Seçilesi gelenler

29 Mayıs 2007 Salı

Sade Hayat Fakirlikmi?

*Sade Hayat Fakirlik mi?*

Makale:
Sade hayatı insanların çoğu için ürkütücü kılan başlıca nedenlerden
biri, onun fakirlikle karıştırılmasıdır. Gerçi fakirlik de bir tür
sadelik sayılabilir; ancak bu zorunlu bir sadeliktir ve mahrumiyet
ifade etmektedir. Bizim konumuzu teşkil eden sadelik ise, "gönüllü
sadelik" olarak anılmaktadır ve mahrumiyetle bir ilgisi yoktur.

Bu, özgür insanın gönüllülüğüdür ve kişinin kendi ihtiyaçlarını
kendisinin belirlemesi esasına dayanmaktadır. Kendi ihtiyaçlarını
belirleyen insan, gelir ve giderleri arasındaki dengeyi de kurmuş,
yahut bu dengeye tüketici insandan daha fazla yaklaşmıştır.

İnsan, geliri ile gideri arasında bir denge konumuna yaklaştığı oranda
fakirlikten uzaklaşmış demektir. Bu yüzden, ne kadar mütevazi bir
gelire sahip olursa olsun, bu geliriyle hayattan beklentilerini
karşılayabilen bir insan, çok kazandığı halde beklentileriyle geliri
arasındaki uçurumu bir türlü kapatamayan birisine göre "zengin" olarak
tanımlanmaya daha lâyık bir kimsedir.

GÖNÜLLÜ SADELİK, insanın hayatından ihtiyaç fazlasını çıkarmak
suretiyle, daha başka şeylerin hayatımız içinde yer alabilmesi için
zemin hazırlar.

Aslında bunlar, hayatı yaşanmaya değer kılan şeylerin tâ kendisidir.

Bunlar arasında, kendimizin ve içinde yaşadığımız dünyanın farkına
varmak, bizi çevreleyen güzellikleri her an içimize sindirerek
yaşamak, aldığımız her soluğun hakkını vermek, başta aile bireyleri
olmak üzere insanlarla ilişkilerimizi canlandırmak, başka insanların
dertlerini ve mutluluklarını paylaşmak, sadece kendisi için çalışan
bir tüketici rolünden sıyrılarak başkaları için de birşeyler
yapabilmek, üzerinde yaşadığımız gezegenin daha yaşanabilir bir hal
alması için kendi çapında bir katkıda bulunmak gibi küçüklü büyüklü
sayısız hazlar ve mutluluklar vardır.

Bu haz ve mutluluklar, insanın manevî dünyasında, hiçbir maliyet
istemeden herkese eşit fırsatlar sunan muazzam bir zenginlik kaynağı
teşkil etmektedir. Nitekim gönüllü sadeliği savunanlar, bu hayat
tarzını, "dış görünüşüyle sade, içeride ise alabildiğine zengin" bir
yaşam biçimi olarak tanımlarlar.

"YETER" sözünün telâffuzunu güçleştiren asıl neden, bizim almaya
programlanmış olmamızdır.

Tüketim uygarlığı, insanı, sürekli olarak almaya, yutmaya, öğütmeye,
tüketmeye teşvik eder ve bunları bir hayat amacı olarak önümüze koyar.
Bu uygarlığın temelinde yatan felsefe, ne pahasına olursa olsun
büyümektir.

Büyüdükçe büyümeyi amaçlayan insanlar, kurumlar veya topluluklar ise,
"Yeter" diyebilme şanslarını daha işin başında kaybetmişlerdir.
Onların bir yeterlilik ve doyum hissini yakalayabilmek için tek bir
çareleri vardır: hayatlarını bu çürük zeminden kurtarıp daha başka ve
sağlam bir zemin üzerinde yeni baştan kurmak. Yoksa, "almaya"
programlanmış bir hayat tarzının şurasını veya burasını yamayıp
rötuşlayarak onu verimli ve tatmin edici bir hale getirmek mümkün
değildir.

Aslında insanın manevî yapısı, almaya değil, vermeye göre
düzenlenmiştir. Vermeyi esas alan bir hayat tarzını benimsediğinizde,
bütün taşlar yerine oturmaya başlar. Bunun apaçık kanıtlarını, her iki
taraftaki sayısız örneklerinde gözleyebilirsiniz. Taraflardan birinde
sürekli açlık, huzursuzluk ve çevreyle uyumsuzluk, diğerinde ise
doyum, haz ve çevreyle uyum vardır. Sade hayat gönüllülerinden
Janice L. Krouskop, babasının kendisine şu şekilde öğüt verdiğini anlatır:
"Bu dünyada bir alanlar, bir de verenler vardır. Alanlar belki daha
çok yiyebilir; fakat verenler daha rahat uyur."



BURADA, tüketim uygarlığının değer sistemiyle bütün bağları koparmak
zorunda bulunduğumuzu görmeliyiz.

Çünkü, "vermek" kavramıyla açılan kapıda, daha ilk adımda bizi
karşılayan şefkat, merhamet, muhabbet gibi duyguları geliştirmek ve
tatmin etmek bir yana dursun, onlara hayat hakkı tanımak bile bu
uygarlığın tahammül edebileceği birşey değildir.

O felsefede birbirinin yardımına koşan, başkalarının iyiliği için
kendisini zarara sokan insanlar için yer yoktur. Eğer yardıma muhtaç
bir insan varsa, orada yolunacak bir kaz var demektir.

Faiz sistemi bu yamyamlığın bir tercümesidir. Sıkıntıya düşen insana,
tüketim uygarlığı yardım elini uzatacak yerde para satar ve onun
sırtından yeni bir kazanç sağlar. Amaç, mümkün olduğu kadar çok kişiyi
borç tuzağına düşürmek; alacağını tahsil ederken de mümkün olduğu
kadar çok para toplamaktır. O yüzden, aldığınız bir krediyi vaktinden
önce ödemeye kalkarsanız ceza yersiniz! Ödemeyi geciktirirseniz, bu
defa da birkaç ay geçmeden borcunuz inanılmaz rakamlara yükselir.


FAZLALIKLARI ATMAK, parazitleri ayıklamak, hız düşürmek, içten ve
dıştan gelen seslere kulak vermek suretiyle yaşanacak bilinçli bir
hayatın bize kazandıracağı zenginlikler, saydığımız başlıklar altına
sığmayacak kadar geniş bir alanı kaplar.

Aslında hayatın her an hepimize sunmakta olduğu zenginlikler saymakla
bitecek gibi değildir; biz başka şeylerden dikkatimizi kurtararak
telâşsız bir yaşama temposuna kavuşmak suretiyle, bu zenginlikleri
fark etmeye başlarız.

Ondan sonrası, artan bilgimizle ve sürekli temrinlerle alıcılarımızı
güçlendirmek suretiyle, hayattan her günkü nasibimizi bir gün öncesine
oranla daha ileriye götürebilmek, bir anlamda, her yeni güne âriflerin
gözüyle bakarak "Bakalım, bugün hangi tecellîlerle karşılaşacağız?"
şeklindeki bir heyecanı, her gündoğumuyla birlikte tekrar tekrar
yaşamak demektir.

Yeni bir güne, kuşlar kursaklarını, ârifler de gönüllerini doldurmak
ümidiyle başlarlar.

Gün, ikisini de doyurur.


Sade Hayat kitabından
Ümit Şimşek


Not: Konu ilgisini çekenler benzer konuları ve bu yönde düşünenleri
www.sadeyasam.org sitesinden takip edebilirler.

Hiç yorum yok: