Seçilesi gelenler

15 Ocak 2017 Pazar

Depresyona Subjektif Bakış

Depresyona Subjektif Bakış

İnsan neden depresyona girer?Bu soruya uzmanları elbette ki en uygun cevabı verir.

Neden modern zamanların insanlarını en çok vuran bir hastalıktır?

İnsanı vuran bu marazlı hale subjektif bir nazar gezdiriyorum.Kalbimin sezişleri fikrimde yol buluyor.Depresyona tefekküri bir nazar ile değelim ne dersiniz?



Modern insan nefs olgusuna yabancı.Nefsin mahiyetinden insana veriliş gayesinden habersiz.Nefsini bilmediği için dolayısıyla mucidinide bilmiyor.Mucidini tanımadığı için cihazların ona veriliş gayesinide anlamlandıramıyor.Annesini babasını hiç bilmeyen bir yetim gibi kalbi kırık.Gönlü mahzun.Sahibini aramıyor.arayamıyor. Bilinç düzeyinde olması gerektiği gibi arayamıyor.

Eylem plânında aramasa da ruh sahibini iç güdüsel anlamda her daim arıyor.El attığı her şeyde Rabbinden izdüşümler buluyor.Gölgelere renk şekil veriyor.Hayali somutlaştırma çabasında..

Elinde tutamadığı ,tutunamadığı gölgenin peşinde koşmak, ruhu yoruyor.Adeta bir gölge avcısına dönüşüyor.Güneşi arkasına almış şaşkın ruh koşuyor bilmediği dünyaların delisi.Anlamsızlığın sersemi.Gizemin sırların sevdalısı.

Bediüzzaman demiyormu ''Her insan hakkı arar.Bazen önüne batıl çıkar.Batılı hak zannedip koynuna saklar.'' Aslında insan bilinçdışı bir eyilimle eline attığı her şeyde sahib-i hakikisini arıyor.Bu arama duygusu nefs farkındalığı olsun olmasın her insan da var olan doğal bir içgüdü.Her gördüğü cemalin arkasından koşuyor.Nerede kemalat görse yapışıyor.İhsanın delisi.

Modern insan bilinçdışı sahibini arama eyleminde, fakat bilinçdüzeyine çıkmamış bir arayış eylemi bu.Arka planında çalışan ,fakat sahibinin varlığından habersiz çalışan sessiz bir program.



İşte modern insanı asıl yoran arka planında çalışan keşfedemediği bu proğramın,sürekli yenilenen insan mekanizmasında insan iradesi ile format atılmaması ve insanın ruh sistemini kasması.O sessiz proğramın ses verir hale gelmesi.

Artık yenilenme zamanının geldiğinin işaretçilerinden biri depresyon.

Günümüz insanının malesef bilinçli bir şekilde kendini keşfetmesine,içinde kurulu harika sistemi tanıyıp okumasına izin verilmiyor.Seküler dünya insan sistemi içerisinde ki ana proğrama çekirdek proğramcığa ulaşmamıza izin vermiyor.Sistemi öğrenmemize izin yok.Sadece sistemin kuvve-i şeheviye kuvve-i gadabiye proğramlarını arzu ve haz ,bencilce kendini sevme kendi için yaşama gibi duygularla yetinmemizi öteye açılmamayı öngörüyor.İnsan önüne konulan sınırsız haz ve duygu odaklı lezzetlerin arasından sıyrılıp, kendi sisteminin varoluşunu neden bu alemde olduğunu sorgulayamıyor.

''Bırak onları yesinler (içsinler), yararlansınlar; emelleri onları oyalayadursun. İleride (gerçeği) bilecekler.(Hicr suresi 3.ayet)''

ayetin hakikatinden habersiz hazların peşinde sürüklenen insan kendisini bekleyen son dan habersiz gününü gün etme çabasında.Dünya denen altı delik kaba arzu ve isteklerini koymanın telaşında.

Nefsini bilmediği için Rabbini bilemeyen insana hangi dert bulaşmaz ki...

Depresyon marazı ile tanışıyor modern insan.Kesik kesik soluk almalar,iç çekişler,hiç bir şeyden tat almama,aşırı uyuma ,yada uykusuzluk pençesinde kıvranıp duruyor.İnsan kanımca iki şekilde depresyona giriyor.Maddi her şeye eli yetişebilen maddi doyumun üst noktasında sendeliyor.Birde seküler dünyanın kurduğu sahte mutluluklar diyarına eli fazlaca uzanamayanların bir nevi engellenmişlik duygusu içinde yaşadıkları devinimler.

Her şeyi kolay elde etme yada önüne konulan maddi refah çıtalarını aşamama.Maddi doyumun vurgununu yiyen insan ruhu ve doyumsuzluğun acısı ile kıvranan insan ruhu.
































İki haldede mutlu olamayan insan ruhu.Elim bir vaziyet.



Depresyona giren insanı bekleyen iki seçenek var.

Başına gelen marazla,durup düşünme,sakinleşip iç dünyasının sesine kulak verip asıl mahiyetinin hakikatini çözmeye ilk adım.Durulma,durulanma,arınma demi.nefs olgusunu bilme vakti.Bazen dibe vurmak iyidir.Gerçeğin üzerinde ki maskeyi düşürmek adına.



Yada diğer seçenek ,durup bir kez üzerinde dönenleri düşünmeden geçici mutluluk hormonu salgılayan ilacı içip,zaten uyku içinde ki gaflet katmanlarındaki halini dahada derinleştirip,uykunun ikinci üçüncü evresine girmek.Hakikatinin üzerine çekilen gaflet balonunun içinden çıkmadan üzerine kalınca bir örtü çekip balonunun içinde mışıl mışıl uyumak.







Depresyona giren insana modern tavsiyeler verilir bu da işin ayrı boyutu.''Git içinden geldiği gibi sınırsız eğlen,kahkaha at,alışveriş yap gibi bir sürü zırva.''

Marazı azdırırmı,şifamı olur bu güzelim tavsiyeler size kalmış.



Zavallıyı bu hale sokan zaten sınırsızlık,maddenin dağlarvari dalgaları arasında boğuşmak değilmiydi.Manevi havanın kiri maddi soluk almayı bile engeller hale getirmemişmiydi?



Peki bu modern insan içindeki nefs denen şımarık terbiye görmemiş haz delisi çocukla ne zaman tanışacak?

Bu boynu bükük yetimi sahibi hakikisine ne zaman götürecek.Nefsin kör olduğunu dünyayı versen doymayacağını nasıl anlatacak?






Nefsini farkedip ruhu ile ne zaman barıştıracak?

Vicdan denen eğitmenle evc-i âlâya ruhunu kemalata ne zaman çıkaracak?

Modern ,dünya ruhu da unutmuştu değilmi ya!!

Artık henüz ruhun varlığını kabul eder oldu.

Nefse daha sıra var öyleyse.

İnsanoğlu milyonları bu uğurda feda ederek kendi çabaları ile ulaşmak istiyor varlığın hakikatine...

Vahiy yörüngeli kısa ve hatarsız tariklere hiç de itibar etmiyor.Kafa feneri ile nefsini bulana dek çok kan kaybedeceğe benziyor.

İnsan nefs denen duygunun terbiyesi ve medenileşmesi ile gerçek medeniyeti ,iç huzurunu,ruh sağlığını yakalayabilir.İçimizdeki her daim şahlanan duygulara,hazlara gem vurmayı öğrenemediğimiz sürece dışarıda kurduğumuz medeniyetler ruhsuz ve huzursuz olucaktır.İtminana ermemiş kalplerin,sancılı ruhların sahte mutluluklarından öteye gidemiyecektir.

Nefsi ile savaşı başlayanın kendi varlığı ile paradoksları biter.

İnsan nefsini bilmediğinden değilmidir ki hakikatine,varlığına,sahibine düşman kesilmesi.

Sonrasında ruhun bu yükü kaldıramayışı ve maddi organizmaya vuran hastalıklar.

Üstadın sıklıkla nefse dem vurması yüzyıl insanına önemli bir hatırlatmadır.Risale-i Nur'da

Ey nefsim! ile başlayan cümleler ne kadar önem arz eder.


Üstadımız bize bir nevi farkındalık dersi verir.Senin içindeki haz ve duygularınla beslenen, kendini ayakta tutan emmare nefsini unutma der.



Fakat nefse terbiye yolunu açmak onu sevmemizdendir.Sınırsızlık onu yorucaktır.O kördür.Gerçeği görmez elinden tutulmaya,vahyi semavi pusulası ile yol almaya ihtiyacı var.


Modern zamanların, modern insanları nefsinizi önce tanıyın sonra sevin,tutun onun elinden Rabbisi ile tanıştırın.Eline Vahiy pusulasını verin.Kafasından çıkarın küçük feneri.Aman gece çıkarmayın sokağa,Gündüz güneşinde gideceği menzile yol aldırın.



En azından mutmainne olana kadar bir rehberi olmasını ona çok görmemeli yanında olmalı onu bir an olsun kendisi ile başbaşa bırakmamalı tıpkı küçük bir çocuğu yanlız evde bırakmaya gönlümüzün elvermediği gibi.


Yoksa hafizanallah!

Yanlız kalırda,misafir gelen eğitici öğretici olan hastalık ruha sinen yerleşen iflah olmaz bir maraz-ı hale dönüşürde insanoğlu ondaki hikmeti okuyamadan   tecelliyi göremeden  imtihan-ı kaybenlerden yazılır...


29 Kasım 2011 Salı

Eşsiz Deneyim

Kalbin sahibi ,sana bugünlerde ne fısıldıyor bir düşün.Kendini yavaşlat,sakince sana örtü kılınan gecenin kollarında,fısıltılara kulak ver.
Hayatın hangi demindesin,neyi ne kadar yapman gerekir.Şimdi olman gereken yerdemisin.Sezişinle,duruşun aynı yerdemi?Sezgilerine kulak verebilmen,iç sesini dinleyebilmen için düşünce dünyandaki gereksizleri,önyargıları,şartlanmışlıkları bir bir ayıklaman zihnini durultman ve kendini gevşetmen,derin nefesler alıp ruhunun derinliklerine kulak kabartman yeterli.
Hayatı yorumlaman için sana verilen en büyük hazine iç sesini her an berrak tutma çabası halinde olmak.Onu bulanıklaştırmamak,nefsani parazitlerden uzak tutmak.İç sesinin doğru yerden yayın yapabilmesi için ,frekansının ayarını sık sık güncellemek.Günde beş kez.Ayarı sırat-ı müstakim kanalına getirmek .Fikir donukluğunu titretecek zikri mırıldanmak.Mesela 33kez subhanallah 33 elhamdülillah,33 Allahuekber 33 Lâ ilahe illallah dile söyletmek.Dil söylerken fikren subhanallah dedirtecek şeyleri düşünmek.Elhamdülillah dedirtecek hayatımda neler var 33 kez yaşamıma göz gezdirmek.Kendi alemime ve kâinata çevreme 33 kez bakıp Allahuekber dedirtecek güzellikleri bulmak.Beyin için harika bir egzersiz.Beynin bir sürü yeni imgeyi farkedicek.Farkındalııkları arttıracak namaz sonrası yapılan zikir.
Zikir neden fikri titretir sözünü şimdi daha iyi anlıyorum.Fikir dünyasına ,yepyeni düşünceler aktarıyor.Düşünce donukluğunu çözüyor.Beyin yeni bağlantı yolları keşfediyor.Ruhsuz yaşamın sığlığından,kurtulup renkli ve çoşkulu bir dünyaya kapı aralıyor.Eşsiz bir duygu.Her yeni gün ayrı bir keşif keşfedene.Namaz gemisine binip,ruhun ve kalbin derece-i hayatına yelken açmak ,monotonluğu,tekdüzeliği,korkuları,çaresizliği,his körlüğünü,fikri donukluğu gideren eşsiz bir deneyim.
S.UYGUR

14 Ocak 2011 Cuma

Biz kadınlar iyi hesap yaparız

Biz kadınlar iyi hesap yaparız
Mona İslam





BİZ KADINLAR iyi hesap kitap yaparız.

Kendi zayıflığımızı, muhtaçlığımızı, bağımlılığımızı ölçeriz önce. Bir de bakarız birine sormadan iş yapamaz olmuşuz; biri götürmeden bir yere gidemez, izinsiz karar alamaz, tek başımıza ayakta kalamaz hale gelmişiz. Kendimize acırız.

Sonra dayandığımız duvarlara, tutunduğumuz dallara bakarız. Ne kadar sağlam, ne kadar emin olduklarını ölçeriz. Biliyorsunuz değil mi, biz soyut şeyleri de ölçebiliriz. Hele de yıllarca laboratuvarda ölçümler yapmak, tekrar tekrar denemek ve hata paylarını bulmak olmuşsa işimiz, aklımızı da duygularımıza katar varlıkları öyle ölçeriz. Çok hafiftirler, dokunsanız dağılırlar. Varlıklara acırız.

Anlarız. Biz de zayıfız, dayandığımız varlıklar da. Bize de merhamet lazım onlara da. Bir ince hesap daha yaparız, Kitap ona ‘îsar’ der. Mü’min kardeşimizin nefsini kendi nefsimize tercih ederiz, biz de muhtaç olsak da. Ne kadar merhamete ihtiyacımız varsa o kadar merhamet ederiz varlığa. Ne kadar muhtaçsak o kadar kollarız yanımızdakini. Biliriz ki hesap bize döner. Bu bir metafizik ilkedir, asla şaşmayan. Merhamet ettikçe merhamet olunuruz, hangi tecelligahta bilinmez ama illa Hak’tan.

Biz kadınlar derin bakarız. Gözlem yaparız. Gözlemimize, duygularımızı, sezgilerimizi de katarız. Bir de aklı selime tutunabilirsek, duygularımızın ateşi uygun sıcaklığa kadar ılınır. Soğuk da olmayız ama kimseyi de yakmayız. Buna basiret der bazıları. Basiret sadece akılla olmaz, duygular da gerekir eşyanın ardını görmek için. Bir nevi radyoaktif dalga, ya da onun ruhu olan soyut bir mana. Rüyada gördüğümüz göksel gözün basiret olduğunu biliriz. Biz maddeyle mananın aslında aynı şey olduğunu, bir vahidin iki yüzü bulunduğunu, hele bir de bize bir büyük adam “hem onu hem onu” demeyi öğrettiyse hemencik kavrarız.

Gözlemlediğimiz alemde iyi ve kötünün içiçe geçmişliğini fark ederiz mesela. Önce kendimizde. Kusurlarımızı görürüz, hata ve günahlarımızı, eksiklerimizi, uzaklıklarımızı. İyiliklerimizi de biliriz. Emeklerimizi, fedakarlıklarımızı, merhametimizi, affımızı. Kalbimizi biliriz, bir de aklımızı. Nefs-i natıkamızı sağımıza nefs-i hayvanimizi solumuza alırız. Sonra ötekinin de öyle olduğunu anlarız. Ve gönül terazisiyle tartarız, iyilikleri ağır basana kalbimizde asla yok olmayacak bir mekan bağışlarız. Kötülükleri ağır basana ise, “Kötülük ademdir kardeşim, Allah sana hidayet versin” der, kötülüğün fani olacağını bir gün kötünün de bizimle aynı çizgiye geleceğini, Hüda’nın O olduğunu, tüm yolların Ona çıktığını hatırlarız.

Biz kadınlar her ayrıntıyı aklımızda tutarız. Bazılarımız bununla birinin hayatını çekilmez kılar. Bazıları bunu karşısındakinin nefesini kesmek onu kelimelerde boğmak için yapar. Şükür ki hepimiz öyle değiliz. Sevdiğimiz insanların iyi kötü tüm cümlelerini hatırlarız. Onlar unutur biz unutmayız. Bu yüzden çok inciniriz. Çünkü söylenen bir sözün ‘bir’ değil ‘çok’ olduğunu anımsarız. Her insanın perçeminden tutanın Rabb olduğunu hatırlarız sonra. Herkesin yürüyeceği bir yol, varacağı bir makam vardır. Kimse kimseyi yolundan alıkoymamalıdır. Zaten ardından yürünen Rabb olunca kim kimi yoldan çıkarabilir. Biz yolumuz bir makasla ayrılsa da dostlara muhabbetle bakarız, cahillere de selam der geçeriz. Biliriz yolların hepsi Rahman’a çıkar. İncinmişlikler Rahman’a varınca siliniverir. Onu şimdi hatırlamak bile, incitenleri bize affettirir.

Hafızamızı diri tutanın Hafiz olduğunu biliriz mesela. Onun hatıralarımızı da bizi de koruduğunu başka bir koruyucuya muhtaç olmadığımızı, Onun dilerse başımıza meleklerden ordular dikeceğini biliriz.

Kimileri bizim merhamete ehil olmadığımızı sanır. Oysa sadece doğurduğuna merhamet eden hayvandır. Biz sadece kadın olmadığımızı biliriz. Biz insanız. Ben-i Adem olmaya çalışırız. Kadınlık bizim sadece ârizi bir parçamız. Biz ism-i Rahim’den bir gölge iken nasıl olur da etrafımıza şefkatten hâli kalırız?


Kocasına merhamet etmek sadece Hatice validemize has değildir, biz onun kademinde yürüyebiliriz. Anne veya babasına analık etmek sadece Fatma validemize has değildir, biz de onun izi üzereyiz. İlim sahibi olmak sadece Aişe validemize has değildir, biz de âlim olabiliriz. Biz, onların ayağının tozu olacağımızı da, bu ümmetin velilerinin arasında her asırda kadınların olduğunu da biliriz. Dostluk sadece Hz. Ebu bekir’e has değildir, biz de güneşli bir hafta sonu eşimiz ve çocuğumuzla gezmek varken, sesi mahzun diye, bir arkadaşımızın derdini dinlemeye, onun mağarasında onun sıkışıklığını ve karanlığını paylaşmaya koşabiliriz. Biz de hislerimizle doğrunun arasını Hz. Faruk’un kılıcıyla ayırabiliriz. Arzularımızı ahirete tehir edebilir, sabredip bekleyebiliriz. Biz kevserin Hz. Fatma’dan bu yana durmadan aktığını hissederiz. O sonu cennete varan suda, bir damla da olsa var olmak isteriz. Biz iyi hesap yapar ve kendimize El- Veli’yi veli ediniriz.

Merhamet bazen tutmaktır, bazen bırakmak. Biz uçmak isteyen bir kuşun kanatlarını kırmaya kıyamayız. Onu zorla toprağa bağlı kılamayız. Biliriz kuşlar havada mutludur, toprakta uzun süre yaşayamazlar. Ya bir vahşi hayvan onları yakalar, ya da göklere bakarkenki kederleri…

Bir kaba hesap yaparız. Bunun için ince hesaba gerek yoktur. Bütün dünyevi dertleri bir çuvala koyarız. Onları pazara götürüp satarız, karşılığında bir dirhem metafizik dert alırız. Daha fazlasını takatimiz çekmez. Böylece artık kimsenin karşısında ağlamayız, kimsenin elini tutmaya muhtaç olmayız, kimsenin ilgisini dilenmeyiz. Onun huzurunda ağlarız, Ona yalvarırız, Ona nazlanırız, Ona şikayet ederiz, Ona mızmızlanırız. Biz istediklerimiz ne kadar sebeplere ve imkana ters olsa da Onun kudretini iyi hesaplarız. “Hazinesi sınırsız olan için istediklerimiz nedir ki?” deriz. Ne istemekten ne ümid etmekten vaz geçeriz.

Biz kararsızlıklarımızı, yanlış seçimlerimizin doğurduğu sonuçların acısını iyi biliriz. Korkarız ama korkunun bizi olduğumuz yere mıhlamasına, yaşamamıza engel olmasına da izin veremeyiz. Her bilenin üstündeki Bilen’i fark ederiz. O Hikmet’e itimad ederiz. Ondan medetle bir yol seçer, bir içtihat ederiz. Ona “Ya Rabbi, ver de ne zaman istersen o zaman ver, ben sonsuza dek beklerim, yeter ki bekleyecek sabır da ver” deriz. Kuşkusuz biz de mutlu olmak isteriz, ama mutluluğun bizim değil Onun cebinde olduğunu biliriz. O cömerttir Ona itimad ederiz.

Biz kadınlar babalarımızın, ağabeylerimizin, öğretmenlerimizin sözlerini iyi dinleriz. Adeta tüm varlığımızla bir kulak kesiliriz. Bize “nehir gibi ak” derler akarız, “kaya gibi metin ol” derler sağlamlaşırız. Dölleyici kelam karşısında kadın kadar verimli bir toprak bulunamaz. Şayet gerçekten aczini, muhtaçlığını, hiçliğini, günahlarını, cehaletini biliyorsa hiç kimse bir kadın kadar edilgen olamaz. Kendini Faalun lima yürid’in eline bırakamaz. Kulluk bütünüyle edilgen olmaktır. “Attığımda, ben atmadım Allah attı” diyebilmektir. Kadınlar Kadir’e iyi kulluk eder, zira ona ihtiyacını en çok zayıf olanlar bilir. Bu yüzden kudret Hz. Meryem’den beri kadınlar üzerinde mütecellidir.

Bir kadın öğretmenlerini iyi dinlemişse ‘en büyük hilenin hilesizlik’ olduğunu bilir. Onun yönetmek, idare etmek, fethetmek, sahip olmak gibi dertleri yoktur. Kendini bilen kadın bunlardan çabucak sıyrılabilir. Ancak Onu vekil edininceye kadar hesap yapar, sonra, hesapların hepsini Seri-ül Hisab’a bırakır. Artık alemde hiçbir şeyle uğraşmaya hacet yoktur. Zaten mecali de kalmamıştır. Hem sonra hesap soracak ne vardır? Kimsenin kimseye hakkı geçmemiştir. Fail sadece Allah’tır. Başımıza ne geldiyse Ondandır. Ondan gelen başımıza taç, alnımıza busedir.

Biz nefsimize uygun gelene “İhsan sahibi Allah’a hamd olsun”, nefsimize uygun gelmeyene “Her hal için Allah’a hamd olsun” demeyi severiz. Biz her tecelliye “eyvallah” demeye gayret ederiz. Bazen unutur yüzümüzü asarız, ama çabuk toparlarız. Olayların ardında Onu görüverince yüzümüz yine güler. Öfkemiz de şikayetimiz de çarçabuk söner. Gönlün ölçüsü de tartısı da olmaz biliriz. Sonsuz hesaplanamaz, o kadar sıkleti hiçbir kantar çekmez. Geriye dağ gibi sevgimiz kalır. Onun yanında yaşanan imtihanlar olsa olsa çakıl taşlarıdır. Biz herkese varsa hakkımızı helal ederiz. Ne alacaklı ne borçlu çıkmak istemeyiz. Arınıp Kuddüs’a kavuşmayı dileriz.

“Oku kitabını, bugün hesabını görmeden kendi kendine yetersin” denilecek günde ince hesaplarda boğulmaktan korkarız. Ya hesabı tutturamazsak o zaman ne olur halimiz? Tuttursak bile hesap yaparken Onu görmekte gecikiriz. Bir tek buna sabrımız yoktur, Onu mümkün olduğu kadar çabuk görmek isteriz. Onu görelim de gayrı herşeye sabrederiz.

Biz Allah’ı her şeyden çok severiz.

Biz kadınlar iyi hesap yaparız. Hesapsız cennete girmek için hesabı kitabı çöpe atarız. Çünkü O’nu ancak cennete girersek görebiliriz.

10/01/2011


© 2010 karakalem.net, Mona İslam

29 Aralık 2010 Çarşamba

Kahve çekirdeği koyuluğundaki yalnızlık

Kahve çekirdeği koyuluğundaki yalnızlık

Herastratos... Mabedi yakan genç adam. Ham ervahın numûnesi.

Mabedi, yani İyon düzeninin en nadide örneğini... Artemis tapınağını...

Secde eden kalplerin o kırılgan zerafet ve nezaketini remzeden sütun koruluğunu ateşe verir Herastratos.

Acımasızca.

Mermerleri yumuşatan, hatta eriten alın izlerini yok eder. El izlerini...

Niçin?

Aklısıra şöhret için. Güya tarihe geçmek adına. Sırf ölümsüzlük uğruna.

Kısacası kendi için. Nefisten gayrı bir kendiliği mi var, elbette sade o ham nefsi için.

* * *

Mabedi yakmak, kutsala hürmetsizliğin zirvesi.

İnanca. Aşka. Umuda.

Mabed uğruna kendini yakamadığı içindir ki mabedi yakar Herastratos.

Kolay olanı seçer.

Varlığın(ın) kokusunu almak ister. Suda olsun aksini görmek ister. Çağırdığı kadar çağırılmak ister. Tüm istediği, başka bir şey değil, bir tek sadâdır. Duymak ve duyulmak ister.

Ne garip bir dünya değil mi, insanoğlu varolduğunu bilmek için bile kendine hariçten bir tanık ister. Bir alâmet... bir remz... küçücük, miniminnacık bir işaret...

Mazhar yoksa zuhurunun delili nedir ey talib?

Senin zuhurunun değil, onun....

Tecelligâhsız tecellî mi olur? Mazharsız zuhur... Cemâlsiz aşk... Leylâsız Mecnûn?..

Ya hicransız vuslât? Buraksız mirac?


* * *
İkilik olmadan aşk telâffuz edilebilir mi?

Aslâ!

Aşk zâten birliğe, birlemeye aşktır. Vuslata.

Önce ikilik. Önce hicran ve firak. Önce zevâl.

— "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" (Elestu bi-rabbikum)

İşte hicranın delili, bir ben var burada, bir de sen... sayısız sen'ler... siz...

Bir seslenen, bir de seslenilen. Bir soru soran, bir de cevap bekleyen.

İşte ikiliğin hası. Bir tarafta o, bir tarafta sen!


* * *
Hatırlasana ey talib, ağacın orada, ateşin yandığı yerde işittiği neydi Musa'nın?

— Ben... Ben ki ben...

İkiliğin vurgusu bu sefer daha serttir:

— Ben ki ben (innî ene).... senin rabbinim (rabbuke)!

İkilik olmadıkça terbiye de olmaz. Bir merbub olmadan rab, rab olmadan merbub'tan söz edilemez.

Rab-abd diyalektiği burada başlar. Karşıtlık. Uyum ve çatışma. Çekme ve itme.

İkilik —ikiliğin özü gereği— ayırıcıdır. İticidir. Bir vardır ama iki tane. İki bir de birliğini korumak istediği sürece ikilik sürer. Birinin kendi birliğinden vazgeçmesi gerek. Birliğinden, yani kendinden...


* * *
Ehl-i zevk arasında dolaşan hoş bir menkabedir:

Münker ve Nekir Bayezid-i Bistamî'ye o yakıcı ilk soruyu sorarlar:

— "Rabbin kimdir?" derler.

Bâyezid bu suâle cevap vermeyi reddeder, ısrar ettiklerinde de der ki:

— "Önce ona sorun bakalım, "Kulun kimdir?" deyû. Cevap verirse ben de sizin sorunuza cevap veririm!" der.

Köleye "Efendin kimdir?" diye soracaklar ama köle efendisine "Kölen kimdir?" diye sormayacak, hiç olur mu?

Kölesiz efendi, efendisiz köle, hiç düşünülebilir mi?

Her ikisi de birer sıfat. O hâlde düşünmeli, kim köle, kim efendi? Başka bir deyişle, kölelikle ve efendilikle muttasıf olan kim? Kimler?

İkilik sıfatlarda. İkilik, yani çokluk, yani kesret.

Kesretin özüyse hasret.

Birliğe, tekliğe, çokluğu yok eden îlâc-ı yektâ'ya... aşka...


* * *
Ah hüzün!

Ah şu yerinden yurdundan edilmişlik duygusu!

Kahve çekirdeği koyuluğundaki yalnızlık.

Çukura düşmüşlük hissi. Çamur deryasının içine...

Ezildikçe, tekmelendikçe, o darbelerde olsun onun iradesinin izini bulmak... üşüdükçe, titredikçe o yıkıcı rüzgarın soğukluğundan bile olsa tanrının nefesini almak...

Cemâlinden değil, celâlinden...

Olup bitenlerin hepsinin bir oyun olduğuna inanmak... Eninde sonunda açılmış yaralarımızı o ılık anne sütüyle yıkayacağını ummak...


* * *
Hatırlar mısınız bilmem, Stalker'de Bölge'yi (Zone) uçurmaktan vazgeçen bilimadamını laboratuardaki amiri (telefondaki ses) şöyle kınıyordu:

— "Bir Herastratos bile olamadın!"

Umudun ocağını yıkamadın. Mabedi yani. Ayaklarının dibine düşülebilecek yegâne eşiği. Yerlebir edemedin.

Zavallı çocuk, kendini yakmayı beceremediği için mabedi yaktı.

O hâlde ey talib, ümidin varsa sen de varsın, o da var.

Ümit varsa kesret var çünkü. İkilik var. Çatışma var. Hayat var. Ölüm var.

Ya ümidin yoksa?

Ne çatışma var, ne yaşam, ne ölüm. Sadece o var.

Bir tek o!

Kahve çekirdeği koyuluğundaki yalnızlığında!


* * *

17 Ekim 2010 Pazar

Payımıza Sükût Düştüğünden Beridir, Kalbimizin Sesini Daha Bir Güzel Duyar Olduk...
N.F.K

Edep,aklın tercümanıdır."herkes edebi kadar akıllı,aklı kadar şerefli,şerefi kadar Kıymetlidir... .

Tenini besleyip geliştirmeye bakma, çünkü o sonunda toprağa verilecek bir kurbandır.sen gönlünü beslemeye bak.! yücelere gidecek şereflenecek olan odur...Hz Mevlana

Ey Düşmanım, Sen Benim İfadem ve Hızımsın Gündüz Geceye Muhtaç, Bana da Sen Lazımsın !..
Yazan::Necip Fazıl Kısakürek

15 Ekim 2010 Cuma

Hayatta tesadüf yoktur

Hiçbir karşılaşma tesadüf değildir. Hiçbir hissediş, düşünüş, bakış, algılayış, seziş de öyle. Hatta bunların tersi de tesadüf değil.
Alışveriş yaptığımız market, yemek yediğimiz lokanta, su içtiğimiz çeşme, yürüdüğümüz kaldırım ve orada yanlarından birer yabancı olarak geçip gittiğimiz insanlar... Tesadüf gibi görünen karşılaşmalar, yolu sorduğumuz herhangi biri, hafifçe çarptığımız insan... Bize gülümseyen küçük bir çocuk, önümüzden aniden uçuveren kuş...
Gün boyu yaşadığımız en basit olay bile herhangi bir zihinsel, fiziksel, ruhsal ya da duygusal bir olayın tetikleyicisi olur. Küçük ya da büyük...
Bazen hiç hesapta olmayan durumların içine çekiliveririz. Hayal bile etmediğimiz olayları yaşarken buluruz kendimizi. Bir martı çığlığı, bir satıcı bağırışı, alır götürür bizi yıllarca ya da yollarca uzaklara...
Hem öğretmen hem de öğrenciyizdir her ilişkinin içinde. Doğduğumuz aile, gittiğimiz okullar, sıra arkadaşımız, sevgilimiz, eşimiz, çocuğumuz vs. Her ilişki, farklı bir yönümüzün aynasıdır. Ve bizler de onlar için birer aynayız.
Farkındalığımız yükseldikçe, durumları ve ilişkileri yaşarken, kendimizi ve yaşanılanları gözlemlemeye başlarız. Ve eğer yaşadıklarımıza yüksek idrakle bakabilmeyi başarırsak, o ilişki ya da durumu ne için yaşadığımızı kavrarız. Düğmelerimize en fazla basan insanlar, en iyi öğretmenlerimizdir. O ilişkide kurban olmadığımızı anlar, ilişkinin bize neyi öğretmeye çalıştığını kavrarsak, dersimizi alır ve yolumuza devam ederiz. Eğer bunu yapamazsak, o ilişkide ya da durum içinde tutsak olur, ya daha ağır durumlar yaşar ya da daha travmatik durumları (o dersi alıncaya, eksik yönümüzü tamamlayıncaya, kendimizi düzeltinceye kadar) tekrar takrar yaşamaya devam ederiz.
Bazen bazı insanların hayatına yalnızca katalizör olarak gireriz. Onların hayatlarında değiştirmesi gereken durumun düğmesine basar ve sessizce çekiliriz. Ve yüksek farkındalık içinde kalırsak, yaşanılan durumdan etkilenmeden, arkamıza bakmadan yolumuza devam ederiz.
Özet olarak, en büyük düşmanımız en iyi dostumuzdur aslında. Çünkü bizde en büyük değişime neden olur genellikle. Ve her karşılaşma kutsaldır. Karşımızdaki insanın tanrısallığını kabul edip o şekilde yaklaşırsak, nefreti, öfkeyi, suçluluk duygusunu, o insana karşı sorumlu olduğumuz ve o ilişkiye mahkûm olduğumuz duygusunu ve kini söküp atarız varlığımızdan.
Yaşadığımız her durum, tanıştığımız her insan öğretmenimizdir. Ne kadar kısa sürede öğrenirsek öğrenmemiz gerekenleri, karmamızı çözüp, iç huzuruna, mutluluğa, ideal ilişkimize ve ruhsal eşimize kavuşuruz.




" Bazen hayatımıza giren öyle insanlar olur ki; onların belli amaca hizmet etmek, bize bir ders vermek, kim olduğumuzu ya da olmak istediğimizi bulmamıza yardım etmek için bizimle olduklarını yüreğimizin derinliklerinde hissederiz.

Bu insanların kim olacağını asla önceden kestiremezsiniz; belki oda arkadaşınız, komşunuz, profesörünüz, uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınız, sevgiliniz ya da belki de sadece göz göze geldiğiniz bir yabancı...

Her kim olursa olsun, o kader anında hayatınızın bir biçimde etkileneceğini bilirsiniz. Bazen de hayatınızda öyle olaylar yaşarsınız ki; o anda bu olaylar size korkunç, acı dolu, haksız gibi görünür.

Ancak fırtına dindikten sonra; bütün bu olayların üstesinden gelmemiş olsaydınız, asla potansiyelinizin, gücünüzün, azminizin ve yürekliliğinizin farkına varamayacağınızı anlarsınız.

Her olayın bir gerçekleşme nedeni vardır. Hiçbir şey tesadüfen, kötü ya da iyi şans nedeniyle gerçekleşmez. Hastalık, yaralanma ve deneyimsizlikler, ruhumuzun sınırlarını test eden olaylardır.

İster olaylar, ister hastalıklar, ister ilişkiler olsun, bu küçük testler olmasaydı hayat hiçbir yere varmayan düz ve sıkıcı bir yol gibi uzayıp giderdi. Güvenli ve rahat, ancak boş ve amaçsız...

Yaşamınızı, başarılarınızı ve düşüşlerinizi etkileyen insanlar, kimliğinizi yaratan insanlardır. Kötü deneyimler bile birilerinden öğrenilebilir. Bu dersler en zor, ancak büyük bir ihtimalle en önemli olanlardır.

Eğer biri sizi kırar, ihanet eder ya da üzerse, size güveni ve kalbinizi açtığınız birine karşı dikkatli olmayı öğrettikleri için onları AFFEDIN.

Eğer biri sizi severse, siz de bunun karşılığında onu KOŞULSUZ sevin; sadece onlar sizi sevdiği için değil, size sevmeyi ve onlar olmadan göremeyeceğiniz ya da hissedemeyeceğiniz şeylere kalbinizi ve gözlerinizi açmanızı öğrettikleri için.

Her günün tadını çıkarın. Her anın değerini bilin ve belki de tekrar yaşayamayacağınız bu andan alabileceğiniz en fazla şeyi almaya bakın.SİMDİ'nin Gucunu iliklerinize çekin.

Daha önce hiç konuşmadığınız insanlarla konuşun, ONLARI DİNLEYİN, YARGILAMAYIN ve gözünüzü zirveye dikin.

Başınızı DİK tutun, çünkü bunun için her türlü hakkınız var. Kendinize büyük bir insan olduğunuzu tekrarlayın ve kendinize İNANIN. Eğer kendinize

inanmazsanız, hiç kimse size inanmaz.

Hayatınızı nasıl istiyorsanız öyle şekillendirebilirsiniz. Kendi özgün yaşamınızı yaratın, dışarı çıkın ve onu yaşayın!"

Oyunun kurallari şudur: " Bilmek, kabullenmek, bağışlamak, dengelemek ve kendini sevgiyle acmak" OYUN BİTTİĞİNDE ŞAH VE PİYON AYNI KUTUYA KONULUR...

Evet dostlarım, oyun bittiğinde hepimiz BİR olup aynı yere gideceğiz öyle değil mi? Bize faydası olmayan geçmişde takılıp kalmanın bize hiç bir faydası yok.




ŞİMDİ HAFİFİM,ŞİMDİ UÇUYORUM,
ŞİMDİ KENDİMİ ........
KENDİ ALTIMDA GÖRÜYORUM
MEĞERSE;MUTLULUK.. KADER DEĞİL SEÇENEĞİMİZMİŞ!!!
SEVGİYLE,HOŞÇA ve DOSTÇA kalın.

11 Ekim 2010 Pazartesi

Mevlananın hanımı sorar?

Birgün Mevlana eve girer ve hanımı ona sorar; bu kadar aşıksın Mevlaya şükürler olsun bu aşkı yaşayıp yaşatana peki bana ne kadar aşıksın der;
Mevlana hanımına şöyle der;
Sen benim;Yaradan’dan ötürü yaradıLanı sevişim,Bir adım geLene on adım gidişimsin...Ve herkesi oLduğu gibi kabuL edişimsin...Sen benim;Bugünüme şükür ve... yarınıma dua edişim,AzLa yetinişim, çoğa göz dikmeyişimsin,Ve kapanmayan avuç içimsin...