Seçilesi gelenler

25 Nisan 2010 Pazar

Küçük küçük notlar…

Küçük küçük notlar…
Mona İslam





GÜZEL BİR BAHÇEDEYİM, güneş parlıyor, toprak yağmur sonrası ne güzel de kokuyor. Çiçekler gülümsüyor. Sabah saatleri, hayat yeni yeni güzellik uykusundan uyanıyor. Ancak bir şey eksik. O yok. Hüzün çöküyor içime. “Keşke burada olsaydı” diyorum. Elim telefona uzanıyor. Onu toplantılarında rahatsız etmek istemiyorum, hem arayamayacağım kadar da uzak bana. Bir şey olsa çağıramayacağım kadar…


Ne demeli insan şimdi? O yoksa tüm bu güzelliklerin anlamı yok mu? Hayat ışığı sönmeli mi gözlerimde? Gülümsememeli miyim çiçeklere? O herşeyim mi? Hayır. Ama o çok şeyim. Ne ‘onsuz da olur, keyifle tenezzüh edilir, keyifle yaşanır’ diyebilirim, ne de ‘onsuz büsbütün keyfim yok, hiçbirşey tat vermiyor’ diyebilirim. Hayatta her hak sahibine hakkını vermek gerek. Sanırım en doğrusu, ‘onsuz birşeyler eksik’ demek olacak. Biraz buruk, biraz mahzun. Büyük birşeyler, ama herşey değil. ‘Hiçbir şey onun ruhunun bıraktığı boşluğu , onun ehadiyet tecellisi tek ve yekta yerini dolduramaz, ama bir şey onun taşıdığı tecelliyi bir benzeri ile vahidiyet makamında bana ulaştırabilir. Güzelliğini, rahmetini, sıcaklığını, bilgeliğini, keremini. Allah dilediğini seçer, şimdi ondan tecelli etmeyi dilemedi, başka bir yerde tecelligâhını açtı’ diyorum. Hüznü soluma neşeyi sağıma alarak, günün içinde beni bekleyenlerle buluşmak için gidiyorum.


Hayatı neşe içinde gizli hüzün, hüzün içinde gizli neşe ile yaşıyorum. Kah birine kah diğerine salınıyorum. Hüzün ve neşe, biri olmadan diğeri olmayan iki melek gibi. Biri daima diğerinin içinde gizli…


O şimdi burda yok. Şimdilik yok. O gelecek, bir gün. ‘Külli âtin karib’, her gelecek yakındır. Ölerek değil, yaşayarak bekliyorum. Ama yine de bekliyorum ‘Özlemek de sevmeye dahildir’ diyerek. Anımı yaşarken, geçmişi ve geleceği de beraberimde taşımayı ihmal etmemeye özen göstererek. Hayatın tüm parçalarına bildiğim en üstün duyguyu, vefayı göstererek anları yanımda taşıyorum. Yakındakine bakarken uzaktakini unutmadan, zahire bakarken batını es geçmeden dokunmak istiyorum hayata.


Hayat deyince hayatın aslını, kaynağını, başlangıcını ve sonunu, cenneti düşlüyorum. Cennet hem evvelde hem ahirde, hem zahirde gözümün önünde, hem batında kalbimin içinde. Numunesi bu kasrın bahçesinde. ‘Cennet de olsa insanın sevdikleri yanında olmaksızın eksik’ diye iç geçiriyorum. Arkadaşıma telefon edip ona gördüğüm manzarayı betimliyorum. Duygular, paylaşılmak istiyorlar. Güzellik, hasisçe saklanabilecek bir şey değil. Belki benim nazarımda öyle. Arkadaşıma “cennet” diyorum “içinde tek bir sevdiğim olmasa eksik” yine güzel, ama eksikken cennet manasını taşımıyor, ‘cennet’ demek, eksiksiz demek, kusursuz demek, tastamam demek.


*******


Herkes her hali kendi kadar yaşar. Siz bencil biriyseniz sizin arkadaşlıklarınız da, ticaretiniz de, aşkınız da, şefkatiniz de bencildir. Hep hesap yaparsınız. Siz fedakar ve cömert biriyseniz, tostunuzu kediye verirken de, tebessümünüzü apartman görevlisine sunarken de, selamınızı yolda karşılaştıklarınıza çakarken de cömert olursunuz. Evinize davet ettiklerinizle de, hayatın içinde karşılaştıklarınızla da anın gerektirdiği, halin mucibi bir diğergâmlıkla muhatap olursunuz. Haller değişirken insan o hallerin içinde kendi olarak var olmaya devam eder. Kendiniz sabit noktanızdır, haller ise değişken.


Bu yüzden ‘şu kütlede bir taşı şu yükseklikten bırakınca şu hızda düşer’ gibi bir hesaplamayı, ‘şu insana şu kadar zaman verirsem şu meseleyi anlar, yahut şu hissi gider’ şeklinde teşmil edemezsiniz. Pozitif bilimin yasaları, insana gelince işlemez. Sebebi, insanın, dünyada yaşamakla beraber, tümüyle dünyalı olmayışıdır. Yüz kişinin hayat öyküsünü dinleseniz de, insanlar hakkında bu yüz kişinin örnekleminden yola çıkarak bir külli kaideye varamazsınız. Üstelik bir zaman diliminde yaşayan insanlar size insanın duyguları hakkında hakikati tastamam vermeyebilirler, kim bilir belki onlara duyguları aşındıran bir zaman rüzgarı vurmuştur. ‘Tüm zamanlarda insanlar böyle miydiler?’ diye düşünmeksizin bir meselenin künhü bilinemez. Üstelik aynı zaman diliminde yaşamış tüm insanlara ‘o zamanın ruhu da değmiştir’ de denilemez. Çelişkili görünse de gerçek, kimi ashab-ı kehf gibi korunmuş da olabilir. Bilgiye yaklaşabilirsiniz, ama matematiksel bir kesinliğe varamazsınız. Zira tavşanlar için külli kaideler söylenebilse bile, insanlar için söylenemez. En azından tümevarımla söylenemez. Zira bir insan tavşana benzerse, diğeri kediye benzer. Her insan, bir diğerinden bir nev kadar farklıdır. Bu yüzden bir toplama işlemi yapamaz, istatistik hesabı tutturamazsınız. Ayşe’yi tanımak size Fatma hakkında bilgi vermez.


‘Erkekler şöyledir, kadınlar’ böyledir. ‘Aşk şöyledir, hayat böyledir’ denilemez. Bu husustaki tanımlar insanlar adedince çoktur. Öyle olmalıdır. Hatta bir insanın ömrünün her evresi için farklı tanımlamalar yapılabilmesi dahi kabildir. İnsan böylesine zengin içerikte, böylesine fakir ilimde bir varlık…


Ama bizim insanı bilmek gibi de bir derdimiz var. Öyleyse ne yapabiliriz? İnsan ancak tümden gelimle bilinebilir bir varlıktır. Allah’ın Adem’e has dairesinde verdiği eğitimden ve ona isimleri öğretişinden beri bu böyledir. Her insan bir alemdir, bir gizemdir. Onu ancak Rabbi bilebilir, Rabbin bildirmesi ile o tanınabilir.(Bir paradoks daha: Rabbi bilmek insanı bilmekten geçtiği gibi, insanı bilmek de Rabbi bilmekten geçiyor) Bu yüzden, insanı tanımanın yolu pozitif bilimden değil, vahiyden geçer. Siyer-i nebiden geçer. İnsan-ı kamillerin eserlerinden geçer. İnsanı anlamak için psikolojinin, sosyolojinin, atnropolojinin gözlüklerinden ziyade, vahyin, sünnetin, ilhamın ve hikmetin yardımına muhtacız. Külli tanımlamaları ancak onlar yapabilirler. Meseleyi etrafını câmi, ağyârını mani bir biçimde ancak onların bilgeliği anlatabilir.


Üstelik vahye ve sünnete, kamillerin eserlerine bakarken de, bilimin gözlükleri ile bakmak insanın görüşünü bozar. Onlara ümmi bir zat gibi, sahabe gibi yaklaşmak gerekir. Sayfa doluysa yazacak bir yer bulamazsınız, önce sayfanızdakileri silin. Bazen bilmek de bizatihi bir perde olabilir. Bu yüzden daima bilmediğinin bilinci içinde olmak aklın virdi olmalı.


Öyleyse rüyalarınızı, duygularınızı, karmaşalarınızı ehl-i fenne değil, sufilere, salihlere, Kur’an talebelerine, Hakikat sevdalılarına anlatın. Öyleyse muhabbeti ve şefkati terapi odalarında, laboratuvar sonuçlarında değil, ayetlerde, hadislerde, mesnevilerde, menkıbelerde bulun. Elbette ‘hakikati bulmak’ diye bir derdiniz varsa. Ama yalnız kendi gözlemine ve denemesine, gözünün ve kulağının tecrübesine inananlardansanız, kendi nokta-i nazarından başkasını tanımayanlardansanız, o zaman size yanılgılarla ve boşa harcanan zamanlarla, hep yanlışlanmaya, hep tadile muhtaç yarım doğrularla dolu bir yaşamda, tüm kalbimle kolaylıklar dilerim.


Not: Yanlış anlaşılmasın, bilime karşı değilim; ama bilimin yerini ve sınırlarını bilmesinden yanayım. Bir alanda isabet ediyor diye, hayatın her alanına şâmil bir unsur olarak kullanılmasına karşıyım. Bilim adamları da işlerinden hayatın başka evrelerine dönerken laboratuvar önlüklerini ve gözlüklerini çıkarıp yaşama karışmalıdırlar. İnsan salt akıldan ibaret olmadığı gibi, hayat da sadece bilimin bulduklarıyla anlaşılır bir şey değildir. Hele de iş duygular olduğunda akıl öyle bir perdelenir ki Mevlana’nın tabiri ile ‘bataklıkta debelenen bir eşek gibi’* olur. Debelendikçe batar. Hafizanallah.





*Teşbihte ne hata ne hakaret var, zaten teşbih benim değil Rumî’nin.

24/04/2010


© 2009 karakalem.net, Mona İslam

Hiç yorum yok: