıcıya.
Satıcı yazıyı alır almaz 'Hafız Osman vav'ı' diyerek açık artırmaya başlar. Sonuçta iyi bir fiyata 'vav'ı satar kayıkçı.
Kayıkçı bir haftalık kazancından daha fazlasını bu 'vav' ile kazanmıştır. Bir gün Hafız Osman yine karşıya geçecektir ve yine aynı kayıkçıyla karşılaşmıştır.
Yol bitmek üzereyken yine ücretler toplanır. Hafız Osman da yol ücretini uzatır kayıkçıya. Kayıkçı 'efendi para istemez, sen bir 'vav' yazıver yeter' der.
Hafız Osman gülümseyerek ; 'efendi o 'vav' her zaman yazılmaz.Sen dua et para kesemi yine evde unutayım' der...Ruhları şâd olsun üstadların.
'Sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O'na döneceklerini umanlar ve Allaha karşı gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir' Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur.
İşte o ayet: 'Secde et, yaklaş!' Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu. Secde et, vav ol, vay dememek için şey olan insan herşey demek olan Rabbinin önünde
Duâ
Manası: '(En üst orta:) Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla başlarım.(Sağ ve sol daire içi:) Allah Teâlâ'ya imân ettim (orta kısım) ve meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna, (ortanın altı) öldükten sonra dirilmenin gerçek olduğuna inandım. Ben şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve yine şahitlik ederim ki Muhammed onun kulu ve Resuludür.'
Bu eser 1956 senesinde yazılmıştır ve şu anda orjinali İstanbul Topkapı Sarayı Yazı Salonu'nda bulunmaktadır. Orjinal boyutları 43x54 cm'dir. Eserin en alt satırında Arapça olarak İcazet yazı stili ile hattatın imza cümlesi yer almaktadır ve manası şöyledir: 'Bunu yazan Güzel Sanatlar Akademisi hat muallimi fakir Hacı Mustafa Halim günahlarının bağışlanmasını diler.'
Hattatlar bazen eserlerinin sonuna bu tür imzalar atarlar ve kendilerini 'âciz', 'fakir', 'günahkâr' gibi sıfatlarla niteleyerek tevâzu gösterirler.
Bu çalışmada İslam inancının temel taşlarını görüyorsunuz. Buradaki yazıların hepsine birden 'Amentü' adı verilir. Çoğu müslümanın ilk ezberlediği duâlardan birisi budur. Çünkü bu duâ, Müslüman kabul edilmek için söylenmesi gereken sözleri toplu halde içermektedir.
Saygılarımla…


Posted by SûRûr at Cuma, Şubat 20, 2009 0 comments Links to this post
Labels: İster Narına Garket İster Nuruna
For English

