Seçilesi gelenler

21 Aralık 2009 Pazartesi

Nefis kötü bir şey midir?

Nefis kötü bir şey midir?
Mona İslam





HZ. YUSUF’UN benim üzerimdeki tesiri büyüktür, Yusuf Suresi de en sevdiğim surelerden biridir. Nasıl sevmem ki! İlim ve hikmet en çok arzu ettiğim iki şey iken, onların azam derecede tecelli ettiği bir nebidir Hz. Yusuf. Bu yüzden onun “Nefsim emmaredir” deyişi daima kulaklarımda çınlar durur. Nefis kötü bir şey midir ki, bir nebi bile onun hakkında böyle demiştir. Anlamaya çalışır dururum. Döner döner bir daha bakar, ayeti yeniden elimde evirip çevirir, tekrar tekrar kulağıma koyar, ölçer tartar, ne yapacağımı şaşırırım.



İnsanın üç temel kuvvesi kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i akliye nefse aittir. Bunların ifrat ve tefrit hallerinde husule gelen sapmalar bir tarafa, hadd-i vasatları da nefsanidir. Ama burada duran nefis Rabbinin sınırları içinde durmakta, sınırı aşmamaktadır. Yine de helal olana arzu duyan nefistir, hakikate saldırana öfkelenen nefistir, muhakeme edip hikmet damlatan nefistir. İnsanın nefsi bir alev gibi ona yaşam enerjisi verir. Nasıl ki afakta yıldızlar nurunu cennetten, narını cehennemden alıyorsa, enfüste insan da ışığı ruhundan, ısıyı ve harareti nefsinden alır. Yaşamak için ısı da ışık da elzemdir. Ancak alev nasıl sobanın yahut şöminenin içinde iyi, ancak döşemenin üstünde kötüdür, nefis de yerli yerince kullanıldığında iyi, yerinden edildiğinde kötü olsa gerek.



Bu nazarla, Hz. Yusuf’un “Nefsim emmaredir” dediği ana bakmak gerekir, o an Züleyha’nın onu çağırdığı andır. Burası döşemenin üstüdür, yangın çıkaracak yerdir, bu yüzden o hikmet sahibi böyle buyurmuş olmalı. Çünkü her ne mertebede olursa olsun, herkes için bir nefs-i emmare vardır. Buna sufiler nefs-i razıye içinde nefs-i emare, nefs-i safiye içinde nefs-i emmare derler. Elbette bir velinin, bir nebinin nefsinin çağırdığı kötülükle, bizimki aynı değildir. Ama o mertebe için medar-ı tenkid bir mesele bizim için meşru bir şey dahi olabilir.



Kucaklaşmanın Kitabı’nda Eduardo Galeano zihnimde nefsi daha da anlaşılır kılacak şöyle bir hikaye anlatır.



“Colombia kıyılarındaki küçük Negua kasabasında, gökyüzüne tırmanabilen bir adam vardı. Yere döndüğünde gezisini betimler, insanın yaşamının yukarıdan nasıl göründüğünü anlatırdı. İnsanlığın minik alevlerden oluşmuş bir deniz olduğunu söylerdi.


“Dünya bir insanlar yığını, bir minik alevler denizidir” derdi.


Herkes kendi ışığıyla ışıldar. Hiçbir alev öbürüne benzemez. Büyük alevler vardır, küçük alevler, her renkten alev. Kimi insanların alevi öyle durağandır ki rüzgarda bile dalgalanmaz, kimi insanlarınsa havayı kıvılcıma boğan çılgın alevleri vardır. Kimi saçma alevler ne tutuşur ne de ışık serperler; kimileri de öyle bir canlılıkla yalazlanırlar ki onlara bakınca gözlerimiz kamaşır, yaklaşırsak üstümüze ateş vurmuş gibi parlarız.”



Nefsin tabakaları var elbette. Bu tabakalardan geçtikçe bir nefis ölüyor, bir diğeri diriliyor. Böylece insan nefsi itibariyle ölmeden önce defaatle ölmüş oluyor. Bu sayede ölüm insan için yeni ve sonradan gelen bir şey olmaktan çıkıyor. O zaten yaşamın içinde, peyderpey yaşanan, tadılan, tecrübe edilen, defalarca yaşanan bir hal oluyor. Elbette bu tedirici ölüm, defi ölümle de tamamlanıyor. Ancak tedriciliğe alışan ruha defi ölüm zor gelmiyor.




“Helena rüyasında ateşin bekçilerini gördü. En yoksul ihtiyar kadınlar ateşi kent dışındaki evlerinin mutfaklarına gizlemişlerdi; alevleri canlandırmak için avuçlarına usulca üflemeleri yetiyordu.” (Galeano)



İnsanın nefsi öledururken insan yaşlanır, yaşlı kadınların herhangi bir şeye toplum içerisinde arzu veya meyl duyması, bir şeye gazaplanması hoş karşılanmaz, bu yüzden onlar alevlerini kent dışına çıkarırlar. Yaşlılık onlardan sair arzu ve kaygıları silip süpürmüştür, sadece rızık hakikati geride hala bakidir, hatta o bile gizlenir, dökülmüş dişlerle, yahut nimetin en iyisini torunlara sunmakla bastırılır, bu yüzden alev sadece mutfakta ve gizlice yanar. Galeano’nun kastı nedir bilemem ama benim onun metaforundan tevil ettiğim budur.



İnsan ölünce nefsi de ölüyor. Berzah ruhların memleketi. Oraya sadece onlar girebiliyor. Bu yüzden nefis de beden gibi bu dünyada bırakılıyor. Velev ki girse onun alevi bir denize girmişçesine sönüveriyor berzah ülkesinde. Zaten o tüm varlığıyla bedene sımsıkı bağlı, onunla hayatiyetini sürdürüyor. Beden yerken nefis yiyor. Beden bir şeye uzanırken ona nefis uzanıyor. Bedeni titreten öfkenin sahibi nefis. İnsanı başına gelebilecek tehlikelere karşı uyaran korku duygusu nefisten. Çocuğunu korumak için öne atılan anne nefsani hareket ediyor. Aşık nefsiyle seviyor. Kul nefsiyle ibadet ediyor Bu yüzden Arapça tabiriyle “abd” ruh maal cesed olana deniyor, nefsi olmayan abd olamıyor. İbadetten ve ilimden, zikir ve muhabbetten zevk alan da, fuhşiyattan ve zulümden rahatsızlık duyan da nefis ama ona nefs-i mutmainne deniliyor. Her nefis ölümü tadıyor, dünya dahi bir nefis, tam da bu yüzden o da içine gömülü tüm bedenler ve nefisler gibi ölüyor.



Sufiler nefis terbiyesi için “haps-i nefes” denilen bir zikir yaparlar. Bir müddet nefes tutulur ve bir tesbih zikir böylece çekilir. Bilindiği gibi nefesle nefis aynı kökten kelimelerdir. Nasıl hava ateşi besler, havasız kalan ateş söner, nefes de öyle nefsi besler. Hu zikrine medar bir nefesse şayet nefsin ateşini terbiye de eder. Nefsi bu dünyada haps etmeyi, tutmayı, gemlemeyi becerebilenler, nefesini uzun süre tutup denize dalan dalgıçlar gibidir. Bazen de başka kardeşlerinizin elini tutarak, onlardan güç alarak nefesinizi ve nefsinizi tutarsınız, bu da tüple dalmak gibi olsa gerek. Bu daha uzun süreli olur, zira cemaatte rahmet vardır. Birinin elini tuttuğunuzda ciğerleriniziz ve nefesinizi ona verirsiniz. Duanız onun için salınırsa gök kubbeye, siz onun nefsini onun için tutar ve salıvermez, kendisine zarar vermesine müsaade etmezsiniz.



Şefkat mesleğinin sahipleri el tutmayı da, nefes vermeyi de himmet etmeyi de iyi bilirler. Onlar nefislerini başka nefislerle değiş tokuş ederler. Onların arzularını kendilerininkinden fazla önemserler. Onların ateşlerinin canlanması için üflerler. Kendi ateşlerini ise bir cam fanusta gizlerler, narını kendilerine nurunu etrafa verirler. Onlar sure-i Nur daki misbah gibidirler. Bu sayede onlara ihlas ve isarla himmet ederler. Böylesine yüksek bir himmetle candan yardıma koşan da safiye olan nefistir. Bu peygamber varislerinin işidir. Nefsini tutmayı hem kendisi hem başkaları için becerebilenler, bu dünyada dahi ruhun derce-i hayatına dahil olduklarından olsa gerek, misal aleminden berzah alemine bir yol bulur ve duvarı aşıp oraya geçerler. Onların himmetleri bu dünya ile sınırlı kalmaz, kuvve-i imaniyelerince alemleri gezerler. Elbette nefesleri müddetince, ciğerleri kapasitesince berzahta kalır ve ruhlar memleketi ile görüşebilirler. Ehl-i keşf el kubur dedikleri bu olsa gerek. Yalnız berzaha nefsine hakim olamayanlar ve nefesini tutamayanlar giremez. Kimi için hayat bütünüyle bir nefes tutmadan ibarettir, nefes tutma, zikir yapma, himmet alma ve himmet etme. Onlar ancak “Ey nefs-i mutmaine, rahmetime raziyle ve marziyye olarak dön, kullarımın arasına gir, cennetime gir” hitabı ile bir derin nefes alırlar.



Araplar “nefsi” dediklerinde “ben” demek isterler. Kendilerini kastederler. Bir şeyin aynını ifade etmek, bu şunun aynısıdır, demek için “nefs üş şey” ifadesini kullanırlar. Nefis insanın kendisinin aynısıdır. Kendinden öte farklı bir şey değildir. O ruhun aşık olduğu eşidir. Yine Arapça tabiriyle ruh müzekker yani eril, nefs müennes yani dişildir. İbn-i Arabi der ki, “ruh nefse aşıktır, bu yüzden el Vedud, ayrılıkları değil vuslatları ebedi olsun diye, haşir günü bedenlerle beraber nefisleri de diriltecektir” Afakta Adem için Havva ne ise, enfüste ruh için nefis odur. Nefis dişil olduğu için doğurgandır. İnsanda neşv-ü nema bulan tüm meyveler, tüm güzellikler, inkişaf eden tüm yetenekler, ruhun emrine muti nefsin doğurduğu hayırlı evlatlardır. Yine Şeyh-i Ekber der ki, nefis eşi olan ruhu terk eder de hevaya meyleder ise, ki heva ruh gibi onu terbiyeye çalışmaz, ne istese peşinen verir, o zaman onun doğurdukları şer olur. Heva da havadan mülhemdir. Hevasına tabi nefisler yangın çıkaracak kadar büyür aldıkları bitimsiz hava ile şişer ve sahiplerini yakarlar. Cehennemi doğuran bu nefsin ta kendisidir. Onu yakan kendisinden başkası değildir. Bu nefis daima şer doğurur, ona bütün putların anasıdır denilmiştir. İlk şer nefsin ruha ihaneti ile başlar. İlk hayır da sadakatle ve tevhidle. Burada tevhid ruh ile nefsin nikahından gelen tevhiddir. Sadakatse nefsin ruha sadakati olmalı…



İnsanın ilme duyduğu arzunun kuvve-i şeheviyeden olduğunu okuduğumda çok şaşırmıştım. Öyle bir tarif getirilmişti ki bu tarifin içine arzu duyulan, talep edilen her şey dahil olabiliyordu. Hepsini kuvve-i şeheviye doğuruyordu. Hepsi onun meyveleri, onun çocuklarıydı. İnsan neden kaçınıyorsa, neyi istemiyor, ondan çekiniyor, korkuyor, rahatsızlık duyuyor, itici görüyorsa, bunlar da kuvve-i gadabiyeden sadır oluyordu. Bu yüzden sıcakta güneş altında beklemek istememeniz, ev sıcak olunca pencereyi açmanız, sıcaktan kaçmanız kuvve-i gadabiyeye aitti. Bu iki duygu insanın umduğuna vasıl, korktuğundan emin olmasını sağlayan iki anahtardı. Tüm meyiller şehvetten, tüm içtinablar gadaptandı. Bunların dengesini ise tam ortalarında duran ve hakemlik yapan kuvve-i akliye sağlıyordu. Tüm hikmetler de ondan sadır oluyordu. Hep okuyup durduğumuz, “Oları açlıktan ve korkudan emin kıldık” diyen Kureyş Suresi insanın bu iki kuvvesine, “açlıkla” kuvve-i şeheviyeye, “korku” ile kuvve-i gadabiyeye işaret ediyor, ve düşünmesi için muhatap olarak da kuvve-i akliyeyi alıyordu. “La havfun aleyhim ve la hüm yahzenun” müjdesi de Allah dostları için bu iki duyguya müteveccih iki müjde olsa gerek…



Tüm bunlardan nasibim ve istihracım şudur ki, nefis hakikatte kötü değildir. Zira Allah kötü hiçbir şey yaratmamıştır. Nasıl ki semada asılı duran güneş olmasa, yahut yerin altından ve üstünden elde edilen enerji kaynakları olmasa, ne bitkisel, ne hayvani ne de insani hayat devam edemez. İnsanda da nefis olmasa insanın ne nebati, ne hayvani, ne de insani hayatı yürümez. Yaradılış maksatları hikmetten mahrum kalır, abesiyete döner. Tüm latifelerin inkişafı nefsin çalışmasına bağlıdır. İnsanın bünyesinde ne kadar varlık parçası varsa, hepsine tıpkı bir aileyi çekip çeviren, bakıp besleyen kadın gibi nefis bakar. Elbette kadının şeriat hilafına sokaklarda olması, ateşin yangın çıkaracak biçimde döşemeye sıçraması gibi nefis de şeriatla terbiye olmaz, hakikate vuslat için çabalamaz, ve yola düşmez ise evrenin en parlak yaratığından bir kozmolojik felakete dönüşür.



Nefsinize iyi bakın! Onun bakımı dergahı ilahiye müteveccih olmasıyladır. Arzu ettiği her şeyin orada olduğunu bilirse yönelmesi hiç zor olmayacaktır. Zira cenneti isteyen nefsimizdir, cehennemden korkan da odur. Hikmeti seven de nefistir. Allaha aşık olan da odur. Onun aşklarının sapmasına izin vermemek, onu seraplara yöneltmemek lazım…

21/12/2009


© 2009 karakalem.net, Mona İslam

Hiç yorum yok: