Seçilesi gelenler

1 Ekim 2007 Pazartesi

Yaratıcı ile İlkel ve Olgun İlişki biçimleri




HER ÇAĞIN KENDİNE ÖZGÜ marazî hayat anlayışları, aynı zamanda o anlayışa uygun kendi marazî ilişkilerini de üretir. Çünkü hayat, ilişkilerden müteşekkildir. Marazî bir çağ olarak zamanımız ‘Narsistik Arzu Çağı’ ise eğer, üretilen ilişkilerde de narsistik ve arzuya dayalı bir içerik geliştirmiş demektir.

Narsistik arzuya dayalı ilişki biçimleri insanın kendisiyle, doğa ile, başka insanlarla ilişkilerini biçimlendirdiği gibi, Yaratıcı ile ilişkilerinde de kendini gösterir. Hatta denilebilir ki, bütün bu ilişki halleri birbiriyle irtibatlıdır. Kişi kendisi ile narsistik ve arzuya dayalı bir ilişki kuruyorsa, Yaratıcı ile de aynı ilişki biçimini deneyecektir.

Bunun tersi de doğrudur.

İnsan kâinatta en ziyade önemsenen varlıktır. Ancak insan, kâinat içindeki bu önemini ve önemsenmişliğini kendisinden değil, Yaratıcının ona yüklediği varoluşsal işlevden alır. İnsan, Mutlak Varlığın tanığı olmak üzere yaratılmıştır. İnsan sonsuzun tanığı, ‘müşahidi’dir. Hem kâinatta hem de kişinin bizzat kendi varoluşunda tecelli eden sonsuz fiillerin, isimlerin, sıfat ve şuunatın tanığıdır. İnsan her an yaptığı tanıklık ile Yaratıcının mükemmelliğini ve güzelliğini onaylar, hayret eder, sena eder, övgülerini Yaratıcıya takdim eder, O’na teşekkür eder. Mutlak Varlığa, kendisini bir tanık olarak yarattığı için de muhabbet eder.

Bu varoluşsal işlevden kendini arındırmış bir insanın tüm dikkati, ilgisi, özeni ise kendine döner. İlgisini kendisine çevirdiğinde, insanın kendisini yüceltmesi süreci başlamıştır ve paradoksal biçimde tam da bu anda insan kendisini bir metaya dönüştürür. Çünkü, kendisini yüceltmek adına kendisini ‘pazarlamaya’ başlar. Artık yaşama gücünü en fazla kâr getirecek bir yatırım olarak görmekte, ‘kişilik pazarı’nda yerini almak için çabalamaktadır.

Hayat bu dünyayla sınırlandırılıp ölümle kesintiye uğratıldığında, kâr ve sonuçlar da bu dünya ile sınırlı hale gelir ve mutlaka bu dünyada elde edilmesi hedeflenir. Modern insan kendisini kendisinden, diğer insanlardan ve kâinattan koparmıştır. Artık tüm dileği hünerlerini, bilgisini ve kendisini, yani ‘kişilik paketi’ni alışverişin kârlı olmasını isteyen kendisi gibi biriyle mübadele etmektir. Dünyevî uğraşların ilkeleri, farkedilme ve kendini övme, kutsama, tüm kusurlardan azade kılmadır. Yaşamın ilerlemekten başka amacı, kârlı bir alışverişten başka ilkesi, çoğaltmanın dışında doygunluğu yoktur. Kârlı alışverişe engel olacak her türlü ilke ve inanç bertaraf edilir.

Bu şartlar altında Yaratıcının tümüyle yok sayılacağını, yaşantılardan iyice arındırılacağını zannetmek safdillik olur. Öyleyse Yaratıcı kavramı narsistik bir kültürde ne anlama gelebilir? Yaratıcı tümüyle hayattan uzaklaştırılmalı mıdır, yoksa ihtiyaç halinde başvurulması için kıyıda köşede mi tutulmalıdır? Çoğunluk ikinci seçeneğe yönelmiştir. Çünkü insanların kişiliklerini pazarladığı pazar yerinde “Ya bir gün Yaratıcıya ihtiyacım olursa?” düşüncesi akla gelmiş ve Yaratıcıyı tümüyle hayatından çıkarmayı engellemiştir.

Narsistik kültüre tâbi insan, Yaratıcısız da yapamadığını ve yapamayacağını bilir. O’nsuz kendisini tümüyle yalnız ve çaresiz hissetmektedir. O’na ihtiyacı vardır. Çünkü insanın dara düştüğü, başının sıkıştığı zamanları vardır ve böyle zamanlarda Yaratıcı dışında, O’ndan daha iyi bir seçenek bulunamaz.

Yaratıcısız yapamayacağını bilen narsistik insan O’nu hayatının içine de tümüyle katabilir mi?

Kadîr-i Mutlak, herşeyi her an yaratan, kendisinin her an övülmesini isteyen ve bunun için insanı yaratan, herşeyi bize veren, uygun görmediklerini de vermeyen, bizi bizden daha iyi bilen bir Yaratıcı anlayışı da narsistik kültüre mensup, arzularını yücelten insana ters gelir. Çünkü böyle bir Yaratıcı anlayışı ve Yaratıcı ile bu çerçevede kurulacak bir ilişki insanın narsizm pazarında elde ettiklerini kendisine mal etmesinin önüne geçerek kişilik pazarındaki kârını insanın elinden almakta ve tüm sonuçları Yaratıcı hesabına yazmaktadır. Bu ise narsist bir benliğin isteyeceği birşey değildir.

Sadece bir ‘İhtiyaç Tanrısı’ haline getirilmiş, insanın yalnız başı derde düştüğünde hatırlayıp yardıma çağırdığı bir Yaratıcı ile böylesi bir ilişki biçimi, ‘ilkel’ bir ilişki biçimidir. Bu ilkel ilişki, daha başarılı olmak ve kendini yüceltmek için Yaratıcıdan medet umarak Yaratıcıyı kendisi için ruhbilimsel bir araç haline sokmaktan başka birşey değildir. Yaratıcıya ihtiyaç halinde başvurulur. Sair zamanlarda bir köşeye bırakılır ve hayata karışması istenmez. İnsanın daha iyi, daha sağlıklı, daha güzel, daha başarılı, daha görünür, daha güçlü olabilmesi için Yaratıcıya sığınması ve dualara inancını güçlendirmesi istenir. Çağdaş psikoloji ve psikiyatri daha fazla müşteri çekmek için nasıl mutlu olmayı öğütlüyorsa, başarı guruları da “Başarılı olmak için Tanrıyı sevin” derler. “Tanrı hep yanınızda olsun”un anlamı, “O’na ihtiyaç duyacağınız zamanlar olacaktır, bu zamanlar için O size gereklidir”dir. Yaratıcı, iş ortağı anlamına indirgenmiştir. Üstüne üstlük, tüm kârların insanın hanesine yazılması istenmektedir.

Bir ‘İhtiyaç Tanrısı’ ile kurulan bu ilişki biçiminin söze dökülen emareleri, “O beni görmüyor, benimle ilgilenmiyor. Benim isteklerimi yerine getirmedi. Hayatta benim yanımda hiç olmadı. Beni sevdiğini zannetmiyorum” şeklindeki sonu gelmez mızmızlanmalarla O’ndan sürekli şikâyet etmektir. Bu şikâyetleri yapan bir insan kendi isteklerini ve arzularını yüceltmiştir. Bu ilişki biçiminde ‘mukabele’ kavramına yer yoktur. İnsan kendisini Yaratıcı karşısında hep hakkı olan bir alacaklı gibi konumlandırmıştır. Yaratıcı insana hep borçludur. Yaratıcı kişinin tüm isteklerini yerine getirecek, insana ise işin keyfini sürmek kalacaktır.

Bu ilkel ilişki biçimini ayrıntılandırmak için çocukların ebeveynleri ile olan ilişkilerini bir benzetme unsuru olarak kullanacağım ve bu benzetmeden yararlanacağım.


BİR BENZETME OLARAK ANNE-BABA VE BEBEK İLİŞKİSİ


Anne ile yeni doğmuş bebeği arasındaki ilişki tek yönlü bir ilişki biçimidir denilebilir. Bebek kendi dünyasına gömülüdür. Uyur. Acıkır. Ağlar. Annesi tarafından doyurulur. Sonra yine uyur. Yirmidört saat annenin ilgisinin odağında yer alır. Annenin hayatı bebeğe göre programlanır. Annenin bundan bir yüksünmesi yoktur. Bebeğine gösterdiği bu ilgi ona haz verir, onu mutlu kılar. Çocuk ile anne arasındaki bu dönemdeki ilişki çoğunlukla tek taraflı olur, bebek tümüyle alıcı, anne ise tümüyle vericidir.

Bebek büyüdükçe bilinci yaprak yaprak açılır. Farkındalığı artar. Yetenekleri gelişir. Kendi içine gömülü bir varlık olmaktan yavaş yavaş sıyrılır. Olgunlaşmanın önemli bir göstergesi zuhur eder ve bebek ‘mukabele’ etmeye başlar.

Annesinin ilgisine karşı gülümser. Gülümsemek anne için muhteşem bir karşılıktır. Annenin bebeğinin gülümsemesi ile aldığı karşılık, onun için en biricik ücrettir. Gülümseyebilecek kadar olgunlaşmış bir bebeğin gülümsememesi anneyi tedirgin eder. Çocuğunda bir sorun olduğu kuşkusunu uyandırır.

Çocuğun yaşının ilerlemesi ile birlikte anne ile çocuk arasındaki ilişki de yaprak yaprak açılır; ve ilkel tek taraflı ilişkiden iki taraflı olgun ilişkiye doğru bir dönüşüm gerçekleşir. Çocukta ‘mukabele’ hakikati giderek gelişir. Yüzdeki tebessümden lisana sıçrama olur. Çocuk artık annenin kendisi için yaptıklarına karşılık “Teşekkür ederim,” “Çok güzel yapmışsın, eline sağlık,” “Canım annem, seni çok seviyorum” biçimlerinde karşılıklarda bulunur.

Bu, bir nevi, ‘Fettâhiyet’ hakikatinin açılımıdır. Güzel bir yemek yaptığında “Eline sağlık anneciğim” şeklinde bir mukabele görmeyen bir anne önce üzülür; sonra da, durum devam ediyorsa, öfkelenmeye başlar. Yine çocuğun mukabelesiz kalması anneyi ceza vermeye kadar götürür.

Çocuktaki mukabele sırrı daha sonra davranışlarda kendini belli eder. Çocuk annesi için artık davranış düzeyinde birşeyler yapmak için arzu duyar. Annesine yardımcı olmak ister. Ona mutfaktan su getirir. Ev işlerinde yardımcı olur. Uyuyup kalan annesinin üzerini örter. Ya da durduk yerde annesine sarılır ve öper.

Tebessüm, lisan ve davranış düzeylerinde olan mukabele birbiri içine sarılıp sarmalanarak, birlikte yapılmaya başlanır. Yani çocuk aynı anda hem tebessüm eder ve hem dil ile, hem de davranışla mukabelede bulunur. Çocuk artık sadece alan değildir; aldıklarının değerinin farkına varan, farkına varıp bunlara mukabelede bulunması gerektiğini anlayandır. Anne artık sadece bir hizmetçi değildir onun gözünde. Kendisi de, sürekli hizmet edilen, el üstünde tutulması, her arzusunun ânında yerine getirilmesi gereken bir varlık değildir. Çocuk olgun ilişkide artık anne babasının kararlarına, sınırlamalarına karşı da saygılı olması gerektiğini kavrar. Dünyanın merkezinde, tüm arzularının yerine getirilmesi gereken prens ya da prenses değil, hayatın içinde sorumlulukları olan bir varlıktır artık. Sadece alan değil, aldıklarına mukabele edendir. Kimse onun hizmetçisi değildir.

Çocuk olgunlaştıkça anne babasına mukabelede bulunmada önemli bir adım daha atar. Anne babasının öğüt ve ilkelerini kendi yaşamında uygulamaya başlar. Bir nevi anne babasını kenarda ihtiyaç halinde tuttuğu bir varlık olarak görmez, onlardan aldığı ilkeler yoluyla onları kendi hayatının içine katar.



YARATICI İLE OLGUN İLİŞKİ VE SONSUZUN TANIĞI OLMAK


İnsanın Yaratıcı ile ilişkisinde anahtar kelimelerden biri ‘mukabele’dir. Olgun ilişki biçimine geçen insan, bebeğin kendi dünyasına dalıp gitmiş halinden kurtulmuş, dünyanın kendisi etrafında dönmediğini anlamıştır. Artık her nesne, her varlık ve kişinin kendisi, kendisi için değil, Yaratıcı için vardır. Herşey insana değil, Yaratıcıya hizmet eder. Yani varoluşumuzu Kendisine borçlu olduğumuz Varlığa. İnsan ihtiyacı olduğu zaman Yaratıcı ile ilişki halinde değildir, O’nunla her an ilişki halindedir, çünkü her an O’na ihtiyaç duymaktadır. İnsanın Yaratıcıya duyduğu ihtiyaç, isteklerini yerine getiren bir Varlık olarak O’na duyulan bir ihtiyaç değildir. İnsanın varoluşuna imkân tanıyan, bu yüzden de insanın O’na karşı kendisini borçlu hissettiği bir varlığa duyulan varoluşsal bir ihtiyaçtır. Yaratıcı insanın her zaman olmazsa olmazıdır. Yaratıcı ‘İhtiyaç Tanrısı’ konumundan çıkmış, mukabele edilecek bir konumda O’na muhatap olunmuştur.

Yaratıcının herşeyi insanın emrine vermesi de insanın herşey yoluyla Yaratıcı ile ilişki kurması içindir. Kişi artık Yaratıcı karşısında nazlanan değil, O’na her an muhtaçlığını ilan edendir. Şımarık bir çocuk gibi isteklerinde diretip O’nun kendisine vermediklerinden dolayı marketlerde tepinen bir çocuk misali davranmaktan kurtulmuştur. Sessiz ve derinden, vakar ve izzetle, isyansız, sükûnetle, O’ndan gelen herşeye razı olmaktadır.

Olgun ilişkide kendisini insana tanıttırmak isteyen bir Yaratıcı vardır. İnsan ise O’nu tanımakla O’na mukabelede bulunur. Süslü yarattığı kâinat ile kendisini insana sevdirmek isteyen bir Yaratıcının farkındadır. İnsan ise O’nun sanatlarını takdir ve yaptığı işleri istihsan ederek kendisini O’na sevdirmek suretinde mukabelede bulunmaktadır. Yaptığı ihsanlar ile insana muhabbetini gösteren bir Yaratıcıya, insan O’na itaat ederek muhabbetle karşılık vermektedir.

İlişki iki yönlüdür artık. O’ndan gelenlere mukabele olarak O’na giden teşekkürler, tefekkürler, itaatler, O’nun rahmetine tebessümler, teslimiyetler, hamdler, ibadetler, memnuniyetler, O’ndan razı olmaklar vardır. Mukabele sırrı açılmış, insan O’na mukabele ederek insanlığını göstermiştir. İkramlarıyla insana şefkatini gösteren Yaratıcısına karşı şükürle mukabele vardır.

Çocukça bir bencillik, sadece kendini düşünme, dünyanın kendisi etrafında döndüğünü zannetme hali, O’nun için yaşamaya, O’nun için varolmaya dönüşmüştür. Kendisini narsizm pazarında pazarlamak yerine, O’nun kâinat sergisinde sergilenen sanatını temaşa etmek, tefekkür etmek, O’na hayran olmak, O’nu kutsamak, O’nun sonsuz mükemmelliğini ilan etmek şeklinde O’na mukabele vardır. O’nun teveccühünü kazanmaya yönelik izzetli bir ilişki vardır. İnsanın elde ettiği görünen tüm kârlar O’nun hanesine yazılıdır artık. Çünkü herşey O’ndan gelmekte ve O’na gitmektedir. O halde, her hayrın, iyiliğin, güzelliğin O’nun hanesine yazılması O’nun hakkıdır. O’nun herşeyin sahibi olarak tanınıp bilinmeye hakkı vardır.

Olgun ilişkide kişi içine kapanıklıktan kurtulmuş, bilinci yaprak yaprak Mutlak Varlığa açılarak Sonsuzun tanığı olmuştur. Yaratıcıdan şikâyet eden, kendisinin gözetilmediği sızlanmasına dayalı ‘ilkel’ bir ilişki yerine, kâinatta tecelli eden sonsuz isimlerin, fiillerin ve şuunatın tanıklığını yaparak O’na mukabele eden ‘olgun’ bir ilişki sözkonusudur.



Dr.Mustafa Ulusoy

Hiç yorum yok: