<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040</id><updated>2012-02-16T15:17:10.456+02:00</updated><category term='Aile Kurmakmı?'/><category term='Dogru Yasama Kodu'/><category term='Mevlanadan Namaz hakkında'/><category term='HAKİKAT SÜRPRİZ YAPMAYI SEVER'/><category term='KADERİN HER ŞEYİ GÜZELDİR'/><category term='Aşık da Olsak Güneşi Küstürmeyiz'/><category term='İçerde Nefis ve Akıl'/><category term='Çiftlikte Yangın'/><category term='Kahve çekirdeği koyuluğundaki yalnızlık'/><category term='Düşündüren Veciz Sözler'/><category term='EVLİLİK VE ORTAKLIK'/><category term='Aynım olman gerekmiyor'/><category term='Şems-i Tebriz&apos;i Derki;'/><category term='İnsan Karşıtı Modern Hayat'/><category term='Düştügü yeri yakmayan Ates'/><category term='Yasamak &apos;&apos;bir daha&apos;&apos; değil'/><category term='Gönlüme düşenler'/><category term='Merhabalar'/><category term='Bostan-ı Cinan'/><category term='Bilgiyi eyleme dönüstürebilmek'/><category term='Kıskançlığın zararları'/><category term='Okumak Üzerine'/><category term='Zor Açılan Kapılar'/><category term='Cemil Meric&apos;ten okumak üzerine'/><category term='Dalı Bırakabilmek'/><category term='Dilenci Kim?'/><category term='Bediüzzaman ve Monteigne'/><category term='Tevazu'/><category term='Sevgilimiz kimliğimizdir'/><category term='Avrupa BiziNeden Sevmez?'/><category term='Kendinizi bölmeyin'/><category term='Mevlana ve Diyalog'/><category term='Gönülden Kaleme'/><category term='Huzur'/><category term='İnsan-ı Kamil üstüne'/><category term='Nasuh Tövbesi'/><category term='Sevgilim bana bakıyordu'/><category term='Masum Olmayan Sevmeler'/><category term='İnsan Eğitiminde Metod'/><category term='Kırılma Noktaları'/><category term='Sen sana Perde'/><category term='Nietzsche Ağladığında /Irvin Yalom'/><category term='Küskünler ve kaplanlar'/><category term='İki kişilik yalnızlık'/><category term='Kabuğun altında sen kanayansın'/><category term='Biz kadınlar iyi hesap yaparız'/><category term='Küçük küçük notlar…'/><category term='Acele Karar Vermeyin'/><category term='Ask'/><category term='Neyi Dinliyorsunuz?'/><category term='Ne Tuhaf sey şu özlem'/><category term='Yaratıcı ile ilkel ve olgun ilişki biçimleri'/><category term='Uyku ve Hipofiz'/><category term='Dışarda kadın ve erkek'/><category term='Sessizlik sır Saklamaz.'/><category term='Bir Pazarlama Teknigi Olarak Hastalıklar'/><category term='Ne Kadar fakiriz'/><category term='Atkı İpi: İhlas'/><category term='Sade Hayat'/><category term='Hayal Kalbe Akıldan Daha Yakındır'/><category term='Acı Son'/><category term='Ortaköy Manzaraları'/><category term='Hiç bir karşılaşma tesadüf değildir'/><category term='Ebu Süfyan Kalitesi'/><category term='Ey nefsim Bil ki'/><category term='İstanbul Eyüp Sultan Manzaralari'/><category term='Kendi icimde sessizliğimi dinliyorum.'/><category term='Nefis Kötü bir şey midir?'/><category term='Degerli tas'/><category term='patlarsınız'/><category term='İster Narına Garket İster Nuruna'/><category term='Mesnevi&apos;den hikaye'/><category term='Uğur böceklerinde Mana-i Harfi görebilmek'/><category term='Evlenmekmi'/><category term='Bir kaç tane tane'/><category term='Acı&apos;daki Hikmet'/><category term='Rahmetli Hikmet hacıanne ve tarih kokan evi'/><category term='Balkon  cicekleri'/><category term='Maneviyat&apos;ın &apos;light&apos; olanı'/><category term='Aziz Mahmud Hüdayi (ÜSKÜDAR)'/><category term='Siyah Beyaz Fotolar'/><category term='Rüyalar'/><category term='Aşka dair Söylesi'/><category term='İlk Yaratılan Kalem'/><category term='Belki de elde etmemek için arzu etmelisin'/><title type='text'>BoStÂn-I  CîNaN</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>108</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-8862670529630873017</id><published>2011-11-29T01:41:00.005+02:00</published><updated>2012-01-17T23:06:25.123+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gönlüme düşenler'/><title type='text'>Eşsiz Deneyim</title><content type='html'>Kalbin sahibi ,sana bugünlerde ne fısıldıyor bir düşün.Kendini yavaşlat,sakince sana örtü kılınan gecenin kollarında,fısıltılara kulak ver.&lt;br /&gt;Hayatın hangi demindesin,neyi ne kadar yapman gerekir.Şimdi olman gereken yerdemisin.Sezişinle,duruşun aynı yerdemi?Sezgilerine kulak verebilmen,iç sesini dinleyebilmen için düşünce dünyandaki gereksizleri,önyargıları,şartlanmışlıkları bir bir ayıklaman zihnini durultman ve kendini gevşetmen,derin nefesler alıp ruhunun derinliklerine kulak kabartman yeterli.&lt;br /&gt;Hayatı yorumlaman için sana verilen en büyük hazine iç sesini her an berrak tutma çabası halinde olmak.Onu bulanıklaştırmamak,nefsani parazitlerden uzak tutmak.İç sesinin doğru yerden yayın yapabilmesi için ,frekansının ayarını sık sık güncellemek.Günde beş kez.Ayarı sırat-ı müstakim kanalına getirmek .Fikir donukluğunu titretecek zikri mırıldanmak.Mesela 33kez subhanallah 33 elhamdülillah,33 Allahuekber 33 Lâ ilahe illallah dile söyletmek.Dil söylerken fikren subhanallah dedirtecek şeyleri düşünmek.Elhamdülillah dedirtecek hayatımda neler var 33 kez yaşamıma göz gezdirmek.Kendi alemime ve kâinata çevreme 33 kez bakıp Allahuekber dedirtecek güzellikleri bulmak.Beyin için harika bir egzersiz.Beynin bir sürü yeni imgeyi farkedicek.Farkındalııkları arttıracak namaz sonrası yapılan zikir.&lt;br /&gt;Zikir neden fikri titretir sözünü şimdi daha iyi anlıyorum.Fikir dünyasına ,yepyeni düşünceler aktarıyor.Düşünce donukluğunu çözüyor.Beyin yeni bağlantı yolları keşfediyor.Ruhsuz yaşamın sığlığından,kurtulup renkli ve çoşkulu bir dünyaya kapı aralıyor.Eşsiz bir duygu.Her yeni gün ayrı bir keşif keşfedene.Namaz gemisine binip,ruhun ve kalbin derece-i hayatına yelken açmak ,monotonluğu,tekdüzeliği,korkuları,çaresizliği,his körlüğünü,fikri donukluğu gideren eşsiz bir deneyim.&lt;br /&gt;S.UYGUR&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-8862670529630873017?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/8862670529630873017/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=8862670529630873017&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/8862670529630873017'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/8862670529630873017'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2011/11/essiz-deneyim.html' title='Eşsiz Deneyim'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-5695563300716221061</id><published>2011-01-14T17:45:00.000+02:00</published><updated>2011-01-14T17:46:00.491+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biz kadınlar iyi hesap yaparız'/><title type='text'>Biz kadınlar iyi hesap yaparız</title><content type='html'>Biz kadınlar iyi hesap yaparız &lt;br /&gt;Mona İslam   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİZ KADINLAR iyi hesap kitap yaparız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi zayıflığımızı, muhtaçlığımızı, bağımlılığımızı ölçeriz önce. Bir de bakarız birine sormadan iş yapamaz olmuşuz; biri götürmeden bir yere gidemez, izinsiz karar alamaz, tek başımıza ayakta kalamaz hale gelmişiz. Kendimize acırız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra dayandığımız duvarlara, tutunduğumuz dallara bakarız. Ne kadar sağlam, ne kadar emin olduklarını ölçeriz. Biliyorsunuz değil mi, biz soyut şeyleri de ölçebiliriz. Hele de yıllarca laboratuvarda ölçümler yapmak, tekrar tekrar denemek ve hata paylarını bulmak olmuşsa işimiz, aklımızı da duygularımıza katar varlıkları öyle ölçeriz. Çok hafiftirler, dokunsanız dağılırlar. Varlıklara acırız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlarız. Biz de zayıfız, dayandığımız varlıklar da. Bize de merhamet lazım onlara da. Bir ince hesap daha yaparız, Kitap ona ‘îsar’ der. Mü’min kardeşimizin nefsini kendi nefsimize tercih ederiz, biz de muhtaç olsak da. Ne kadar merhamete ihtiyacımız varsa o kadar merhamet ederiz varlığa. Ne kadar muhtaçsak o kadar kollarız yanımızdakini. Biliriz ki hesap bize döner. Bu bir metafizik ilkedir, asla şaşmayan. Merhamet ettikçe merhamet olunuruz, hangi tecelligahta bilinmez ama illa Hak’tan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz kadınlar derin bakarız. Gözlem yaparız. Gözlemimize, duygularımızı, sezgilerimizi de katarız. Bir de aklı selime tutunabilirsek, duygularımızın ateşi uygun sıcaklığa kadar ılınır. Soğuk da olmayız ama kimseyi de yakmayız. Buna basiret der bazıları. Basiret sadece akılla olmaz, duygular da gerekir eşyanın ardını görmek için. Bir nevi radyoaktif dalga, ya da onun ruhu olan soyut bir mana. Rüyada gördüğümüz göksel gözün basiret olduğunu biliriz. Biz maddeyle mananın aslında aynı şey olduğunu, bir vahidin iki yüzü bulunduğunu, hele bir de bize bir büyük adam “hem onu hem onu” demeyi öğrettiyse hemencik kavrarız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlemlediğimiz alemde iyi ve kötünün içiçe geçmişliğini fark ederiz mesela. Önce kendimizde. Kusurlarımızı görürüz, hata ve günahlarımızı, eksiklerimizi, uzaklıklarımızı. İyiliklerimizi de biliriz. Emeklerimizi, fedakarlıklarımızı, merhametimizi, affımızı. Kalbimizi biliriz, bir de aklımızı. Nefs-i natıkamızı sağımıza nefs-i hayvanimizi solumuza alırız. Sonra ötekinin de öyle olduğunu anlarız. Ve gönül terazisiyle tartarız, iyilikleri ağır basana kalbimizde asla yok olmayacak bir mekan bağışlarız. Kötülükleri ağır basana ise, “Kötülük ademdir kardeşim, Allah sana hidayet versin” der, kötülüğün fani olacağını bir gün kötünün de bizimle aynı çizgiye geleceğini, Hüda’nın O olduğunu, tüm yolların Ona çıktığını hatırlarız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz kadınlar her ayrıntıyı aklımızda tutarız. Bazılarımız bununla birinin hayatını çekilmez kılar. Bazıları bunu karşısındakinin nefesini kesmek onu kelimelerde boğmak için yapar. Şükür ki hepimiz öyle değiliz. Sevdiğimiz insanların iyi kötü tüm cümlelerini hatırlarız. Onlar unutur biz unutmayız. Bu yüzden çok inciniriz. Çünkü söylenen bir sözün ‘bir’ değil ‘çok’ olduğunu anımsarız. Her insanın perçeminden tutanın Rabb olduğunu hatırlarız sonra. Herkesin yürüyeceği bir yol, varacağı bir makam vardır. Kimse kimseyi yolundan alıkoymamalıdır. Zaten ardından yürünen Rabb olunca kim kimi yoldan çıkarabilir. Biz yolumuz bir makasla ayrılsa da dostlara muhabbetle bakarız, cahillere de selam der geçeriz. Biliriz yolların hepsi Rahman’a çıkar. İncinmişlikler Rahman’a varınca siliniverir. Onu şimdi hatırlamak bile, incitenleri bize affettirir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hafızamızı diri tutanın Hafiz olduğunu biliriz mesela. Onun hatıralarımızı da bizi de koruduğunu başka bir koruyucuya muhtaç olmadığımızı, Onun dilerse başımıza meleklerden ordular dikeceğini biliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimileri bizim merhamete ehil olmadığımızı sanır. Oysa sadece doğurduğuna merhamet eden hayvandır. Biz sadece kadın olmadığımızı biliriz. Biz insanız. Ben-i Adem olmaya çalışırız. Kadınlık bizim sadece ârizi bir parçamız. Biz ism-i Rahim’den bir gölge iken nasıl olur da etrafımıza şefkatten hâli kalırız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kocasına merhamet etmek sadece Hatice validemize has değildir, biz onun kademinde yürüyebiliriz. Anne veya babasına analık etmek sadece Fatma validemize has değildir, biz de onun izi üzereyiz. İlim sahibi olmak sadece Aişe validemize has değildir, biz de âlim olabiliriz. Biz, onların ayağının tozu olacağımızı da, bu ümmetin velilerinin arasında her asırda kadınların olduğunu da biliriz. Dostluk sadece Hz. Ebu bekir’e has değildir, biz de güneşli bir hafta sonu eşimiz ve çocuğumuzla gezmek varken, sesi mahzun diye, bir arkadaşımızın derdini dinlemeye, onun mağarasında onun sıkışıklığını ve karanlığını paylaşmaya koşabiliriz. Biz de hislerimizle doğrunun arasını Hz. Faruk’un kılıcıyla ayırabiliriz. Arzularımızı ahirete tehir edebilir, sabredip bekleyebiliriz. Biz kevserin Hz. Fatma’dan bu yana durmadan aktığını hissederiz. O sonu cennete varan suda, bir damla da olsa var olmak isteriz. Biz iyi hesap yapar ve kendimize El- Veli’yi veli ediniriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merhamet bazen tutmaktır, bazen bırakmak. Biz uçmak isteyen bir kuşun kanatlarını kırmaya kıyamayız. Onu zorla toprağa bağlı kılamayız. Biliriz kuşlar havada mutludur, toprakta uzun süre yaşayamazlar. Ya bir vahşi hayvan onları yakalar, ya da göklere bakarkenki kederleri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kaba hesap yaparız. Bunun için ince hesaba gerek yoktur. Bütün dünyevi dertleri bir çuvala koyarız. Onları pazara götürüp satarız, karşılığında bir dirhem metafizik dert alırız. Daha fazlasını takatimiz çekmez. Böylece artık kimsenin karşısında ağlamayız, kimsenin elini tutmaya muhtaç olmayız, kimsenin ilgisini dilenmeyiz. Onun huzurunda ağlarız, Ona yalvarırız, Ona nazlanırız, Ona şikayet ederiz, Ona mızmızlanırız. Biz istediklerimiz ne kadar sebeplere ve imkana ters olsa da Onun kudretini iyi hesaplarız. “Hazinesi sınırsız olan için istediklerimiz nedir ki?” deriz. Ne istemekten ne ümid etmekten vaz geçeriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz kararsızlıklarımızı, yanlış seçimlerimizin doğurduğu sonuçların acısını iyi biliriz. Korkarız ama korkunun bizi olduğumuz yere mıhlamasına, yaşamamıza engel olmasına da izin veremeyiz. Her bilenin üstündeki Bilen’i fark ederiz. O Hikmet’e itimad ederiz. Ondan medetle bir yol seçer, bir içtihat ederiz. Ona “Ya Rabbi, ver de ne zaman istersen o zaman ver, ben sonsuza dek beklerim, yeter ki bekleyecek sabır da ver” deriz. Kuşkusuz biz de mutlu olmak isteriz, ama mutluluğun bizim değil Onun cebinde olduğunu biliriz. O cömerttir Ona itimad ederiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz kadınlar babalarımızın, ağabeylerimizin, öğretmenlerimizin sözlerini iyi dinleriz. Adeta tüm varlığımızla bir kulak kesiliriz. Bize “nehir gibi ak” derler akarız, “kaya gibi metin ol” derler sağlamlaşırız. Dölleyici kelam karşısında kadın kadar verimli bir toprak bulunamaz. Şayet gerçekten aczini, muhtaçlığını, hiçliğini, günahlarını, cehaletini biliyorsa hiç kimse bir kadın kadar edilgen olamaz. Kendini Faalun lima yürid’in eline bırakamaz. Kulluk bütünüyle edilgen olmaktır. “Attığımda, ben atmadım Allah attı” diyebilmektir. Kadınlar Kadir’e iyi kulluk eder, zira ona ihtiyacını en çok zayıf olanlar bilir. Bu yüzden kudret Hz. Meryem’den beri kadınlar üzerinde mütecellidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kadın öğretmenlerini iyi dinlemişse ‘en büyük hilenin hilesizlik’ olduğunu bilir. Onun yönetmek, idare etmek, fethetmek, sahip olmak gibi dertleri yoktur. Kendini bilen kadın bunlardan çabucak sıyrılabilir. Ancak Onu vekil edininceye kadar hesap yapar, sonra, hesapların hepsini Seri-ül Hisab’a bırakır. Artık alemde hiçbir şeyle uğraşmaya hacet yoktur. Zaten mecali de kalmamıştır. Hem sonra hesap soracak ne vardır? Kimsenin kimseye hakkı geçmemiştir. Fail sadece Allah’tır. Başımıza ne geldiyse Ondandır. Ondan gelen başımıza taç, alnımıza busedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz nefsimize uygun gelene “İhsan sahibi Allah’a hamd olsun”, nefsimize uygun gelmeyene “Her hal için Allah’a hamd olsun” demeyi severiz. Biz her tecelliye “eyvallah” demeye gayret ederiz. Bazen unutur yüzümüzü asarız, ama çabuk toparlarız. Olayların ardında Onu görüverince yüzümüz yine güler. Öfkemiz de şikayetimiz de çarçabuk söner. Gönlün ölçüsü de tartısı da olmaz biliriz. Sonsuz hesaplanamaz, o kadar sıkleti hiçbir kantar çekmez. Geriye dağ gibi sevgimiz kalır. Onun yanında yaşanan imtihanlar olsa olsa çakıl taşlarıdır. Biz herkese varsa hakkımızı helal ederiz. Ne alacaklı ne borçlu çıkmak istemeyiz. Arınıp Kuddüs’a kavuşmayı dileriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Oku kitabını, bugün hesabını görmeden kendi kendine yetersin” denilecek günde ince hesaplarda boğulmaktan korkarız. Ya hesabı tutturamazsak o zaman ne olur halimiz? Tuttursak bile hesap yaparken Onu görmekte gecikiriz. Bir tek buna sabrımız yoktur, Onu mümkün olduğu kadar çabuk görmek isteriz. Onu görelim de gayrı herşeye sabrederiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz Allah’ı her şeyden çok severiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz kadınlar iyi hesap yaparız. Hesapsız cennete girmek için hesabı kitabı çöpe atarız. Çünkü O’nu ancak cennete girersek görebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   10/01/2011 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2010 karakalem.net, Mona İslam&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-5695563300716221061?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/5695563300716221061/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=5695563300716221061&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/5695563300716221061'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/5695563300716221061'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2011/01/biz-kadnlar-iyi-hesap-yaparz.html' title='Biz kadınlar iyi hesap yaparız'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-2993814845551219377</id><published>2010-12-29T00:47:00.000+02:00</published><updated>2010-12-29T00:48:05.142+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kahve çekirdeği koyuluğundaki yalnızlık'/><title type='text'>Kahve çekirdeği koyuluğundaki yalnızlık</title><content type='html'>Kahve çekirdeği koyuluğundaki yalnızlık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herastratos... Mabedi yakan genç adam. Ham ervahın numûnesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mabedi, yani İyon düzeninin en nadide örneğini... Artemis tapınağını...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Secde eden kalplerin o kırılgan zerafet ve nezaketini remzeden sütun koruluğunu ateşe verir Herastratos.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acımasızca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mermerleri yumuşatan, hatta eriten alın izlerini yok eder. El izlerini...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niçin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklısıra şöhret için. Güya tarihe geçmek adına. Sırf ölümsüzlük uğruna.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası kendi için. Nefisten gayrı bir kendiliği mi var, elbette sade o ham nefsi için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mabedi yakmak, kutsala hürmetsizliğin zirvesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanca. Aşka. Umuda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mabed uğruna kendini yakamadığı içindir ki mabedi yakar Herastratos.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolay olanı seçer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varlığın(ın) kokusunu almak ister. Suda olsun aksini görmek ister. Çağırdığı kadar çağırılmak ister. Tüm istediği, başka bir şey değil, bir tek sadâdır. Duymak ve duyulmak ister.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne garip bir dünya değil mi, insanoğlu varolduğunu bilmek için bile kendine hariçten bir tanık ister. Bir alâmet... bir remz... küçücük, miniminnacık bir işaret...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mazhar yoksa zuhurunun delili nedir ey talib?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin zuhurunun değil, onun....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tecelligâhsız tecellî mi olur? Mazharsız zuhur... Cemâlsiz aşk... Leylâsız Mecnûn?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya hicransız vuslât? Buraksız mirac?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * * &lt;br /&gt;İkilik olmadan aşk telâffuz edilebilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslâ!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk zâten birliğe, birlemeye aşktır. Vuslata.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce ikilik. Önce hicran ve firak. Önce zevâl.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" (Elestu bi-rabbikum)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte hicranın delili, bir ben var burada, bir de sen... sayısız sen'ler... siz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir seslenen, bir de seslenilen. Bir soru soran, bir de cevap bekleyen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte ikiliğin hası. Bir tarafta o, bir tarafta sen!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * * &lt;br /&gt;Hatırlasana ey talib, ağacın orada, ateşin yandığı yerde işittiği neydi Musa'nın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Ben... Ben ki ben...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkiliğin vurgusu bu sefer daha serttir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Ben ki ben (innî ene).... senin rabbinim (rabbuke)!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkilik olmadıkça terbiye de olmaz. Bir merbub olmadan rab, rab olmadan merbub'tan söz edilemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rab-abd diyalektiği burada başlar. Karşıtlık. Uyum ve çatışma. Çekme ve itme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkilik —ikiliğin özü gereği— ayırıcıdır. İticidir. Bir vardır ama iki tane. İki bir de birliğini korumak istediği sürece ikilik sürer. Birinin kendi birliğinden vazgeçmesi gerek. Birliğinden, yani kendinden...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * * &lt;br /&gt;Ehl-i zevk arasında dolaşan hoş bir menkabedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Münker ve Nekir Bayezid-i Bistamî'ye o yakıcı ilk soruyu sorarlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— "Rabbin kimdir?" derler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bâyezid bu suâle cevap vermeyi reddeder, ısrar ettiklerinde de der ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— "Önce ona sorun bakalım, "Kulun kimdir?" deyû. Cevap verirse ben de sizin sorunuza cevap veririm!" der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köleye "Efendin kimdir?" diye soracaklar ama köle efendisine "Kölen kimdir?" diye sormayacak, hiç olur mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kölesiz efendi, efendisiz köle, hiç düşünülebilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ikisi de birer sıfat. O hâlde düşünmeli, kim köle, kim efendi? Başka bir deyişle, kölelikle ve efendilikle muttasıf olan kim? Kimler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkilik sıfatlarda. İkilik, yani çokluk, yani kesret. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesretin özüyse hasret.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birliğe, tekliğe, çokluğu yok eden îlâc-ı yektâ'ya... aşka...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * * &lt;br /&gt;Ah hüzün!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah şu yerinden yurdundan edilmişlik duygusu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahve çekirdeği koyuluğundaki yalnızlık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çukura düşmüşlük hissi. Çamur deryasının içine...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ezildikçe, tekmelendikçe, o darbelerde olsun onun iradesinin izini bulmak... üşüdükçe, titredikçe o yıkıcı rüzgarın soğukluğundan bile olsa tanrının nefesini almak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemâlinden değil, celâlinden...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olup bitenlerin hepsinin bir oyun olduğuna inanmak... Eninde sonunda açılmış yaralarımızı o ılık anne sütüyle yıkayacağını ummak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * * &lt;br /&gt;Hatırlar mısınız bilmem, Stalker'de Bölge'yi (Zone) uçurmaktan vazgeçen bilimadamını laboratuardaki amiri (telefondaki ses) şöyle kınıyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— "Bir Herastratos bile olamadın!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umudun ocağını yıkamadın. Mabedi yani. Ayaklarının dibine düşülebilecek yegâne eşiği. Yerlebir edemedin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zavallı çocuk, kendini yakmayı beceremediği için mabedi yaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O hâlde ey talib, ümidin varsa sen de varsın, o da var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit varsa kesret var çünkü. İkilik var. Çatışma var. Hayat var. Ölüm var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya ümidin yoksa?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne çatışma var, ne yaşam, ne ölüm. Sadece o var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir tek o!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahve çekirdeği koyuluğundaki yalnızlığında!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-2993814845551219377?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/2993814845551219377/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=2993814845551219377&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2993814845551219377'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2993814845551219377'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2010/12/kahve-cekirdegi-koyulugundaki-yalnzlk.html' title='Kahve çekirdeği koyuluğundaki yalnızlık'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-1337361856869873686</id><published>2010-10-17T01:59:00.003+03:00</published><updated>2010-10-17T02:37:36.827+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bir kaç tane tane'/><title type='text'></title><content type='html'>Payımıza Sükût Düştüğünden Beridir, Kalbimizin Sesini Daha Bir Güzel Duyar Olduk...&lt;br /&gt;N.F.K  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edep,aklın tercümanıdır."herkes edebi kadar akıllı,aklı kadar şerefli,şerefi kadar Kıymetlidir... .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tenini besleyip geliştirmeye bakma, çünkü o sonunda toprağa verilecek bir kurbandır.sen gönlünü beslemeye bak.! yücelere gidecek şereflenecek olan odur...Hz Mevlana&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey Düşmanım, Sen Benim İfadem ve Hızımsın Gündüz Geceye Muhtaç, Bana da Sen Lazımsın !..&lt;br /&gt;Yazan::Necip Fazıl Kısakürek&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-1337361856869873686?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/1337361856869873686/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=1337361856869873686&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/1337361856869873686'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/1337361856869873686'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2010/10/paymza-sukut-dustugunden-beridir.html' title=''/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-2447402641439609970</id><published>2010-10-15T02:04:00.001+03:00</published><updated>2010-10-15T02:08:47.225+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hiç bir karşılaşma tesadüf değildir'/><title type='text'>Hayatta tesadüf yoktur</title><content type='html'>Hiçbir karşılaşma tesadüf değildir. Hiçbir hissediş, düşünüş, bakış, algılayış, seziş de öyle. Hatta bunların tersi de tesadüf değil. &lt;br /&gt;           Alışveriş yaptığımız market, yemek yediğimiz lokanta, su içtiğimiz çeşme, yürüdüğümüz kaldırım ve orada yanlarından birer yabancı olarak geçip gittiğimiz insanlar... Tesadüf gibi görünen karşılaşmalar, yolu sorduğumuz herhangi biri, hafifçe çarptığımız insan... Bize gülümseyen küçük bir çocuk, önümüzden aniden uçuveren kuş... &lt;br /&gt;           Gün boyu yaşadığımız en basit olay bile herhangi bir zihinsel, fiziksel, ruhsal ya da duygusal bir olayın tetikleyicisi olur. Küçük ya da büyük... &lt;br /&gt;           Bazen hiç hesapta olmayan durumların içine çekiliveririz. Hayal bile etmediğimiz olayları yaşarken buluruz kendimizi. Bir martı çığlığı, bir satıcı bağırışı, alır götürür bizi yıllarca ya da yollarca uzaklara... &lt;br /&gt;           Hem öğretmen hem de öğrenciyizdir her ilişkinin içinde. Doğduğumuz aile, gittiğimiz okullar, sıra arkadaşımız, sevgilimiz, eşimiz, çocuğumuz vs. Her ilişki, farklı bir yönümüzün aynasıdır. Ve bizler de onlar için birer aynayız. &lt;br /&gt;           Farkındalığımız yükseldikçe, durumları ve ilişkileri yaşarken, kendimizi ve yaşanılanları gözlemlemeye başlarız. Ve eğer yaşadıklarımıza yüksek idrakle bakabilmeyi başarırsak, o ilişki ya da durumu ne için yaşadığımızı kavrarız. Düğmelerimize en fazla basan insanlar, en iyi öğretmenlerimizdir. O ilişkide kurban olmadığımızı anlar, ilişkinin bize neyi öğretmeye çalıştığını kavrarsak, dersimizi alır ve yolumuza devam ederiz. Eğer bunu yapamazsak, o ilişkide ya da durum içinde tutsak olur, ya daha ağır durumlar yaşar ya da daha travmatik durumları (o dersi alıncaya, eksik yönümüzü tamamlayıncaya, kendimizi düzeltinceye kadar) tekrar takrar yaşamaya devam ederiz. &lt;br /&gt;           Bazen bazı insanların hayatına yalnızca katalizör olarak gireriz. Onların hayatlarında değiştirmesi gereken durumun düğmesine basar ve sessizce çekiliriz. Ve yüksek farkındalık içinde kalırsak, yaşanılan durumdan etkilenmeden, arkamıza bakmadan yolumuza devam ederiz. &lt;br /&gt;           Özet olarak, en büyük düşmanımız en iyi dostumuzdur aslında. Çünkü bizde en büyük değişime neden olur genellikle. Ve her karşılaşma kutsaldır. Karşımızdaki insanın tanrısallığını kabul edip o şekilde yaklaşırsak, nefreti, öfkeyi, suçluluk duygusunu, o insana karşı sorumlu olduğumuz ve o ilişkiye mahkûm olduğumuz duygusunu ve kini söküp atarız varlığımızdan. &lt;br /&gt;           Yaşadığımız her durum, tanıştığımız her insan öğretmenimizdir. Ne kadar kısa sürede öğrenirsek öğrenmemiz gerekenleri, karmamızı çözüp, iç huzuruna, mutluluğa, ideal ilişkimize ve ruhsal eşimize kavuşuruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;" Bazen hayatımıza giren öyle insanlar olur ki; onların belli amaca hizmet etmek, bize bir ders vermek, kim olduğumuzu ya da olmak istediğimizi bulmamıza yardım etmek için bizimle olduklarını yüreğimizin derinliklerinde hissederiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu insanların kim olacağını asla önceden kestiremezsiniz; belki oda arkadaşınız, komşunuz, profesörünüz, uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınız, sevgiliniz ya da belki de sadece göz göze geldiğiniz bir yabancı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her kim olursa olsun, o kader anında hayatınızın bir biçimde etkileneceğini bilirsiniz. Bazen de hayatınızda öyle olaylar yaşarsınız ki; o anda bu olaylar size korkunç, acı dolu, haksız gibi görünür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak fırtına dindikten sonra; bütün bu olayların üstesinden gelmemiş olsaydınız, asla potansiyelinizin, gücünüzün, azminizin ve yürekliliğinizin farkına varamayacağınızı anlarsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her olayın bir gerçekleşme nedeni vardır. Hiçbir şey tesadüfen, kötü ya da iyi şans nedeniyle gerçekleşmez. Hastalık, yaralanma ve deneyimsizlikler, ruhumuzun sınırlarını test eden olaylardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İster olaylar, ister hastalıklar, ister ilişkiler olsun, bu küçük testler olmasaydı hayat hiçbir yere varmayan düz ve sıkıcı bir yol gibi uzayıp giderdi. Güvenli ve rahat, ancak boş ve amaçsız...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamınızı, başarılarınızı ve düşüşlerinizi etkileyen insanlar, kimliğinizi yaratan insanlardır. Kötü deneyimler bile birilerinden öğrenilebilir. Bu dersler en zor, ancak büyük bir ihtimalle en önemli olanlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer biri sizi kırar, ihanet eder ya da üzerse, size güveni ve kalbinizi açtığınız birine karşı dikkatli olmayı öğrettikleri için onları AFFEDIN.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer biri sizi severse, siz de bunun karşılığında onu KOŞULSUZ sevin; sadece onlar sizi sevdiği için değil, size sevmeyi ve onlar olmadan göremeyeceğiniz ya da hissedemeyeceğiniz şeylere kalbinizi ve gözlerinizi açmanızı öğrettikleri için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her günün tadını çıkarın. Her anın değerini bilin ve belki de tekrar yaşayamayacağınız bu andan alabileceğiniz en fazla şeyi almaya bakın.SİMDİ'nin Gucunu iliklerinize çekin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce hiç konuşmadığınız insanlarla konuşun, ONLARI DİNLEYİN,   YARGILAMAYIN ve gözünüzü zirveye dikin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başınızı DİK tutun, çünkü bunun için her türlü hakkınız var. Kendinize büyük bir insan olduğunuzu tekrarlayın ve kendinize İNANIN. Eğer kendinize&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;inanmazsanız, hiç kimse size inanmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatınızı nasıl istiyorsanız öyle şekillendirebilirsiniz. Kendi özgün yaşamınızı yaratın, dışarı çıkın ve onu yaşayın!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyunun kurallari şudur: " Bilmek, kabullenmek, bağışlamak, dengelemek ve kendini sevgiyle acmak" OYUN BİTTİĞİNDE ŞAH VE PİYON AYNI KUTUYA KONULUR...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet dostlarım, oyun bittiğinde hepimiz BİR olup aynı yere gideceğiz öyle değil mi? Bize faydası olmayan geçmişde takılıp kalmanın bize hiç bir faydası yok.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;ŞİMDİ HAFİFİM,ŞİMDİ UÇUYORUM,&lt;br /&gt;ŞİMDİ KENDİMİ ........&lt;br /&gt;KENDİ ALTIMDA GÖRÜYORUM &lt;br /&gt;MEĞERSE;MUTLULUK.. KADER DEĞİL SEÇENEĞİMİZMİŞ!!!&lt;br /&gt; SEVGİYLE,HOŞÇA ve DOSTÇA kalın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-2447402641439609970?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/2447402641439609970/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=2447402641439609970&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2447402641439609970'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2447402641439609970'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2010/10/hayatta-tesaduf-yoktur.html' title='Hayatta tesadüf yoktur'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-2381683205979579997</id><published>2010-10-11T18:51:00.000+03:00</published><updated>2010-10-11T18:53:00.704+03:00</updated><title type='text'>Mevlananın hanımı sorar?</title><content type='html'>Birgün Mevlana eve girer ve hanımı ona sorar; bu kadar aşıksın Mevlaya şükürler olsun bu aşkı yaşayıp yaşatana peki bana ne kadar aşıksın der; &lt;br /&gt;Mevlana hanımına şöyle der; &lt;br /&gt;Sen benim;Yaradan’dan ötürü yaradıLanı sevişim,Bir adım geLene on adım gidişimsin...Ve herkesi oLduğu gibi kabuL edişimsin...Sen benim;Bugünüme şükür ve... yarınıma dua edişim,AzLa yetinişim, çoğa göz dikmeyişimsin,Ve kapanmayan avuç içimsin...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-2381683205979579997?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/2381683205979579997/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=2381683205979579997&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2381683205979579997'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2381683205979579997'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2010/10/mevlanann-hanm-sorar.html' title='Mevlananın hanımı sorar?'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-3557468314419311732</id><published>2010-10-11T16:11:00.007+03:00</published><updated>2010-12-21T00:45:21.784+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gönlüme düşenler'/><title type='text'>LÂYEMUT DUYGULARIN ÖLÜMLE YÜZLEŞMESİ</title><content type='html'>Eylül 29'da,bir aile büyüğümüz,babam gibi sevdiğim eşimin babası,sevgili kaimpederim rahmet-i rahmana kavuştu.Mekan-ı cennet olsun.Arkasında hüzünler,acılar bırakarak dünya yaşamını geride bıraktı.O hayatın mebde'sine,mukaddemesine başladı.Biz ölümün siyah peçesinde takılı kaldık.O peçeyi sıyırdı.Ölümün güzel yüzünü temaşa eyliyor.Biz arkada kalanlar yalan dünyanın yalanları ile avunaduralım.O hakikat alemi ile yüzleşti bile.Eşyanın hadiselerin batınına indi.Biz zahirindeyiz daha.Ölüm yada mevt hep soğuk hep cansız bir cümledir bize carpıp gelen.Ölüm'de mekanı terkediş,vücudu terkediş,sevdiklerini,dünyayı terkedişler iç içe geçmiştir.Bu firaklar silsilesi dünya ehline hüzün davetiyesi çıkarır.Başka bir  menzile gitmek için bulunduğun mekanı terketmek zorunluluğu vardır.Üstadımız ne güzelde benzetme yapmıştır.İstanbula gitmek gibi demiştir ölüme.Burada arkada bıraktıkların için, geçiçi bir hüzün sonrası vuslat.Dünya içi ayrılıklarda ruh ve cisim birlikte seyehat eder.Dünyanın dışına yapılan yolculukta ise,dünya  hayatı için gerekli levâzımat burada bırakılır.Ceset madde ötesi alem için gerekli  bir libas değildir.Dünya okulundan mezun olan formasını çıkarır ve gider.İşte bu gidiş,insanı sarsar.Sıradanlığı bozan,alışılmışlığı bozan bu yolculuk şekli insanoğlunun geçiçi fani bir mekanda olduğu,mülahazasını çağrıştırır.Bu çağrışımlara dünyevileşen ruh hiçde hazır değildir.Şimdi sırası değildir.Daha çok zamanı vardır.Nereden çıkagelmiştir bu karapeçeli ölüm.Ölümün siyahında gizem ve sırlar vardır.Peçesinin sıyrılmasını heyecanla bekleyen güzel bir dilberdir ölüm.İnsan ölmeden peçenin ardındaki güzeli keşfetmişse,herdem ölüm onun ağzında manzum bir şiire  dönüşmüşse,vuslat terennümleri mırıldanıyorsa dudağı.Aşıkların kavuşması ölüm şarabını içmekle olabilecekse,buyursun sefa gelsin ölüm.Ölüm o Aşığın düğün gecesidir  vuslat anıdır.Gizemli ve sırlı şeyler her zaman insanoğlunun merakını tahrik edegelmiştir.Ölüme katılan  gizem merakı tahrik etsin  diyedir.Ölmeden merak edilsin bu ölüm neden var?niye herkesin başında?benden ne ister sorulsun diye sırlıdır.Erkekçesine onun soğuk yüzüne bakıp,insanoğluna verdiği derin ve sırlı mesajı alğılayabilmek tüm mesele bu olsa gerek.Bu sırlı mesajı vahyi semavi ile beslenmeyen akıl ve ruhun doğru algılayabilmesi,nerede ise imkansızdır.Ahirzamanda dünyevileşen,kendini layemutane gören,derin gaflet katmanları altında gayesine yabancı,bohemce dünya oyuncakları ile avunan ruhlar silsilesinin, ölümdeki o derin manayı keşfetmeside çok  zor olsa gerek.  &lt;br /&gt;Modern insanın bu ince mevzuuları konuşacak ne mesaisi,nede vakti vardır.Çünkü hep başkaları ölür.Cami avlusuna bırakılan çelenkler,başınsağolsunlar(oda nedemekse yakınım öldü benim başımsağ.Ölünün başında,iş,para,güncel hayat muhabbetlerine devam.Nereye kadar.Uzak gördüğü ölüm ona gelip,çarpana kadar.Ağzına almaktan korkar,kelimesi bile uğursuzluktur,onun için.Ama ''neylersin ölüm herkesin başında.Bir namazlık saltanatın var musalla taşında'' dememişmidir şair.Malesef ki asrın mariz hastalığı ''gerçeğinden kaçmak''.&lt;br /&gt;Psikolojinin bile,tanıyı koyup ilacı bulmakta,zorlandığı günümüz insanının temel sorunu özünden gerçeğinden uzak yaşamak.Bediüzzaman insanların en büyük acısı olan ölümle insanları ,mükemmel yüzleştirme yöntemlerini risale-i nurlarda sunmuştur.Asrın manevi psikologu  hastalığı keşfetmiş ilaçı vahyi semavi,yörüngeli sunmuştur.Mesele derde deva olan doğru ilacı bulabilmek.Nefsin derece-i hayatındaki yaşam tabakasında,deva aramak ağma gözlerin,el yordamı ile eline geleni deva diye ruha içirmesinden başka bişi olamaz.&lt;br /&gt;Kalbin ve ruhun derece-i hayatına çıkabilmek,yaşamımızdaki en öncelikli hedefimiz olmalı.Bu hayat tabakasında yaşam kolay,ölüm suhuletli bir geçiş kapısı,firaklar bekaya kalbolan ebedi birliktelikler.Ölümün verdiği,zahiri sızılar ruha içirilen şifalı şerbetlere dönüşür.Ve niyahayetinde,gitmek istemesende gitme vakti geldiğinde,ölüm kapını çaldığında ,kalbin ve ruhun derece-i hayat tabakasında yaşayana ölüm bir arkadaş gibi,bir yoldaş bir dost gibi gelir, takar koluna arş-ı âlâya doğru pervaz ederek,kanat çırparak meczup mevleviler gibi döne döne huzuru rahmana doğru yolculuğun kutlu yolcusuna yoldaşlığını yapar.Cûşu huruş ile kendinden geçirir,sevgilinin kollarına teslim eder.Görevi bittiğinde,kemal-i mahfiyetle yeni bir aşığı,maşuku ile buluşturma yolunda,yoluna devam eder,gider.&lt;br /&gt;S.UYGUR&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-3557468314419311732?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/3557468314419311732/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=3557468314419311732&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/3557468314419311732'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/3557468314419311732'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2010/10/olumun-ince-sizisi.html' title='LÂYEMUT DUYGULARIN ÖLÜMLE YÜZLEŞMESİ'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-2203943011463149197</id><published>2010-05-11T23:51:00.000+03:00</published><updated>2010-05-11T23:52:22.737+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HAKİKAT SÜRPRİZ YAPMAYI SEVER'/><title type='text'></title><content type='html'>HAKİKAT SÜRPRİZ YAPMAYI SEVER &lt;br /&gt;Mona İslam   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnsanın vatanı kulluğudur, o ne zaman kulluğundan gaflet ederse o zaman gurbette olur.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn-i Arabi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SABIR HAKİKATİNİ bilmek de, onu hulk* edinmek de, büyük işlerdendir. Sabredene ilk lazım olan şey umuttur. Umudu olmayanın sabrı da olmaz. Nasıl olsun ki, bir insan hiç hall-ü fasl edilmeyeceğine inandığı bir derde nasıl tahammül etsin? Dert onu ezer geçer. Ezilip geçilen yerde sabırdan söz edilemez. Sabır bir kıyamdır. Ayakta duruştur. Dizleri titrese de pes etmeme, oturmama, yığılıp kalmama azmi göstermektir. Sabır, Kayyum olana itimad etmektir. Haller ne denli değişirse değişsin sabit olana güvenmektir. Değişmez olana, sağlam kulba tutunmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ehl-i imanın her şeyi tükense de umudu tükenmez, öyleyse her koşulda sabır mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabır daima duaya mukarenet eder. Dua ve sabır iktiran ile bulunurlar. Hep aynı anda, peşpeşe, birbiri içinde, biri olmadan diğeri olmayan ikiz kardeşlerdir. Bunun için ayette bizden “Sabır ve salat ile yardım istememiz” (Bakara 153) talep edilir. Duanın sabra eşlik etmesi, halden hoşnut olunmadığının göstergesidir. Yanlış anlaşılmasın, hale razı olmadığının değil, hoşnut olmadığının emaresi. Razı olmak kabul etmeyi içerir, ama hoşnutluğu içermez. Zira insan cemalden hoşnut olacak, celale ise ancak razı olacak fıtratta yaratılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Füsus müellifi bu hususta ‘kadere rıza’ anlamında dua etmeksizin dişini sıkan yaklaşımları eleştirir. Allah duasız sabrı değil, dualı sabrı ister. Aksi insanın muhtaç olmayışı gibi bir vehmi doğurur. Oysa bu hiçbir zaman mümkün değildir. İnsan daimi fakr sahibidir, şifaya, halâsa, ferâha daima muhtaçtır. Bu yüzden bela ve musibetten hoşnut olunmaz, yardımdan hoşnut olunur. Mümin celalden cemale sığınır. Hallerin değişimi daima bir isimden bir isme doğrudur. Hep Allah’ta seyredilir ancak, isimlerin kiminin kimine kıdemi vardır. Bu yüzden dilenecek şey, Onun azabından rahmetine seyretmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada rıza gibi tatmin oluş da (nefs-i mutmainne) yanlış anlaşılmaktadır. Tatmin olmuş insan, elinde olandan başka bir şey istemeyen insan değildir. Bu sonsuz için yaratılmış ruhun yapısına terstir. Ancak nefs-i mutmainne, “Bu dünyada, bu koşullarda, bundan iyisi can sağlığı” diyebilen nefistir. Dua etmeyen, istemeyen, arzu etmeyen, meyl etmeyen değil. İnsan, Allah katından her hayra had safhada muhtaçtır. İstememesi düşünülemez. Tatmin oluş ve rıza, olsa olsa verili olana kanaat etmek, koşullara uyum sağlamaktır. İnsan bunu yapabilir, çünkü o evrendeki en kolay uyum sağlayan varlıktır. Ünsiyet, insan adında, mayasında içkindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabır deyince Eyyub(as)’ı anmamak mümkün mü? İbn-i Arabi Eyyub Fassı’nda sabrı duasız yapanları eleştirir. Onlar, razı olma durumunun, duayla çeliştiğini sananlardır. Oysa dert insana dua için gönderilmiştir. Duayı edinceye kadar da gitmeyecektir. Bazen duanın müddeti bir andır, bazen bir ömür. Ama her dua müddetlidir, zira ömür ‘sayılı gün’dür. Şeyh bu konuda Eyyub peygamberi örnek gösterir. Hatta onun ilkin duasız sabr edişini, sonunda dua ettiğinde de hastalığının inayetle gidişini, hastalıktan maksadın dua olduğuna ispat için anlatır. Bize “keşke” dedirtir, “Keşke daha evvel dua etseymiş”. Bizi “Tuzumu Allah’tan isterim, ayakkabı bağım kaybolsa Allah’tan isterim” diyen Kemal Sahibinin(sav) ayakları dibine getirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Füsus anlatısında Hz. Adem’den itibaren bütün peygamberler insanlığın da seyr-i sülûkunda gelinen merhalelere işaret ederler. Hz. Adem’den Efendimiz’e dek bir nebevi akış vardır. Akışın, hareketin olduğu her durum, bir kemale doğru olduğundan, bila tereddüt önceki aşamaların kemalden uzak oldukları, eksik olduklarını gösterir. Bu ‘Hakikatin hatırı âlidir, başka hatıra bakılmaz’ diyenlerin suhuletle anlayacakları bir meseledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan devayı gökte ararken yerde bulabilir. Bunun tersi ise, ‘leğende ayı seyreden adam’ın halidir. İlk durumda adam, gökteki aya bakmaktan burnunun ucundaki ışığı göremez haldedir. İkincisinde ise leğendeki görüntüden asla başını çeviremez halde. İlk adama öğüt, yanıbaşındakine bakmasını söylemekle, ikincisine ise başını kaldırıp göğe bakmasını söylemekle verilir. Teşbihte ifrat edene tenzih, tenzihte ifrat edene teşbih öğütlemek lazımdır. Hakikat-i Muhammediye’nin icabı budur. O gecede gündüze, gündüzde geceye çağırandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen insan arayıp durduğu şeyin biteviye yanından geçer, yazık ki onu fark etmez. Çünkü her ne kadar onu aramaya çıktıysa da, bulmaya hazır değildir. Bu yüzden Eyyub Peygamber’e “Topuğunu yere vur” denilir. Aradığı ayağının altındadır. Su ilme işarettir. O ilimle Eyyub(as) tamamlanır. Eksiklik kemale avdet eder. Suyla yıkanmak kemale erişmeyi gösterir. Eyyub Peygamber ne zaman ki, sabra duayı eklemiştir, o zaman eksik itmam olmuş, kemale ermiştir. Kamilin marazı olmaz. Maraz, ruhi olsun bedeni olsun bir sıkıntı, bir eza olarak algılanıyorsa, eksikliğe işarettir. Farz edelim bir kamilin bir görünür marazı var. O hiç şüphesiz bize görünendir. Bizim gözümüze hastalık gibi gelir. O kamile ise vız gelir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan afakta hakikati ararken, yanıbaşında da olsa hakikati tanımayabilir. Ona göre hakikat öyle âlidir ki yere inmez. Bedenlenmez. Tecellide görülmez. Suretlere bürünmez. Tenzih ehlinin kulakları çınlasın. O sofra kurar Musa gibi, Rabbini bekler. Gelen dilenciyi de kapısından kovar. Artık bekler de bekler. Rabbi gelmemiş midir? Haşa! Rab ‘geleceğim’ dediyse gelir. Rabb dilencinin tecelligahında sofrasına gelmiştir. Ama ehl-i tenzih bunu bilmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar ateşin göğe yükselişine bakarak ‘yüce alemlere çıkmak istiyor’ diyen filozoflar gibidirler. Filozof aklıyla hareket edendir, aklın işi ise tenzihtir. Onlar yukarıya çıkmak ister, göklere hayrandır. Oysa Allah secde edene yakındır, toprağa. İnsan en çok da toprağa düşünce, ölünce yükselir. Ölüm külli bir secdedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi de var ki, kovaya başını sokacak kadar surete aldanır. Suret avuçlanmakla hakikat ele geçirilemez. Hakikat size dilerse gelir, dilediği surette gelir, dilediği dilde gelir. Siz seçemezsiniz, hakikat sizi seçer. Şayet o lütfa mazhar olduysanız, onu “Benim beklediğim bu değildi” diyerek, değişken suretlerin içlerinde tecelli eden Vahid’i görmeyerek, gücendirmeyin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu sabır ve salat ile bekleyin, gelmemesi düşünülemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl gelir? O bilinmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakikat sürpriz yapmayı, hayrete düşürmeyi, ağzı açık bırakmayı sever.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Hulk: Ahlakın tekili&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   10/05/2010 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2009 karakalem.net, Mona İslam&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-2203943011463149197?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/2203943011463149197/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=2203943011463149197&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2203943011463149197'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2203943011463149197'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2010/05/hakikat-surpriz-yapmayi-sever-mona.html' title=''/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-6038880680251029654</id><published>2010-04-25T03:29:00.001+03:00</published><updated>2010-04-25T03:29:58.854+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İnsan Karşıtı Modern Hayat'/><title type='text'>İnsan Karşıtı Modern Hayat</title><content type='html'>İnsan Karşıtı Modern Hayat &lt;br /&gt;Mona İslam   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İNSANI İNSAN yapan değerler vardır. Onlar olmaksızın insan diye bir varlıktan söz edemeyiz, yahut sözünü ettiğimiz şey insan olmaz, başka bir varlık kategorisi olur. Bunlar insanın zâti özellikleridir. Kimliğini belirler, sabiteleridir, olmazsa olmazlarıdır. Yokluğu düşünülemeyecek ya da yokluğuna dayanılamayacak olanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan hüzün sahibidir. İnsanın hüznü, varoluşunda içkindir. Afaki bir sebep olmasa dahi insan hüzünlenebilir. Hüzün Rabbin insanda onu kemale sevk eden bir tecellisidir. İç dünyası ile uyuşmayan dış dünya insanı mahzun eder. İnsan hüznü bazen gidermeyi becerebilir,bazen de beceremez. Ama hüzün daima oradadır, ve insanı kemale eriştirene dek hiçbir yere gitmeyecektir. Bu dünyada hüznün bir işi vardır. İnsanda hüznün bir görevi vardır. Hüznün görevi insanı tamamlamaktır, kemale sevk etmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern hayat, insanı hüzünden uzak tutmak için kurgulanmıştır. Ona hüzünlenmesin diye ilaçlar yutturur. Bu hayat biçiminde hüzün sahipleri dışlanır, iç karartıcı bulunur. Hüzün veriyor diye mezarlıklar bile şehirden kovulur. Ölümü anmak yasaklanır, ağlamak ayıplanır. Oysa ki, insan hüznü uzaklaştırdıkça, kemalden de uzaklaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan, meselesi olan bir varlıktır. Bir meselesi olan, bir problemi bulunan, dert sahibi. Ona, varoluşa dair sahici dertler vermezseniz, o mutlaka dert edinecek başka birşeyler bulur. Yapısı, felsefî ve metafizik düşünceye, soru sormaya, düğüm çözmeye elverişlidir. Siz onun yapısal düğümlerini gözden uzaklaştırırsanız, o da kendisine plastik düğümler bulur. Dert sahibi olmak insanın içindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern hayat, insanın meselesi olmaksızın var olamayacağını bilir. O zaman, ona bir dünya mesele verir. İnsan, hayatın, ölümün, varlığın meseleleriyle uğraşmaktansa, dünya meseleleriyle uğraşır, derd-i maişete düşer, küçük işlerin adamı olur. Detaylarla uğraşmaktan, ana deseni göremez hale gelir. Zaten amaç da budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan vicdan sahibidir. Onun adalet ve hakkaniyet duygusu olmaksızın yaşamayı sürdürmesi mümkün değildir. Vicdanı bunu ona imkansız kılar. O mutlaka adaletin tecellisini görmek ister, hak yerini bulsun bekler. Bunun için gerekirse canını bile feda eder. Zira bilir ki, adalet için canını feda etmeyenler, aslında ruhlarını feda etmişlerdir. Bedel, ruhunu vermekse, can vermek ucuz gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa dünya hayatı vicdanları uyutmak, susturmak, eğlendirip oyalamak, gerekirse korkutup bastırmak üzere kuruludur. Modern dünya, adalet tesis eden değil, hesap yapan insan ister. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan merhamet ve muhabbet sahibidir. O, başta hemcinsleri olmak üzere, evrende ne varsa sever. Kim aciz duruma düşse, merhamet eder. Kim fakra düçar olsa, diğergâmlık göstermek ister. Öyle rahat eder, öyle huzura erer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa modern hayat ona ‘enai’ der, fırsatları değerlendiremeyen, ezik, başarısız insan damgası vurur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan düşünen varlıktır. Düşünmeden edemez. Kendine dair, hayata dair, evrene dair, yaratılışa dair, sebeplere dair, gayba dair düşünür insan. Yaratıcıyı düşünür bir de… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern hayat ona düşünmemeyi öğretir. Biteviye gaflet enjekte eder. Oyuncaklar bulur, işler icad eder, zorunluluklar kılar, köleleştirir. Beş dakika bile kendi kendisiyle kalmasına izin vermez, düşüncelere dalmasına müsaade etmez. Modern hayat düşünen insanı sevmez…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern hayatın insanın zâti özelliklerine bu derece karşı olması, karşıtlıkta kalmayıp düşmanca tavır takınması, muaraza etmesi, savaş açması, onun varoluşuna savaş açması değil midir? Modern hayat insana düşman değil midir? Hepsinden öte onu zâtı itibariyle değersiz ve iki yokluk arasında debelenen bir varlık addetmez mi? Bir yeme, çiftleşme, kavga etme, uyuma ve ölme dairesini, ona hayat olarak layık görmez mi? Zâtında alabildiğine hissettirdiği değersizlik duygusunu, ona oyuncaklar satarak, ve “ancak onlarla değer kazanabilirsin” diye durmadan kulağına fısıldayarak istismar etmez mi? Üzerinden geçinmez mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern hayat, insanı zerre kadar umursamaz. Hatta tek amacı insanı tahrip etmek, tefessüh ettirmektir. İnsanın değer bulmasını istemez, beka bulmasından ölesiye korkar. Ona kokuşmuş çamur diye bakar. Zülüm ve cehaleti layık görür, aşağılar. Allah’tan uzaklaştırır, kendine taptırır. Bu size kimi hatırlatıyor? Tanıdık birini değil mi? Allah’ın bize etraflıca tarif ettiği birini. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanıdık, çünkü modern hayat şeytanın ta kendisidir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimin krallığında yaşadığınıza, kime biat ettiğinize dikkat edin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern hayat, şeytan krallığının seçkin bir örneğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   22/04/2010 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2009 karakalem.net, Mona İslam&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-6038880680251029654?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/6038880680251029654/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=6038880680251029654&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/6038880680251029654'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/6038880680251029654'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2010/04/insan-karst-modern-hayat.html' title='İnsan Karşıtı Modern Hayat'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-5163039257560301880</id><published>2010-04-25T03:17:00.001+03:00</published><updated>2010-04-25T03:17:53.823+03:00</updated><title type='text'>Said Nursî, Cübbeli, İslamoğlu… Nasıl yani?</title><content type='html'>Said Nursî, Cübbeli, İslamoğlu… Nasıl yani? &lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cübbeli Hocamızın Mustafa İslamoğlu hakkındaki görüşleri aşikar, sizin de Mustafa hoca ile olan diyalogunuzu biliyoruz. Velhasıl, Cübbeli Hocanın dediklerine inanıyorum, Kuran ve Hadis referans göstererek açıklamalar yapıyor. M. İslamoglu ile neden ilişkinizi kesmiyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BU SORUYU daha önce sorulmuş/bundan sonra da sorulacak yüzlerce sorunun örneği olduğu için sizinle sansürsüz paylaşıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür soruları gündemimiz oluyorsa, hele de uzaktan gelmiş bir “ağabey”i, “konferans yorgunu” bir “hoca”yı bir kenara çekip soracak kadar gündemimiz oluyorsa, geriye dönüp bir düşünelim, aynaya bakıp kendimizle bir yüzleşelim. Hele de Kur’ân’ı anlama/anlatma/yaşama yolunda bunca yolda kalmışlığımız ortadayken, Kur’ân’ı anlamada bize yol açan, yeni bakışlar kazandıran büyüklerimizi meşgul, mahzun edecek ve yoracak bir öncelikle yürüyorsak, körlüğümüzü, aymazlığımızı bir kez daha görelim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam’ı öğrenmek için değil, Kur’ân’la tanışmak için hiç değil, nefsiyle yüzleşmek için asla değil ama “reyting kapmak” ve para kazanmak için, dilerlerse kıyafetiyle ve hatta ünvanıyla karikatürize edebilecekleri bir hocamızı programlarına çağıranların tam da planladığı, tam da hesap ettiği artçı reytinglerin fay kırığında yürüdüğünüzün farkında değil misiniz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Beriki hoca öteki hocaya böyle söylemiş” diye Hucûrat’ı ihlal eden “hafıze” kardeşler, “muttaki” ağabeyler, bir hocanın verdiği fetva ile, bir başkasının fısıldadığı dedikodu ile o güzelim aklını, o kıymetli zamanını maç fanatikleri gibi orada burada “malayaniyat”a harcayan “sofu” kardeşler, siz beriki hoca kadar seher zikri yaptınız mı, öteki hoca kadar bir ayet karşısında alın teri, akıl teri döktünüz mü? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömrümüz çok mu uzun da, onun en önemli anlarını tasarlanmış “dedikodu tezgahları’na “ateş”li laflar taşımak için harcıyoruz? İlmi çok hocamız var da sırf birini “cübbeli” diye, dili sürçtü diye harcamaya kalkıyoruz? Elimizde öyle çok, öyle çok emek verilmiş bir sürü meal mi var da “İslamoğlu’nun meali”ni boykot etmeye kalkıyoruz? (Okuduğumuz meal, Kur’ân’ın mealidir; ayetleri anlatır, anlaşılır kılar; Mustafa İslamoğlu’nun sözlerinin meali değil ki! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu ya da bu bir meal okuduğumuzda Kur’ân’ı anlama yolunda yürürüz; şu ya da bu mealciyi yüceltmeyiz ki… Yoksa öbür türlü okuyanlar ve dahi yazanlar mı var?)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem sonra biz nefsimizle cedelleşmeyi, şeytanımızla çekişmeyi bitirdik de, beriki hocayı öteki hocayla çekiştiremeye ve tokuşturmaya vaktimiz ve mecalimiz mi kaldı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Said Nursî’yi “gayri müslimlerin ‘İslam fıtratıyla doğmuş’ çocuklarına ve dahi yetişkin de olsa mazlum ve mahzun öldürülen masumlarına şefkatle bakışını çok görenler, aslında “Allah’ın rahmeti”ni ceplerinde saklamak gibi, şefkat-i İlahi’yi taraftarlıklar arasında ezmek gibi ağır bir suç işlerler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada öncelenmesi gereken Said Nursî’den ve/ya talebelerinden özür dilemek değil. Kendi bakışımızdaki “özrü” fark etmektir. O satırlar bütün gerçekliğiyle ortada dururken, o satırların yazarının kalbine taşıdığı/kalbinden taşırdığı o merhamete “bizim de kalbimiz niye değmiyor?” demek varken, çok “sayılan” Bediüzzaman’ın “rahle-i tedrisi”ne diz çöküp oturmak varken, kendi bildiğini okumaya devam etmek, canlı satırları “metruk” ve “mehcur” eyleyip arkasına dönü gitmek, yetersizliktir, duyarsızlıktır, biganeliktir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalbimizi bu hakikatlere açmaksızın, “sen özür dile!” “ben özrü kabul edeyim!” maçında her iki taraf da kaybetmiştir. Özür dilenmesi gereken Said Nursî değil, kendi kalbimizdir, insanlıktır, insanlık adına yüklendiğimiz “alemlere rahmet”-“müslümanlara rahmet” değil-Peygamberin mirasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence "imanına şahit" olduğumuz kimseyle ilişki kesmek, hele de Cübbeli ya da cübbesiz bir hoca dedi diye ilişki kesmek bir mümine yakışmaz, hele hele bir Nur talebesinin bir Nur talebesine Cübbeli böyle diyor M. İslamoğlu ile ilişkini kes demesi hiç yakışık almaz. (Nerede en fazla on beş gün aklımızda kalan İhlas Risalesi, nerede muhabbete muhabbeti, adavete adaveti emreden Uhuvvet Risalesi…) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstad'ın Cübbeli Hocamızın sözleriyle düzelecek bir hatırası, bir imajı yoktur; Üstad bir başkasının sözleriyle de karalanmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kaç olumsuz görüşü, hele de duydum dediği görüşü, cevaptan ne anlayacağı bilinmeyen, soruyu sorma sebebi de fitne çıkarmak olan kişilere söylemek, söyleyenin sorunudur. Benim sorunum değil, Üstad’ın sorunu hiç değil..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   20/04/2010 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2009 karakalem.net, Senai Demirci&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-5163039257560301880?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/5163039257560301880/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=5163039257560301880&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/5163039257560301880'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/5163039257560301880'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2010/04/said-nursi-cubbeli-islamoglu-nasl-yani.html' title='Said Nursî, Cübbeli, İslamoğlu… Nasıl yani?'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-3891890365365270887</id><published>2010-04-25T03:05:00.000+03:00</published><updated>2010-04-25T03:07:01.630+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Küçük küçük notlar…'/><title type='text'>Küçük küçük notlar…</title><content type='html'>Küçük küçük notlar… &lt;br /&gt;Mona İslam   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GÜZEL BİR BAHÇEDEYİM, güneş parlıyor, toprak yağmur sonrası ne güzel de kokuyor. Çiçekler gülümsüyor. Sabah saatleri, hayat yeni yeni güzellik uykusundan uyanıyor. Ancak bir şey eksik. O yok. Hüzün çöküyor içime. “Keşke burada olsaydı” diyorum. Elim telefona uzanıyor. Onu toplantılarında rahatsız etmek istemiyorum, hem arayamayacağım kadar da uzak bana. Bir şey olsa çağıramayacağım kadar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne demeli insan şimdi? O yoksa tüm bu güzelliklerin anlamı yok mu? Hayat ışığı sönmeli mi gözlerimde? Gülümsememeli miyim çiçeklere? O herşeyim mi? Hayır. Ama o çok şeyim. Ne ‘onsuz da olur, keyifle tenezzüh edilir, keyifle yaşanır’ diyebilirim, ne de ‘onsuz büsbütün keyfim yok, hiçbirşey tat vermiyor’ diyebilirim. Hayatta her hak sahibine hakkını vermek gerek. Sanırım en doğrusu, ‘onsuz birşeyler eksik’ demek olacak. Biraz buruk, biraz mahzun. Büyük birşeyler, ama herşey değil. ‘Hiçbir şey onun ruhunun bıraktığı boşluğu , onun ehadiyet tecellisi tek ve yekta yerini dolduramaz, ama bir şey onun taşıdığı tecelliyi bir benzeri ile vahidiyet makamında bana ulaştırabilir. Güzelliğini, rahmetini, sıcaklığını, bilgeliğini, keremini. Allah dilediğini seçer, şimdi ondan tecelli etmeyi dilemedi, başka bir yerde tecelligâhını açtı’ diyorum. Hüznü soluma neşeyi sağıma alarak, günün içinde beni bekleyenlerle buluşmak için gidiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatı neşe içinde gizli hüzün, hüzün içinde gizli neşe ile yaşıyorum. Kah birine kah diğerine salınıyorum. Hüzün ve neşe, biri olmadan diğeri olmayan iki melek gibi. Biri daima diğerinin içinde gizli…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O şimdi burda yok. Şimdilik yok. O gelecek, bir gün. ‘Külli âtin karib’, her gelecek yakındır. Ölerek değil, yaşayarak bekliyorum. Ama yine de bekliyorum ‘Özlemek de sevmeye dahildir’ diyerek. Anımı yaşarken, geçmişi ve geleceği de beraberimde taşımayı ihmal etmemeye özen göstererek. Hayatın tüm parçalarına bildiğim en üstün duyguyu, vefayı göstererek anları yanımda taşıyorum. Yakındakine bakarken uzaktakini unutmadan, zahire bakarken batını es geçmeden dokunmak istiyorum hayata.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat deyince hayatın aslını, kaynağını, başlangıcını ve sonunu, cenneti düşlüyorum. Cennet hem evvelde hem ahirde, hem zahirde gözümün önünde, hem batında kalbimin içinde. Numunesi bu kasrın bahçesinde. ‘Cennet de olsa insanın sevdikleri yanında olmaksızın eksik’ diye iç geçiriyorum. Arkadaşıma telefon edip ona gördüğüm manzarayı betimliyorum. Duygular, paylaşılmak istiyorlar. Güzellik, hasisçe saklanabilecek bir şey değil. Belki benim nazarımda öyle. Arkadaşıma “cennet” diyorum “içinde tek bir sevdiğim olmasa eksik” yine güzel, ama eksikken cennet manasını taşımıyor, ‘cennet’ demek, eksiksiz demek, kusursuz demek, tastamam demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*******&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes her hali kendi kadar yaşar. Siz bencil biriyseniz sizin arkadaşlıklarınız da, ticaretiniz de, aşkınız da, şefkatiniz de bencildir. Hep hesap yaparsınız. Siz fedakar ve cömert biriyseniz, tostunuzu kediye verirken de, tebessümünüzü apartman görevlisine sunarken de, selamınızı yolda karşılaştıklarınıza çakarken de cömert olursunuz. Evinize davet ettiklerinizle de, hayatın içinde karşılaştıklarınızla da anın gerektirdiği, halin mucibi bir diğergâmlıkla muhatap olursunuz. Haller değişirken insan o hallerin içinde kendi olarak var olmaya devam eder. Kendiniz sabit noktanızdır, haller ise değişken. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden ‘şu kütlede bir taşı şu yükseklikten bırakınca şu hızda düşer’ gibi bir hesaplamayı, ‘şu insana şu kadar zaman verirsem şu meseleyi anlar, yahut şu hissi gider’ şeklinde teşmil edemezsiniz. Pozitif bilimin yasaları, insana gelince işlemez. Sebebi, insanın, dünyada yaşamakla beraber, tümüyle dünyalı olmayışıdır. Yüz kişinin hayat öyküsünü dinleseniz de, insanlar hakkında bu yüz kişinin örnekleminden yola çıkarak bir külli kaideye varamazsınız. Üstelik bir zaman diliminde yaşayan insanlar size insanın duyguları hakkında hakikati tastamam vermeyebilirler, kim bilir belki onlara duyguları aşındıran bir zaman rüzgarı vurmuştur. ‘Tüm zamanlarda insanlar böyle miydiler?’ diye düşünmeksizin bir meselenin künhü bilinemez. Üstelik aynı zaman diliminde yaşamış tüm insanlara ‘o zamanın ruhu da değmiştir’ de denilemez. Çelişkili görünse de gerçek, kimi ashab-ı kehf gibi korunmuş da olabilir. Bilgiye yaklaşabilirsiniz, ama matematiksel bir kesinliğe varamazsınız. Zira tavşanlar için külli kaideler söylenebilse bile, insanlar için söylenemez. En azından tümevarımla söylenemez. Zira bir insan tavşana benzerse, diğeri kediye benzer. Her insan, bir diğerinden bir nev kadar farklıdır. Bu yüzden bir toplama işlemi yapamaz, istatistik hesabı tutturamazsınız. Ayşe’yi tanımak size Fatma hakkında bilgi vermez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Erkekler şöyledir, kadınlar’ böyledir. ‘Aşk şöyledir, hayat böyledir’ denilemez. Bu husustaki tanımlar insanlar adedince çoktur. Öyle olmalıdır. Hatta bir insanın ömrünün her evresi için farklı tanımlamalar yapılabilmesi dahi kabildir. İnsan böylesine zengin içerikte, böylesine fakir ilimde bir varlık…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bizim insanı bilmek gibi de bir derdimiz var. Öyleyse ne yapabiliriz? İnsan ancak tümden gelimle bilinebilir bir varlıktır. Allah’ın Adem’e has dairesinde verdiği eğitimden ve ona isimleri öğretişinden beri bu böyledir. Her insan bir alemdir, bir gizemdir. Onu ancak Rabbi bilebilir, Rabbin bildirmesi ile o tanınabilir.(Bir paradoks daha: Rabbi bilmek insanı bilmekten geçtiği gibi, insanı bilmek de Rabbi bilmekten geçiyor) Bu yüzden, insanı tanımanın yolu pozitif bilimden değil, vahiyden geçer. Siyer-i nebiden geçer. İnsan-ı kamillerin eserlerinden geçer. İnsanı anlamak için psikolojinin, sosyolojinin, atnropolojinin gözlüklerinden ziyade, vahyin, sünnetin, ilhamın ve hikmetin yardımına muhtacız. Külli tanımlamaları ancak onlar yapabilirler. Meseleyi etrafını câmi, ağyârını mani bir biçimde ancak onların bilgeliği anlatabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik vahye ve sünnete, kamillerin eserlerine bakarken de, bilimin gözlükleri ile bakmak insanın görüşünü bozar. Onlara ümmi bir zat gibi, sahabe gibi yaklaşmak gerekir. Sayfa doluysa yazacak bir yer bulamazsınız, önce sayfanızdakileri silin. Bazen bilmek de bizatihi bir perde olabilir. Bu yüzden daima bilmediğinin bilinci içinde olmak aklın virdi olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse rüyalarınızı, duygularınızı, karmaşalarınızı ehl-i fenne değil, sufilere, salihlere, Kur’an talebelerine, Hakikat sevdalılarına anlatın. Öyleyse muhabbeti ve şefkati terapi odalarında, laboratuvar sonuçlarında değil, ayetlerde, hadislerde, mesnevilerde, menkıbelerde bulun. Elbette ‘hakikati bulmak’ diye bir derdiniz varsa. Ama yalnız kendi gözlemine ve denemesine, gözünün ve kulağının tecrübesine inananlardansanız, kendi nokta-i nazarından başkasını tanımayanlardansanız, o zaman size yanılgılarla ve boşa harcanan zamanlarla, hep yanlışlanmaya, hep tadile muhtaç yarım doğrularla dolu bir yaşamda, tüm kalbimle kolaylıklar dilerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Yanlış anlaşılmasın, bilime karşı değilim; ama bilimin yerini ve sınırlarını bilmesinden yanayım. Bir alanda isabet ediyor diye, hayatın her alanına şâmil bir unsur olarak kullanılmasına karşıyım. Bilim adamları da işlerinden hayatın başka evrelerine dönerken laboratuvar önlüklerini ve gözlüklerini çıkarıp yaşama karışmalıdırlar. İnsan salt akıldan ibaret olmadığı gibi, hayat da sadece bilimin bulduklarıyla anlaşılır bir şey değildir. Hele de iş duygular olduğunda akıl öyle bir perdelenir ki Mevlana’nın tabiri ile ‘bataklıkta debelenen bir eşek gibi’* olur. Debelendikçe batar. Hafizanallah.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Teşbihte ne hata ne hakaret var, zaten teşbih benim değil Rumî’nin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   24/04/2010 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2009 karakalem.net, Mona İslam&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-3891890365365270887?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/3891890365365270887/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=3891890365365270887&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/3891890365365270887'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/3891890365365270887'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2010/04/kucuk-kucuk-notlar.html' title='Küçük küçük notlar…'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-8664261357953401797</id><published>2010-04-15T23:59:00.013+03:00</published><updated>2010-05-26T00:28:41.998+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gönlüme düşenler'/><title type='text'>Hal-i Pürmelâlim</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/S_MO5_RlyEI/AAAAAAAAATI/sUVe41IQOHA/s1600/1252939895tZcDSW9.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 312px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/S_MO5_RlyEI/AAAAAAAAATI/sUVe41IQOHA/s400/1252939895tZcDSW9.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5472734361585829954" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Halet-i ruhiyemin bana acizane bir tavsiyesi var.Ruh haletin o gün neyse o ol.Farklı görünmeye çalışarak halet-i ruhunu sıkma.Sana misafir gelen hali pencereden seyreyle.Hikmet gözlüklerini takıp tefekkür-i nazarla bir göz gezdir.İçinde yaşanan halini,halkın içinde arz eyleyemeyeceksen,o gün halkın içine karışma.Gönül evine misafir olan duygun,sır kalmak isteyen bir misafir ise,misafirine son derece ihtimamkâr davran.Âfâk karıştırarak ruhun haletini bozma.İçinde varolan duygudan farklı görünmeye çalışmak kalbi,ruhu yoran zor bir durumdur.Ruh Kabz ve Bast halleri arasında gider gelirken inbisât ufku açılır.İnbisât iç dünyada açılma ve derinleşme,kendi tabiatını aşma gibi anlamlara da gelir.İnbisât ufkuna ulaşan artık iç dünyasında itminana ermiş,iç aleminde dinamizmi yakalamış,hakikatleri mezcedip, yoğurup gönül imbiklerinden dışarıya akıtmaya başlamıştır.Halet-i ruhu kemal bulmuş bir zatın her hali, karşıya yansıyan bir derstir.Hakikatin yaşayan şahididir o.Hakikat yolcusu halka aciz görünme korkusu ve endişesini kalbinden silip atmıştır.O duygu onda Rabbisine karşı acz ve fakr kanatları ile yükselme halktan gönlünü boşama,hakka ram olma haline dönüşmüştür.Acz ve Fakr kanadının bizi yaradana bağlayan en büyük iki hayt-ı nurani olduğunu hissettiren iman duygusu ile mücehhez olabilmek,yaşanacak en güzel ruh haletidir.Şahid olunacak en ulvi duygudur.Ruh kalbe yansıyan, hallerle hemhal ola,ola kemal noktasına doğru giden yolculuğunu zirvelere ulaştırma gayretindedir.İnsanın cemale ulaşma, keyfiyetine mazhar olabilmesi için,ruh ufkuna ulaşabilmesi ilk şartıdır.Cesed gibi tek boyutlu,kesif bir alemden,ruhun ve kalbin derece-i hayatına çıkabilmek,yükselebilmek acz ve fakriyeti Yaradana karşı izhar ettiğimiz ölçüde kısa ve kestirme bir yol halini alacağını Üstadımız arz ediyor.&lt;br /&gt;Bu hali içimizde beslemek halka karşı bizi izzetli yapar.Halkın önünde acziyeti fakriyeti izhar ise,hakkın önünde zelil yapar.Bu denklem iç dünyamızda ters kurgulanırsa,cesed boyutlu yaşanan, sınırlı haller ile yetinmek talihsizliğine düşeriz.Cemale doğru giden yolda, liyakatsızlığımız ölçüsünde mahrumiyetler yaşarız.&lt;br /&gt;Cemalin izdüşümleri, gönlümüzü hakikat diye eyler.Gölge yolcusu oluruz.Gölgelerin sevdalısı.Gölgelerin aşıklısı.Sınırlı karanlık odacıklara düşen ışık hüzmelerine anlamlar yükleriz.Bir de bakarsınız, biz artık hayallerle oynaşan gölge oyuncularıyızdır.Bu dar ve sınırlı alemde,sıkışan ruh kabzlara gebedir.Kabz'larla gelen haller genişleme,açılma arzusunun sinyalleridir.Ruhumuza yansıyan bu halleri doğru okuduğumuz ölçüde inbisat ufkuna açılım sağlanabilmesi söz konusu olacaktır.&lt;br /&gt;Yoksa ruhun yaşadığı evreler dar alandaki kısa paslaşmalardan ibaret olacaktır.&lt;br /&gt;Aslında ruhumuzunda bir hendesesi vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aristonun hat sanatı tanımlaması... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir tür içsel geometri diye de tanımlar... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kalemlerim...aherli kağıtlarım...mürekkebim..makt'am... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dönüyorum...dönüyorum..dönüyorum.... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhu, cismani alemle sınırlayıp,hapsettiğimiz zaman,o içsel varoluşun doğrusu,ışını,ortayı,yayı tanımlanamıyor.Döne,döne yükselip yüzünü arşı kemalata çevireceği,münbit bir zemin ile temelleri oluşturulmadığı zaman,insanın ruh olgunlaşması adına söylenen her bir söz suya yazılan yazılar kadar temelsiz kalıyor.İnsan iç aleminde, nefis yörüngeli dönüşlerle hemhâl oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruha gelen halleri, pencerelerden seyreylerken,tefekkür çırasını tutuşturmak ,kalbi genişletmek cisim gömleğinin üzerimizden çıkmasına kolay bir yol olsa gerek.Kalb ateşini,tefekkür çırası ile yaktığımızda, cisim gömleği de aşk ateşinden nasibini alır.Ruhda cismi üstünden sıyırıverir.Ruh kendi derece-i hayatının içinde nevş-ü nema bulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhun derece-i hayatına geçen,halden hale geçer.Bu hallerin Bir kısmı su gibidir.Görünür,hissedilir,lakin parmakla tutulmaz.İkinci kısım hava gibidir.Hissedilir,fakat ne görünür,nede tutulur.Tenkit elini uzatma tutamazsın.Üçüncü kısım ise,Nur gibidir.Görünür ,fakat ne hissedilir ne tutulur.(Mesnev-i Nuriye notalar alıntı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marifete erme, azmi ve çabası onun hayallerini süsleyen tek sevda olmuş ise,   güneşin doğuşundan batışına kadar hasıl olan durumlar gibi,halden hale,renkten renge, tebeddül eder,durur.Taâ ki, cemale duru bir  ayine olana   kadar  süre gelen  uzun  yolun mustabir yolcusudur o artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halet-i Ruhun hali pür melâli neyse odur.İçerde ne varsa dışa o sızar.&lt;br /&gt;Tencerede ne pişerse,kapağı açılınca dışa kokusunu verir.(Mevlana)&lt;br /&gt;Bazende rengini,kokusunu vermemek kendini  açmamak ister.Uzlet yaşamak halk'tan uzak hakla olmaktır arzusu.&lt;br /&gt;Ruhun halvet-i zamanlarıda vardır.Celvet-i zamanlarıda.&lt;br /&gt;Bu halin sırat-ı müstakimi ise,&lt;br /&gt;bir pergel gibi bir ayağımız lahut(hak),diğer ayağımız nasut'ta(halk) (Mevlana)&lt;br /&gt;Fakat gönül otağımız hep hak'ta olma hali....&lt;br /&gt;Varılan her durak,üzerimizde hasıl olan her hal cemal-i baki ile irtibatı kavileştiren unsurlar ise,yanmakta,yoğrulmakta,solmakta,süzülmekte,hüzünde,neş'e de fasıl fasıl tecelli yudumlarını ruha içirmektir.Ruhumuzun pencerelerini  esma tecellilerine açık tutabilmek,hüşyar ve uyanık yaşamak, şehadet aleminde hayy olduğumuza dair, en belirgin rengimiz olsa gerek.&lt;br /&gt;S.Uygur&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-8664261357953401797?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/8664261357953401797/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=8664261357953401797&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/8664261357953401797'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/8664261357953401797'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2010/04/halet-i-ruhun-halleri.html' title='Hal-i Pürmelâlim'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/S_MO5_RlyEI/AAAAAAAAATI/sUVe41IQOHA/s72-c/1252939895tZcDSW9.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-3908890215314032482</id><published>2010-02-24T23:10:00.000+02:00</published><updated>2010-02-24T23:11:23.862+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İnsan Eğitiminde Metod'/><title type='text'>İnsan Eğitiminde Metod</title><content type='html'>Mevlânâ insanlara verilen her bilginin aynı neticeyi vermeyeceğini, bu yüzden eğitimcilerin bazı olumsuzluklar karşısında ümitsizliğe kapılmamaları gerektiğini söyler. Çünkü anlatılan bilgiyi herkes kendi yetenek ve ihtiyacına göre alır. Mevlânâ “bireysel farklılıklar” şeklinde ifade edilen prensipten çıkardığı metot konusunda, Bakara sûresinin 26. âyetinden yola çıkarak, söz konusu örneklerden inananlar ile inanmayanların farklı şekillerde istifade ettiklerini anlatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitimde yöntemleri doğru uygulanıp verimli sonuç alınabilmek için öğrencilerin seviyelerinin doğru tespit edilmesi gerektiğini söyler. Başka bir ifade ile öğretim, öğrencilerdeki bireysel farklılıkları ortaya çıkaracak şekilde yapılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği gibi her doğru her yerde ve herkese söylenmez. Bazı bilgiler vardır ki onlar sadece isteyene ve onu anlayacak kapasitede olanlara yani ehline verilir / verilmelidir. Mevlânâ, Allah’tan “Hakkı, lâyık olanlara ulaştırmasını” (Dîvân-ı Kebîr, VI, beyit 3563) ister ve “olgunlaşmamış, ham kimselere bazı bilgilerin öğretilemeyeceğini” (Dîvân-ı Kebîr, III, beyit 1293) söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlânâ zaman içerisinde gerçekleşen sosyal değişimlere dikkat edilmesini ve bilgi sunumlarının bu doğrultuda yapılması gerektiğine dikkat çeker. Gelişim kanunları dikkate alındığında karakter bakımından insanların birbirinden farklı oldukları görülür ve bu insanların her biri, mânaya yönelik derinlik ve incelikleri anlamakta güçlük çekerler. Bu sebeple Mevlânâ öğretmen-öğrenci ilişkisi konusuna oldukça gerçekçi yaklaşır. Ehil olmadığı için kime hangi bilginin verileceğini bilmeyen hoca, gelişmeye müsait olan öğrenciyi de köreltir, yeteneklerini hatta gönlündeki sevgiyi söndürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir akdoğanı bir kocakarıya verirler. Annesi tırnaklarını kesmedi diye doğanın tırnaklarını ve gagasını keser. Oysa doğan tırnak ve gagası ile hem kendini korur hem de beslenir. Fakat kocakarı bunu iyilik olsun diye yapar. Ardından doğana yemesi için tutmaç verir, fakat doğan tutmaçı yemez. Kadın kızar. “Bari tutmaçın suyunu iç!” der. Halbuki tutmaç suyu da doğanın yaratılışına uygun bir yiyecek değildir. Doğan bu suyu içmez. Çileden çıkan kocakarı bunun üzerine öfke ile çorbayı doğanın başına döker. Doğanın başı kel olur. Eski sahibinin kendine karşı davranış ve lutuflarını hatırlar ve ondan büyük iyilikler “gören” nazlı gözlerinden yaşlar dökülür (Dîvân-ı Kebîr, IV, beyit 2628-40).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlânâ’nın bu hikâyesinde kocakarı öğretmeni, akdoğan öğrenciyi, verilen yemek bilgiyi, yapılan faaliyet de öğretim yöntemini ifade etmektedir. Çorbayı kafasına döküp onu kel bırakması öğretmenin öğrencisini anlamadığı veya ihtiyacı olmayan, ya da ilgi duymadığı bilgileri ona vermesini, kel olması da zihnî yeteneklerinin sönmesini sembolize eder. Çünkü öğretmen, ne öğrencisinin psikolojik yapısını tanımakta ne de öğretim metotlarını bilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitim ve öğretimde, bilginin metodik bir şekilde verilmesi bazı öğrencilere uygun gelmesine rağmen bazılarına da ters gelir. Bu konuda Mevlânâ yapılan eğitimle, insana sunulan bilgi ve değerleri ilâca benzetir. Her ilâç herkese şifa vermeyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitimci, mesleğinin gereği olarak işine sımsıkı sarılarak eğitim faaliyetini yürütmeye çalışmalıdır. Çünkü bazı durumlarda yaptığı faaliyetler neticesiz kalabilir. İnsanın mânevî hastalıklarına sunulan ilâç tesir göstermeyebilir. Böyle bir durumda, Abese sûresindeki, “Sen sözü isteyene söyle!” ilkesini hatırlatır. Sûrede, âmâ kişi gerçeği öğrenmek istemektedir, o sırada Hz. Peygamber de toplumun ileri gelen bazı kişilerini bilgilendirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abese sûresinde istemeyene, ilgi göstermeyene birtakım hikmetlerin öğretilemeyeceğini belirten Allah, bu hususta Hz. Peygamber’i uyarır: “Eğitilmesi mümkün olmayanlardan vazgeç”! (Dîvân-ı Kebîr, II, beyit 2064-9) ilkesini Kur’an’dan alan Mevlânâ, herkesin eğitilemeyeceğini gerçeğini görür. Bu sebeple o, eğitimciyi “gereken yere yama yapan” kimseye benzetir; yani herkese nabzına göre şerbet veren kişi olarak takdim eder (Dîvân-ı Kebîr, III, beyit 4385).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüz eğitim anlayışında önemli bir yer tutan “ilgi ve ilgilenme” yöntemi, Mevlânâ’nın felsefesinde önemli bir yer tutar. Bu konuda verilen bir dersin güzelliğini, anlatanın anlatmasından değil de, dinleyenin dinlemesinden kaynaklandığını söyler. Bir eğitimcinin heyecan duyarak ders anlatmasını, işine canla başla sarılmasını öğrencinin derse ilgi göstermesine bağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü ilgi göstermeyene bilgi vermek, çorak yere tohum ekmek (Dîvân-ı Kebîr, VI, beyit 1661) gibidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. İhsan ALPEREN&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-3908890215314032482?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/3908890215314032482/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=3908890215314032482&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/3908890215314032482'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/3908890215314032482'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2010/02/insan-egitiminde-metod.html' title='İnsan Eğitiminde Metod'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-2971644047036133573</id><published>2010-02-12T21:36:00.001+02:00</published><updated>2010-02-12T21:43:35.908+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kıskançlığın zararları'/><title type='text'>Kıskançlığın zararları</title><content type='html'>KISKANÇLIK ve ZARARLARI&lt;br /&gt;Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki, "Sizden önceki ümmetlerde meydana geldiği için yok olmalarına sebep olan şey sizde de görünmeye başladı. O, kıskançlık ve düşmanlıktır. Muhammed'in (s.a.v.) ruhu kabz-ı kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, imanınız olmadan cennete giremezsiniz; bir birinizi sevmeden imanınız olmaz. Bunun ne ile elde edildiğini size bildireyim mi? Selamı yaymakla olur. Birbirinize yüksek sesle selam veriniz." Zekeriya(a.s.) diyor ki, Hak Teala buyurdu ki, hasetçi kimse benim düşmanımdır. Zira benim kaza ve kaderime incinir. Gazaba gelir ve benim taksimatımı beğenmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn-i diyor ki, “Dünya nimeti için hiç kimseye hased etmedim. Zira eğer o kimse cennet ehli ise, cennet nimetleri yanında onun sahip olduğu dünya nimetinin ne önemi vardır? Eğer cehennem ehli ise ona dünyada sahip olduğu nimetin ne faydası vardır? Kendisi ateşe girdikten sonra.”&lt;br /&gt;Kıskançlık, başkasının bir nimete sahip olmasını istememek, veya elinde var olan nimetin yok olmasını istemektir. Bunun için kıskançlık haramdır. Verilmiş olan bir nimetin olmamasını istemek, yüce Allah'ın hükmünü beğenmemektir. Bu da kalbin pisliğinden ileri gelir. Zira sana ulaşmayan bir malın yok olmasını istemek kötü kalplilikten başka bir şey değildir. Başkasının sahip olduğu nimetin yok olmasını istememek fakat kendi için benzerini istemek gıptadır. Dinde ise gıpta iyidir ve hatta farz bile olabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasedin (Kıskançlığın) İlacı&lt;br /&gt;Kıskançlık, kalp için çok tehlikeli bir hastalıktır. İlacı da ilim ve amel macunudur.&lt;br /&gt;İlim macunu, kıskançlığın dünya ve ahirette kendisine zarar, kıskandığı kimseye de fayda getirdiğine inanmaktır. Kıskançlık dünyada zararlıdır. Zira devamlı üzüntü ve azaba sebep olur. Çünkü hiçbir vakit geçmez ki birisi bir nimete sahip olmasın. O halde kıskandığı kimse için arzu ettiği üzüntü ve sıkıntıyı kendisi çekmiş olur. İnsanın hoşlanmadığı kimse için, kendini sıkıntı ve kedere sokması kadar büyük bir akılsızlık ve divanelik olamaz.&lt;br /&gt;Ahiretteki azabı ise şu sebeptendir ki Yüce Allah'ın kaza ve kaderine kızmış olur. Yüce Allah'ın ezelde yapmış olduğu taksimatı inkar etmiş olur. Onun tevhidine bundan daha büyük zarar nasıl olur? Ayrıca kıskanç kimse, kıskandığı insana şefkat ve merhamet göstermez. Onun kötülüğünü ister. Böylece şeytana yoldaş olur. Bundan daha büyük talihsizlik var mıdır?&lt;br /&gt;Ameli ilaç, kıskançlığın sebeplerini kalbinden atmak için uğraşmaktır. Zira kıskançlığın sebepleri kibir, kendini beğenme, düşmanlık, şan - şöhret tutkusu ve benzeri şeylerdir. O halde bunların kökünü nefsine karşı savaşarak kalpten söküp atmak gerekir. Kesin ilaç budur. Kalpten sökülüp atılamıyorsa, kıskançlık neyi istiyorsa onun tersi yapılmalıdır. Mesela övmeyi istiyorsa, yermelidir. Nimetin yok olmasını istiyorsa, yardım edip kalması için uğraşmalıdır. Kıskanan kimsenin kıskandığını övmesi, ona önem ve itibar vermesi kadar etkili bir ilaç yoktur. Zira o kimse övgüyü duyunca kalbi hoş olur, aralarındaki düşmanlık kalkar. Nitekim, Yüce Allah buyuruyor ki: "Kötülüğe iyilikle karşılık ver. O zaman görürsün ki aranızda düşmanlık bulunan kimse, şefkatli bir dost olur." (Fussilet, 34)&lt;br /&gt;Kaynak: Kimyayı Saadet Gazzali&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-2971644047036133573?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/2971644047036133573/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=2971644047036133573&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2971644047036133573'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2971644047036133573'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2010/02/kskanclgn-zararlar.html' title='Kıskançlığın zararları'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-6706078404581101389</id><published>2010-02-12T00:35:00.000+02:00</published><updated>2010-02-12T00:36:17.365+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Acı Son'/><title type='text'>Acı Son</title><content type='html'>Üç arkadaş olan Ebû Saîd Abdullah b Ebi Asrûn, İbn-üs-Sakkâ ve Seyyid Abdülkâdir Geylânî, ilim tahsili niyetiyle Bağdat’a gelmişlerdi Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri o zamanlar çok gençti Onların Bağdat’a geldiği sıralar Yûsuf Hemedânî hazretleri de, Nizâmiye Medresesinde etkili vaâzlar ediyordu İnsanlar dört bir yandan onun duasını almaya gelirler, sohbet meclisleri hınca hınç dolardı Herkes ondan övgüyle ve hayranlıkla söz ederdi Yusuf Hemedânî hazretleri; Abdul Hâlık Gucdüvanî gibi, Hoca Ahmed Yesevî gibi halifeler yetiştirmiş olan büyük bir mutasavvıf idi&lt;br /&gt;Bağdata gelen bu üç arkadaş, büyük mutasavvıf Yusuf-u Hemedânî hazretlerini ziyaret etmeye karar verdiler Tabi hepsinin ziyaret etme niyetleri farklıydı Yolda giderken İbn-üs-Sakkâ ilminin verdiği kibirle: “Yusuf-u Hemedani’ye öyle bir soru soracağım ki, asla cevabını veremeyecek” Dedi Ebu Said Abdullah’da: “Ben de bir soru soracağım Bakalım nasıl cevap verecek?” dedi O zaman henüz genç yaşında olan Abdülkâdir Geylâni ise: “O zatı denemek kastıyla soru sormaktan Allah’a sığınırım Benim niyetim, Onu görüp şereflenmek, meclisinde bulunup bereketinden istifade etmektir” dedi Yusuf-u Hemedânî hazretlerinin bulunduğu yere vardıklarında, Hazret orada olmadığı için beklediler Yusuf-u Hemedânî bir saat kadar sonra geldi ve içeri girer girmez İbn-üs-Sakkâ’ya bakıp hiddetle: “Ey İbnü’s-Sekka! Yazıklar olsun sana! Demek Bana bir soru soracaksın, Bende cevabını bilemeyeceğim öylemi? Senin soracağın soru şudur, cevabı da budur” buyurduktan sonra: “Sende küfür ateşinin parladığını görüyorum” dedi&lt;br /&gt;Sonra Ebu Said Abdullah’a dönerek: “Ey Abdullah! Bir sual soracaksın ve nasıl cevaplayacağıma bakacaksın öylemi? Soracağın sual şudur, cevabı da budur Fakat edebe riayet etmediğin için, dünya malına boğulacaksın Parayla pulla uğraşmaktan maneviyatına vakit ayıramayacaksın” buyurdu Sonra Abdülkâdir Geylâni’ye döndü Ona ikramda bulundu ve yanına alarak dedi ki:&lt;br /&gt;“Ey Abdülkâdir! Edepli tavrınla Allah’ı ve Resulünü hoşnut ettin Ben şu anda senin Bağdat’ta bir kürsü üzerinde büyük bir topluluğa hitap ettiğini: ‘Benim ayağım, bütün evliyânın boyunları üzerindedir’ dediğini, bu sözün üzerine de cümle evliyanın boyunlarını sana doğru saygıyla uzattığını görür gibiyim” buyurdu Sonra birden gözden kayboldu Kendisini bir daha hiç göremediler&lt;br /&gt;Aradan uzun yıllar geçti Abdülkâdir Geylâni’de Mevla Tealaya yakınlık alametleri belirmeye başladı Zamanındaki evliyanın piri, ariflerin baş tacı oldu Meclis kurup vaazlar etti Onun heybeti ve büyüklüğü mecliste bulunanları öylesine kaplardı ki, onu dinlerken değil öksürmek, kimse adeta nefes almazdı Açık havada verdiği vaazlarını dinlemek için yetmiş bin kişinin Bağdat’a geldiği ve bir keramet eseri olarak, kürsünün en önünde bulunan kimse sesini ne kadar işitiyorsa, en geride bulunan kimse dahi öyle işitirdi Abdülkâdir Geylânî hazretleri şayet kürsü üzerinde ayağa kalksa, Onun azametinden cemaat dahi ayağa kalkardı Şayet cemaate: “Susun!” dese, kimse konuşmaya muktedir olamazdı O konuşurken ortalığı bir nur ve feyiz kaplardı&lt;br /&gt;Bir Cuma günü Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri yine çok kalabalık bir cemaate vaaz ediyordu Nice âlimler, abidler ve bilginler Onun dilinden dökülen marifet sırlarını can kulağıyla dinliyorlardı Birden Fahri Kâinat Efendimiz, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî’nin kalbine tecelli edip: “Ey Abdülkâdir! Benim ayağım bütün velilerin boynu üstündedir, de!” Buyurdular&lt;br /&gt;Hazreti Şeyh bunu orada bulunanlara söyledi Orada bulunan bütün cemaat: “Senin ayağın başımız ve boynumuz üzerinedir” dediler O sırada Ümmü Ubeyde kasabasında bulunan Rufaî Pîri Seyyid Ahmed er-Rufâî Hazretleri de mübarek başlarını toprağa koyup “Alâ rakabetî” buyurdu ve yanında bulunanlara “Bu saatte Bağdat’ta bulunan Seyyid Abdülkâdir gavsiyetini ilan etti” dedi Bunun üzerine bütün orada bulunanlar da boyun eğdiler&lt;br /&gt;Hayat b Kays bu konuyla alakalı olarak derki: “Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri bu sözü söyledikten sonra bütün velilerin kalplerindeki nur artmış, ilimlerine bereket, hallerinde güzelleşmeler görülmüştü Ve o esnada hepsi boyunlarını Abdülkâdir-i Geylânî’nin ayağına doğru uzatmıştı” Böylece Yusuf Hemedani hazretlerinin seneler önce haber verdiği hâl, Onun hakkında zuhur etmişti&lt;br /&gt;İbn-üs-Sakka ise, şeri ilimlerle meşgul oldu İlminde derinlik kazandı ve münazaralar yaparak çok kimseye üstünlük kazandı ve bu haliyle meşhur oldu Konuşma üslûbu ve hitâbeti çok güzeldi Şöhreti zamanın halifesine ulaşınca, halife onu yanına aldı ve elçi olarak Bizans’a gönderdi Hıristiyanlar orada buna çok ilgi gösterdiler Özellikle Bizans imparatoru ona çok ikram ve lütufta bulundu Onun pek çok ilimlere sahip olduğunu ve üstün konuşma kabiliyetini görünce, tüm keşiş ve papazları toplayıp İbnü’s-Saka ile münazara ettirdi Tabi İbn’s-Saka, ilmi ve hitabetiyle onların hepsini susturdu Böylece şöhreti de iyice arttı, gurur kibir ve fitnesi de…&lt;br /&gt;Orada kendisine gösterilen aşırı ilgi sebebiyle İbnü’s-Saka da onlara karşı bir sevgi duymaya başladı Onlarla oturup onlarla kalkar oldu İyice içli dışlı olunca, bir gün İmparatorun kızını gördü ve ona âşık oldu Onunla evlenmek istediğinde, İmparator; şayet Hıristiyanlığı kabul ederse kızını ona verebileceğini, söyledi Oda Hıristiyan olup kızla evlendi Ve gün geldi, hastalanıp ölüm döşeğine uzandı Ona sordular: “Sen Kur’an’ın hepsini hıfzetmiş ve hafız olmuştun Şu anda ezberinde olan bir ayet var mı?” Şöyle dedi: “İnkâr edenler, zaman zaman ‘keşke bizde Müslüman olsaydık’ diye arzu ederler” (Hicr:2) ayetinden başka ezberimde hiçbir ayet yok&lt;br /&gt;Ona bu soruyu soran tanıdığı diyor ki: “O can vermek üzereyken ben onun yüzünü kıbleye doğru çevirdim, ama o başka yöne döndü Ben tekrar kıbleye döndürdüm, ama o tekrar başka tarafa çevirdi ve böylece öldü” O başına gelen bu durumun nerden geldiğini çok iyi bilir ve “Başıma gelenler O Gavsın yüzündendir” derdi Yusuf Hemedani’ye gelen üçüncü şahıs Ebû Saîd Abdullah b Ebû Asrûn ise diyor ki: “Ben Şam’a geldim O zamanın sultanı Salih Nureddin Şehid beni yanına aldı Vakıf işlerini zorla bana verdi ve onu yönetmemi istedi Vakıf işleriyle, parayla, malla uğraşa uğraşa o kadar dünya işlerine battım ki, kulak memelerime kadar dünyalık beni sardı Bu yüzden ibadetlerimi dahi aksatır hale geldim Netice itibarıyla, Yusuf-u Hemedânî hazretlerinin seneler önce her üçümüz hakkında söyledikleri sözler aynıyla vaki oldu”&lt;br /&gt;Bu olaydan ibret alınmalıdır Allah-ü Teâlâ’nın dostlarını inkâr etmeye, küçük düşürmeye onlara karşı edepsizlik etmeye cüret edenler, neûzü billâh İbn-üs-Sakkâ’nın durumuna düşmekten çok korkmalıdırlar Rabbim böyle bir belâdan cümlemizi muhafaza buyursun&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-6706078404581101389?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/6706078404581101389/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=6706078404581101389&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/6706078404581101389'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/6706078404581101389'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2010/02/ac-son.html' title='Acı Son'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-3188829309184099224</id><published>2010-01-12T19:15:00.002+02:00</published><updated>2010-01-12T19:28:21.959+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Aşık da Olsak Güneşi Küstürmeyiz'/><title type='text'>Aşık da Olsak Güneşi Küstürmeyiz</title><content type='html'>Aşık da Olsak Güneşi Küstürmeyiz &lt;br /&gt;Mona İslam   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜSTADIMIZ AŞIĞIN halini anlatırken onu, ‘sevgilisinin gül cemalinin güneşi sönük bıraktığı’ zannında bir adam olarak resmeder. O, aşığa güneşi gücendirdi diye kızar. Ne hoş! Öyle ya asıl hüner, güneşi gücendirmeden aşık olmaktır. Güneş, ismi azamın yedi ışığı onda saklı bir misbah. Yedi isim, yedi renk. Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl, Kuddüs, Ehad. Mor, Lacivert, Çivit mavi, Yeşil, Sarı, Turuncu, Kırmızı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşık sevgilisine yalnız ehadiyyet makamından bakarsa onu bir kainat gibi görür. O,tek bir şeydir, fakat tüm varlığı içinde barındırır. Onun kendi güneşleri, çiçekleri, denizleri, dağları, fırtınaları vardır. O ateştir, sudur, havadır, topraktır. O yakar, o serinletir, o nefes verir, o emniyettir. O solunca tüm evreni solar aşığın. Bu bakış açısı,tek bir noktada alemi görmektir, ehadiyyete nazar etmektir. Ancak güneşi küstüren aşık, bu ismi diğer isimlere perde yapar. Oysa pencere yapmak da mümkündür. O zaman güneşi de gücendirmemiş olur. Tek bir noktada alemi görürken o noktanın dışını da gözden kaybetmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alemi küstürmek ne demek! Bilakis, sevgilinin yürüdüğü sokaklar güzeldir, onun baktığı yıldızlar, dokunduğu ağaçlar, onu aydınlatan güneş, onu ferahlatan rüzgar sevilir. Aşk Hayy makamında insanı diriltir. O, bünyeye gelince, insan duyargaları aleme açık, her şeyi hisseden, sezen, gören, işiten bir varlık haline gelir. Önceden duymadığı kuş seslerini duyar, öneceden görmediği melekleri farkeder, eşyanın ruhuna dokunur, alemi sanki o an yepyeni yaratılmış gibi(filhakika öyledir) temaşa eder. Aşk Kayyumiyet makamında bir ebediyyet duygusu verir. Muhibbe her şeyin sabit ve mukim olduğunu, Biri sayesinde ayakta tutulduğunu, o Birinin kendisini de ayakta tuttuğunu, her gün her sıkıntıya o Kayyum sayesinde kıyam ettiğini hisseder. Aşk Kuddusiyyet makamında başta sevgiliye olmak üzere her bir varlığa kudsiyyet atfeder, aşık her şeyi kusurdan ari, ve temiz görür, şayet sevgilide kusur olsa aşık o Kuddüs ile onu yıkar paklar, tertemiz eder. Aşk sayesinde gözünü neye çevirse kudsi bir hürmet duyar. Aşkın vartası, imtihanı, Ferd ve Ehad isimlerinin tecellilerine fazlaca kapılmasındadır. İmdada Adl ve Hakem isimleri yetişmese aşıkın hali perişandır. Ferd Ve Ehad isimlerinin cazibedar girdabından kurtulamaz. Zira güneşe kavuşmak, aşkın hakikatine ermek, onun tüm renklerini, onda tecelli eden tüm isimleri cem etmekledir. Yoksa mecazide takılıp kalınır, hikmet olmayınca mecaz hakikate inkılab eder, aşık da bir putpereste döner.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kelimede yazılı kitabı görüp onda boğulmamak, kapaklar arasındaki külli ve büyük kitabı unutmamak, hardal tanesinde boğulmamak, nazar ederken diğer duyuları köreltmemek mümkün müdür? Hem ferdiyyet ve ehadiyetteki harikuladeliği, bir şeyin her şey kadar anlamlı oluşunu temaşa edebilir, hem de her bir şeye hakkını tastamam verebilir, her şeyi bütünle alakadar kılan hikmeti çözebilirsiniz. Böylece kitabın tek bir cümlesi değil, tamamı hafızanıza nakş olur. Belki sadece en sevdiğiniz cümleyi ayırabilir, en çok onu zikretmekten hoşlanabilirsiniz. Ancak bu cümle dahi kitabın tamamı içinde anlamlıdır,bilirsiniz. Muvazene her yol gibi aşk yolu için de şarttır. O da Adl ve Hakem isimlerinden heybenize az da olsa koymadan yapılabilir bir iş değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle ise aşığın hamakati mukadder değil, mümkündür. Üstad zorunluluktan değil, tehlikeden söz eder. Yoksa tehlike bertaraf edildiğinde yolu “çok keskin bir yol” olarak tarif etmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nasıl olur? Aşkın tabiatı işgal edicidir. Kendisi dışında her şeyi yok eder? İçimizde çok kıymetli latifelerimiz var. Aklımız hayalimiz, nefsimiz, kuvvelerimiz, melekelerimiz, kalbimiz. Şayet bunları birer divan heyeti, birer bakanlar kurulu gibi düşünürsek, kalbe gelen aşk diktatörse, sulta koyuyorsa, danışmanları, bakanları vezirleri dinlemiyorsa, birden çok latifenin nazarıyla aleme bakamıyorsa, ‘dediğim dedik’ tutturuyorsa, o zaman insan önce latifelerini ezer geçer. Sonra aklının, hayalinin, marifetinin, sırrının, ve sair melekelerinin hatırını kırar. Böylesi bir aşk işgal ederken önce Hayy ismini ezer geçer, kendi latifelerini hayattan mahrum eder. Onlara kulağını tıkayan kalp ne kadar samimi olursa olsun, körleşir. Önce iç alemdekileri, sonra dışarıdakileri kırar. Her şeyi mecazi mahbubuna feda eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle ya, kalbe zerkedilen aşktan her latifenin hissesi vardır. Kalbin muhabbetle, hayalin tasavvurla, aklın hikmetle, nefsin ise hazla o aşktan hissesi olmasın mı? Aşık onlara hisselerini vermeyip aşkı hasisçe kalbine kitlerse, daha gözü kararır, ne afakta ne enfüste kimseyi gözü görmez. Bir isimden diğer isimlere, bir latifeden diğer latifelere bir insandan diğer insanlara geçemez. Birini sevmek onda bütün insanları sevmek, ve dahi alemi sevmek, doğan güneşi, açan çiçekleri, yağan yağmuru, gezinen bulutları sevmek hissini tevellüd etmez. Bu yüzden de penceresi kapalı ve sımsıkı perdeli olan ne içinde Hakka yol bulur, ne de dışarıda O’nun işaretlerini okur. O aşık aşkına mahpustur artık, gardiyan da odur, mahkum da odur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa Allah’ın yarattığı her şeyin bir hayra bir şerre bakan yönü vardır, bu Mukaddes Kitap için dahi böyledir. Onunla kimi yol bulur alaya erer, kimi sapar da cehenneme yuvarlanır. Aşk da diğer tüm yaratılmış şeyler gibi yüzü insanın istidadına, duasına, aczine ve istigfarına göre ya hayra döner, ya başa en büyük bela olur.Aşk denilen ateş topu, büyük bir enerjidir, patlayabilir, insanın dünyasına bir kıyamet gibi kopabilir, ancak atom enerjisi gibi kontrol de edilebilir, sayısız faydaya sevk edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk böylesine verilmiş bir gece rengi Arap Atı gibidir. O vahşidir. Ama alemde ondan daha hızlı bir binek de yoktur. Efendi onu birine hediye ettiyse bir hikmetle etmiştir. “Bu hediyeyi terbiye ile uğraşamam” deyip çekip vurmak, bilhassa hediye sahibine hakarettir. Belki ilk anda sırtına binemezsiniz, belki eğerleyemezsiniz, ama usulca yaklaşıp onu tanımaya çalışabilir, aranızda bir bağ kurabilir, oturup ihtişamla koşuşunu seyredebilir, umulur ya ona dokunabilir, onu ellerinizle besleyebilirsiniz. Bir gün gelir aşk size alışır. Siz de ona, ve o vakit bir bütün olursunuz. O zaman binici ve binek ayırd edilemez olur. Siz aşk olur, aleme de tüm isimlere de, Hakka da aşkın tarikinden vasıl olursunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mecaziyi hakikiye çeviren aşk, biri için öbürünü küstürmeyen aşk, güneşi darıltmayan aşk, ancak aşkı kalpten dışarı taşırmamakla, iç alemde meşveretle ve ortaklıkla, tüm latifeleri eritmeden, yitirmeden tek bir zat kimliğinde tevhid etmekle mümkündür. O zaman aşkın gözü kör olmaz, Hakka bakar, O’nu müşahede eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   11/01/2010 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2009 karakalem.net, Mona İslam&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-3188829309184099224?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/3188829309184099224/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=3188829309184099224&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/3188829309184099224'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/3188829309184099224'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2010/01/ask-da-olsak-gunesi-kusturmeyiz.html' title='Aşık da Olsak Güneşi Küstürmeyiz'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-1235509948976701455</id><published>2009-12-21T01:16:00.001+02:00</published><updated>2010-01-12T19:28:02.238+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Nefis Kötü bir şey midir?'/><title type='text'>Nefis kötü bir şey midir?</title><content type='html'>Nefis kötü bir şey midir? &lt;br /&gt;Mona İslam   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HZ. YUSUF’UN benim üzerimdeki tesiri büyüktür, Yusuf Suresi de en sevdiğim surelerden biridir. Nasıl sevmem ki! İlim ve hikmet en çok arzu ettiğim iki şey iken, onların azam derecede tecelli ettiği bir nebidir Hz. Yusuf. Bu yüzden onun “Nefsim emmaredir” deyişi daima kulaklarımda çınlar durur. Nefis kötü bir şey midir ki, bir nebi bile onun hakkında böyle demiştir. Anlamaya çalışır dururum. Döner döner bir daha bakar, ayeti yeniden elimde evirip çevirir, tekrar tekrar kulağıma koyar, ölçer tartar, ne yapacağımı şaşırırım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın üç temel kuvvesi kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i akliye nefse aittir. Bunların ifrat ve tefrit hallerinde husule gelen sapmalar bir tarafa, hadd-i vasatları da nefsanidir. Ama burada duran nefis Rabbinin sınırları içinde durmakta, sınırı aşmamaktadır. Yine de helal olana arzu duyan nefistir, hakikate saldırana öfkelenen nefistir, muhakeme edip hikmet damlatan nefistir. İnsanın nefsi bir alev gibi ona yaşam enerjisi verir. Nasıl ki afakta yıldızlar nurunu cennetten, narını cehennemden alıyorsa, enfüste insan da ışığı ruhundan, ısıyı ve harareti nefsinden alır. Yaşamak için ısı da ışık da elzemdir. Ancak alev nasıl sobanın yahut şöminenin içinde iyi, ancak döşemenin üstünde kötüdür, nefis de yerli yerince kullanıldığında iyi, yerinden edildiğinde kötü olsa gerek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nazarla, Hz. Yusuf’un “Nefsim emmaredir” dediği ana bakmak gerekir, o an Züleyha’nın onu çağırdığı andır. Burası döşemenin üstüdür, yangın çıkaracak yerdir, bu yüzden o hikmet sahibi böyle buyurmuş olmalı. Çünkü her ne mertebede olursa olsun, herkes için bir nefs-i emmare vardır. Buna sufiler nefs-i razıye içinde nefs-i emare, nefs-i safiye içinde nefs-i emmare derler. Elbette bir velinin, bir nebinin nefsinin çağırdığı kötülükle, bizimki aynı değildir. Ama o mertebe için medar-ı tenkid bir mesele bizim için meşru bir şey dahi olabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kucaklaşmanın Kitabı’nda Eduardo Galeano zihnimde nefsi daha da anlaşılır kılacak şöyle bir hikaye anlatır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Colombia kıyılarındaki küçük Negua kasabasında, gökyüzüne tırmanabilen bir adam vardı. Yere döndüğünde gezisini betimler, insanın yaşamının yukarıdan nasıl göründüğünü anlatırdı. İnsanlığın minik alevlerden oluşmuş bir deniz olduğunu söylerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dünya bir insanlar yığını, bir minik alevler denizidir” derdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes kendi ışığıyla ışıldar. Hiçbir alev öbürüne benzemez. Büyük alevler vardır, küçük alevler, her renkten alev. Kimi insanların alevi öyle durağandır ki rüzgarda bile dalgalanmaz, kimi insanlarınsa havayı kıvılcıma boğan çılgın alevleri vardır. Kimi saçma alevler ne tutuşur ne de ışık serperler; kimileri de öyle bir canlılıkla yalazlanırlar ki onlara bakınca gözlerimiz kamaşır, yaklaşırsak üstümüze ateş vurmuş gibi parlarız.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefsin tabakaları var elbette. Bu tabakalardan geçtikçe bir nefis ölüyor, bir diğeri diriliyor. Böylece insan nefsi itibariyle ölmeden önce defaatle ölmüş oluyor. Bu sayede ölüm insan için yeni ve sonradan gelen bir şey olmaktan çıkıyor. O zaten yaşamın içinde, peyderpey yaşanan, tadılan, tecrübe edilen, defalarca yaşanan bir hal oluyor. Elbette bu tedirici ölüm, defi ölümle de tamamlanıyor. Ancak tedriciliğe alışan ruha defi ölüm zor gelmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Helena rüyasında ateşin bekçilerini gördü. En yoksul ihtiyar kadınlar ateşi kent dışındaki evlerinin mutfaklarına gizlemişlerdi; alevleri canlandırmak için avuçlarına usulca üflemeleri yetiyordu.” (Galeano) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın nefsi öledururken insan yaşlanır, yaşlı kadınların herhangi bir şeye toplum içerisinde arzu veya meyl duyması, bir şeye gazaplanması hoş karşılanmaz, bu yüzden onlar alevlerini kent dışına çıkarırlar. Yaşlılık onlardan sair arzu ve kaygıları silip süpürmüştür, sadece rızık hakikati geride hala bakidir, hatta o bile gizlenir, dökülmüş dişlerle, yahut nimetin en iyisini torunlara sunmakla bastırılır, bu yüzden alev sadece mutfakta ve gizlice yanar. Galeano’nun kastı nedir bilemem ama benim onun metaforundan tevil ettiğim budur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan ölünce nefsi de ölüyor. Berzah ruhların memleketi. Oraya sadece onlar girebiliyor. Bu yüzden nefis de beden gibi bu dünyada bırakılıyor. Velev ki girse onun alevi bir denize girmişçesine sönüveriyor berzah ülkesinde. Zaten o tüm varlığıyla bedene sımsıkı bağlı, onunla hayatiyetini sürdürüyor. Beden yerken nefis yiyor. Beden bir şeye uzanırken ona nefis uzanıyor. Bedeni titreten öfkenin sahibi nefis. İnsanı başına gelebilecek tehlikelere karşı uyaran korku duygusu nefisten. Çocuğunu korumak için öne atılan anne nefsani hareket ediyor. Aşık nefsiyle seviyor. Kul nefsiyle ibadet ediyor Bu yüzden Arapça tabiriyle “abd” ruh maal cesed olana deniyor, nefsi olmayan abd olamıyor. İbadetten ve ilimden, zikir ve muhabbetten zevk alan da, fuhşiyattan ve zulümden rahatsızlık duyan da nefis ama ona nefs-i mutmainne deniliyor. Her nefis ölümü tadıyor, dünya dahi bir nefis, tam da bu yüzden o da içine gömülü tüm bedenler ve nefisler gibi ölüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sufiler nefis terbiyesi için “haps-i nefes” denilen bir zikir yaparlar. Bir müddet nefes tutulur ve bir tesbih zikir böylece çekilir. Bilindiği gibi nefesle nefis aynı kökten kelimelerdir. Nasıl hava ateşi besler, havasız kalan ateş söner, nefes de öyle nefsi besler. Hu zikrine medar bir nefesse şayet nefsin ateşini terbiye de eder. Nefsi bu dünyada haps etmeyi, tutmayı, gemlemeyi becerebilenler, nefesini uzun süre tutup denize dalan dalgıçlar gibidir. Bazen de başka kardeşlerinizin elini tutarak, onlardan güç alarak nefesinizi ve nefsinizi tutarsınız, bu da tüple dalmak gibi olsa gerek. Bu daha uzun süreli olur, zira cemaatte rahmet vardır. Birinin elini tuttuğunuzda ciğerleriniziz ve nefesinizi ona verirsiniz. Duanız onun için salınırsa gök kubbeye, siz onun nefsini onun için tutar ve salıvermez, kendisine zarar vermesine müsaade etmezsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şefkat mesleğinin sahipleri el tutmayı da, nefes vermeyi de himmet etmeyi de iyi bilirler. Onlar nefislerini başka nefislerle değiş tokuş ederler. Onların arzularını kendilerininkinden fazla önemserler. Onların ateşlerinin canlanması için üflerler. Kendi ateşlerini ise bir cam fanusta gizlerler, narını kendilerine nurunu etrafa verirler. Onlar sure-i Nur daki misbah gibidirler. Bu sayede onlara ihlas ve isarla himmet ederler. Böylesine yüksek bir himmetle candan yardıma koşan da safiye olan nefistir. Bu peygamber varislerinin işidir. Nefsini tutmayı hem kendisi hem başkaları için becerebilenler, bu dünyada dahi ruhun derce-i hayatına dahil olduklarından olsa gerek, misal aleminden berzah alemine bir yol bulur ve duvarı aşıp oraya geçerler. Onların himmetleri bu dünya ile sınırlı kalmaz, kuvve-i imaniyelerince alemleri gezerler. Elbette nefesleri müddetince, ciğerleri kapasitesince berzahta kalır ve ruhlar memleketi ile görüşebilirler. Ehl-i keşf el kubur dedikleri bu olsa gerek. Yalnız berzaha nefsine hakim olamayanlar ve nefesini tutamayanlar giremez. Kimi için hayat bütünüyle bir nefes tutmadan ibarettir, nefes tutma, zikir yapma, himmet alma ve himmet etme. Onlar ancak “Ey nefs-i mutmaine, rahmetime raziyle ve marziyye olarak dön, kullarımın arasına gir, cennetime gir” hitabı ile bir derin nefes alırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araplar “nefsi” dediklerinde “ben” demek isterler. Kendilerini kastederler. Bir şeyin aynını ifade etmek, bu şunun aynısıdır, demek için “nefs üş şey” ifadesini kullanırlar. Nefis insanın kendisinin aynısıdır. Kendinden öte farklı bir şey değildir. O ruhun aşık olduğu eşidir. Yine Arapça tabiriyle ruh müzekker yani eril, nefs müennes yani dişildir. İbn-i Arabi der ki, “ruh nefse aşıktır, bu yüzden el Vedud, ayrılıkları değil vuslatları ebedi olsun diye, haşir günü bedenlerle beraber nefisleri de diriltecektir” Afakta Adem için Havva ne ise, enfüste ruh için nefis odur. Nefis dişil olduğu için doğurgandır. İnsanda neşv-ü nema bulan tüm meyveler, tüm güzellikler, inkişaf eden tüm yetenekler, ruhun emrine muti nefsin doğurduğu hayırlı evlatlardır. Yine Şeyh-i Ekber der ki, nefis eşi olan ruhu terk eder de hevaya meyleder ise, ki heva ruh gibi onu terbiyeye çalışmaz, ne istese peşinen verir, o zaman onun doğurdukları şer olur. Heva da havadan mülhemdir. Hevasına tabi nefisler yangın çıkaracak kadar büyür aldıkları bitimsiz hava ile şişer ve sahiplerini yakarlar. Cehennemi doğuran bu nefsin ta kendisidir. Onu yakan kendisinden başkası değildir. Bu nefis daima şer doğurur, ona bütün putların anasıdır denilmiştir. İlk şer nefsin ruha ihaneti ile başlar. İlk hayır da sadakatle ve tevhidle. Burada tevhid ruh ile nefsin nikahından gelen tevhiddir. Sadakatse nefsin ruha sadakati olmalı… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın ilme duyduğu arzunun kuvve-i şeheviyeden olduğunu okuduğumda çok şaşırmıştım. Öyle bir tarif getirilmişti ki bu tarifin içine arzu duyulan, talep edilen her şey dahil olabiliyordu. Hepsini kuvve-i şeheviye doğuruyordu. Hepsi onun meyveleri, onun çocuklarıydı. İnsan neden kaçınıyorsa, neyi istemiyor, ondan çekiniyor, korkuyor, rahatsızlık duyuyor, itici görüyorsa, bunlar da kuvve-i gadabiyeden sadır oluyordu. Bu yüzden sıcakta güneş altında beklemek istememeniz, ev sıcak olunca pencereyi açmanız, sıcaktan kaçmanız kuvve-i gadabiyeye aitti. Bu iki duygu insanın umduğuna vasıl, korktuğundan emin olmasını sağlayan iki anahtardı. Tüm meyiller şehvetten, tüm içtinablar gadaptandı. Bunların dengesini ise tam ortalarında duran ve hakemlik yapan kuvve-i akliye sağlıyordu. Tüm hikmetler de ondan sadır oluyordu. Hep okuyup durduğumuz, “Oları açlıktan ve korkudan emin kıldık” diyen Kureyş Suresi insanın bu iki kuvvesine, “açlıkla” kuvve-i şeheviyeye, “korku” ile kuvve-i gadabiyeye işaret ediyor, ve düşünmesi için muhatap olarak da kuvve-i akliyeyi alıyordu. “La havfun aleyhim ve la hüm yahzenun” müjdesi de Allah dostları için bu iki duyguya müteveccih iki müjde olsa gerek… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlardan nasibim ve istihracım şudur ki, nefis hakikatte kötü değildir. Zira Allah kötü hiçbir şey yaratmamıştır. Nasıl ki semada asılı duran güneş olmasa, yahut yerin altından ve üstünden elde edilen enerji kaynakları olmasa, ne bitkisel, ne hayvani ne de insani hayat devam edemez. İnsanda da nefis olmasa insanın ne nebati, ne hayvani, ne de insani hayatı yürümez. Yaradılış maksatları hikmetten mahrum kalır, abesiyete döner. Tüm latifelerin inkişafı nefsin çalışmasına bağlıdır. İnsanın bünyesinde ne kadar varlık parçası varsa, hepsine tıpkı bir aileyi çekip çeviren, bakıp besleyen kadın gibi nefis bakar. Elbette kadının şeriat hilafına sokaklarda olması, ateşin yangın çıkaracak biçimde döşemeye sıçraması gibi nefis de şeriatla terbiye olmaz, hakikate vuslat için çabalamaz, ve yola düşmez ise evrenin en parlak yaratığından bir kozmolojik felakete dönüşür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefsinize iyi bakın! Onun bakımı dergahı ilahiye müteveccih olmasıyladır. Arzu ettiği her şeyin orada olduğunu bilirse yönelmesi hiç zor olmayacaktır. Zira cenneti isteyen nefsimizdir, cehennemden korkan da odur. Hikmeti seven de nefistir. Allaha aşık olan da odur. Onun aşklarının sapmasına izin vermemek, onu seraplara yöneltmemek lazım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   21/12/2009 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2009 karakalem.net, Mona İslam&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-1235509948976701455?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/1235509948976701455/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=1235509948976701455&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/1235509948976701455'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/1235509948976701455'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2009/12/nefis-kotu-bir-sey-midir.html' title='Nefis kötü bir şey midir?'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-641719287427890060</id><published>2009-12-20T01:51:00.003+02:00</published><updated>2010-01-12T19:28:37.522+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hayal Kalbe Akıldan Daha Yakındır'/><title type='text'>Hayal Kalbe Akıldan Daha Yakındır</title><content type='html'>Hayal Kalbe Akıldan Daha Yakındır&lt;br /&gt;Mona İslam &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İNSAN HAYATININ her döneminde kendisi ile ilgili bir şeyler keşfediyor. Hayat, özü itibariyle bir kendini tanıma, ve kendini açığa vurma serüveni. Her basamağında yeni bir şeyler bulunan bir merdiven, merdivende kalmadan ama buluntuları da yanınıza almayı unutmadan yürümelisiniz. Yolun sonunda sizin çıkabileceğiniz zirvede, en tepede ceplerinize doldurduklarınızı Rabbinize vereceksiniz. Anlayacaksınız ki, toplarken sizin sandığınız her şey, aslında onun her basamağa saçtığı hediyeleri. O’ndan size hediyeler, sizden yine O’na hediye edilecekler. Ve siz babasının parasıyla ona hediye alan çocuk gibi kucaklanacaksınız orada. “Ücretlerin tümü yabancılar için” diyeceksiniz, “Ben Sen’den ücret almam.” “Bana bir tebessümün yeter. Gülümse benim için, benim dudaklarımdan âleme gülümseyen Sen’sin.” &lt;br /&gt;İnsan aleme yalnızca bir seyirci olarak gönderilmemiştir. Seyretmek olsa olsa bir başlangıçtır. O aleme bir şey katar. Bu yüzden hiç birimiz gözlerimizi bir objektif gibi kullanamayız. Kullanmamalıyız da. Böyle bir gayret beyhudedir. Zira en objektif sayılan fotoğraf kareleri bile bir şeyleri içeri alır, bir şeyleri dışarı bırakır, ve neyin önemli, neyin önemsiz olduğuna karar verir. Öyleyse göz için bu hali hayli böyledir. Gözlerimize her an sayısız imge akar ve biz onları seçeriz. “Önemli, önemsiz, güzel, çirkin, anlamlı, anlamsız” diye kodlarız. Şayet bu ayrımın bir basamak üzerine çıkabildiysek onları, rahmet, hikmet, adalet, irade, güzellik, kahır, ceza, zorlama, konuşma, görme, işitme gibi fiiller olarak algılamaya başlarız. Bu fiillerle yedi renkli değil, bin bir renkli bir ebemkuşağıdır önümüze serili alem. Gözün müşahede ettiği budur. Ve göz kendinden görenin, kendine gördürenin, ve görülenlerin hakikatinin ayırdına varır. Bu aklın değil, hayalin marifetidir. Ne sandınız ya, gözler elbette hayalle de görür! &lt;br /&gt;Akıl sınırlar, keser, parçalar, sınıflar, ölçüp-biçer, nesnelerin ve kavramların üzerine çıkar, yargılar, onları elleriyle yoklar, tek tek isimlerini sayar, ayağıyla çiğner ve dayanıklılıklarını ölçer, meydan okur ve güçlerini belirler. Önemli önemsiz, anlamlı anlamsız ayrımı akla aittir. Fiilden faile varış akla aittir. Aklın işi orada biter, görevi hayal devralır. Eğer hayal gücünüz yoksa, ne renkleri görebilirsiniz, ne de onların birliğindeki bembeyaz nuru. Çünkü hiçbir akıl size tüm renkleri çorba ettiğinizde beyazın çıkacağı hükmünü veremez. Ama hayal ona kapı açar, hayal size kanat takar. Artık ellerinizle dokunamayacağınız, ama kokusunu alacağınız, üzerine çıkamayacağınız, ama altında huzur bulacağınız, mahiyetini bilemeyeceğiniz ama tadına varacağınız hava gibi, bulut gibi, ışık gibi varlığında hiç tereddüt etmeyeceğiniz hakikatlerin dairesine girmişsinizdir. Bu alemin seçkin teşrifatçısı meleke-i hayaldir. &lt;br /&gt;“Güneşin etrafında dolaşan seyyareler gibi, kalbin etrafında dolaşan melekeler vardır” der Şeyh-i Ekber. Akıl bunlardan biridir. Dimağ, müfekkire, hayal, nefs-i hayvani de bunlardan bazıları olsa gerek. Kimi Merkür gibi kalbe daha yakın, kimi Pluton gibi ondan donacak kadar uzakta. Her birinin birer has vazifesi var elbette, kalbe bağlı kaldıkları, kopup savrulmadıkları sürece yakın yahut uzak değerlidirler. Kimimizin hayatında bazıları başkalarına göre daha ön planda, yahut biz hayatımızın çeşitli dönemlerinde bu melekelerden bazıları ile daha fazla iştigal ediyoruz. Merdivenimin 32. basamağını terke az kala “ben”e dair son keşfim, ikamet adresimin “Hayal Gezegeni” oluşuydu. Hayal ülkesi, benim alemimde sistemin başkenti olan kalbe, aklımdan daha yakın bir yörüngede dönüyor. Kalbimin müfekkire gücünü en ziyade o besliyor. Burası alemi onun dili ile okuduğum güneşin alevinden kor gibi tutuşmuş küçük güzel toprağı kırmızı bir gezegen. Akıl ve kalbin arasında seyr-ü sefer ettikçe emin ellerdeyim. Buradan güneşin tüm renkleri de apaçık görünüyor. Sultan olan kalbimin muhayyilden bir sadrazamı var. Tüm sair melekeler vüzera heyeti gibi onun altında çalışıyorlar. Benim uzaktan bir yakutu andıran alemimde işler bu heyet tarafından idare ediliyor. &lt;br /&gt;Bazen bir başkasında bizde olanı gördüğümüz gibi, bazen de bizden farklı olanı görürüz. Bu bizim kendimizi, kimi zaman benzerimizle , kimi zaman da zıddımızla bilmemizi sağlar. Benim için de ikamet ettiğim gezegeni fark etmem, böyle karakterce zıddım bir arkadaş sayesinde oldu. Arkadaşım bulunduğu mekandan bana gördüğü şeyleri anlatan cümleler kurdu. Bense o cümleleri aldım, onun şaşkın bakışları altında üzerlerine gezegenimin toprağı olan ve orada bolca bulunan hayal tozundan serptim. Böylece onun yalın ve çıplak anlattığı mekan bir masal ülkesine dönüşüverdi. Bunun için bana birkaç sembol vermesi yetmişti. Kumsal, palmiyeler, yaşlı bir adam, mp3 çalar. Ben onları bir cadının Cinderalla’nın balkabağını, farelerini, köpeğini aldığı gibi aldım, bir süslü arabaya, beyaz koşum atlarına, iyi giyimli bir arabacıya çevirdim. Ona anlattığı şeyi yeniden anlattığımda, hikaye bambaşka bir hale dönüşmüştü. Ona göre gerçeği bozmuştum, bana göre nesnelere ve mekana ruh üflemiştim. Hayal yoktan yaratamazdı, onun işi elindeki malzemeyi biçimlendirmek ve suret vermekti, bunu sihir marifetine benzer bir yöntemle yapıyor, var olanlardan kendine özel bir dünya yaratıyordu. &lt;br /&gt;Sonra rüyalarım geldi hatırıma bir bir. Kafamın içinde bir öykücü vardı, ve fantastik hikayelere bayılıyordu. Bir bakıştan, bir tebessümden, bir kalemden, bir çatık kaştan, bir kase kirazdan, bir kumaş parçasından veri topluyor, onları titizlikle birbirine ekliyor ve bana hiç kimseyi inandıramayacağım bir masalla gerçekleri anlatıyordu. Ama ben her seferinde yukarıda bulutlar arasında, aklımın mavi safirlerle süslü kulesinden olan biteni izlerken biliyordum, hayallerim gerçekti. Ve ben gerçekleri, sadece hayal aleminde canlandıkları, aşağıdaki büyük çayırda sahnelendikleri zaman idrak edebiliyordum. Ana dilim buydu, bunun için sair melekelerin dilleriyle konuşan insanlarla konuşurken tekleyebiliyordum. Şüphesiz ben gösterdiği her şey hakikat olan bir rüya aleminde ikamet ediyordum. Bu yüzden masalları bu yaşımda seviyordum, bu yüzden Şeyh-i Ekber’in “hakikat arzları”ndaki hayal alemlerine neden “hakikat” dediğini seziyordum. İnsan asla gerçekte var olmayan bir şeyi hayal edemezdi zaten. Musavvire neyi şekillendirirse o evrenin bir yerinde gerçekleşiyordu. Allah’ın hoşnut oldukları cennette, olmadıkları cehennemde. Sadece bekleyip görmek gerekiyordu, hayal için sabırdan daha iyi bir yaren yoktu. &lt;br /&gt;Bu insanın Allah’ın “ol” emrine ayinedar oluşu idi. Bir dua gibi şekillenen hayallere “ol” deniliyor, insan onları hikmete uygunsa dünyada, değilse kudret diyarı olan ahirette karşısında buluyordu. Bu sayede Üstadımız bizimle sabah akşam hayalen görüşebiliyordu. Fütuhat müellifinin dediği gibi müminlere “ol” emri verilmişti. Kimisi melekelerini geliştirip, evc-i kemalata çıkıp bu dünyada da nebiler gibi veliler gibi reddolunmayan dualarda “ol” diyordu. Kimi bizim gibi burada hayal gücü ile yetiniyor ve hayallerine “ol” diyebileceği cenneti sebatla gözlüyordu. Hata ancak hayallerin bu dünyada vücuda geleceklerini sanmaktan hasıl oluyordu. Yoksa biiznillah zihinde varlıkları olan bu suretler bir gün harici vücut da giyeceklerdi. Zira varlık için vücud-u harici libası elzemdi. Gerçekçilik adına hayale suikast insanın kendine yapabileceği en büyük zulümlerdendi. Allah hiç bir şeyi abes yaratmamıştı, hayal melekesi de buna dahildi. &lt;br /&gt;Tüm bunlar zihnimde bir karnaval cümbüşü içerisinde dans ederken her ayrıntıyı yakalayıp söze dökmek çok zor. İnsan kendinde var olanı fark ettikçe alemde var olanı da algılamaya başlıyor. Buna “alıcıları açmak” diyebiliriz. Aslında hep var olan ama o ana kadar görmediğimiz nice şeyi bizdeki uzantısını bir düğme gibi açtığımızda görürüz. Sadece bizde olan şeyi kainatta fark ettiğimiz gibi, ancak bizde olanı severiz. Alemdeki her şey de bize kendimizi anlamak için bir büyüteç tutar. Kainat beni anlatırken ben de O’nu anlatıyor olmalıyım ki, birinden diğerine “ene” anahtarı ile böyle suhuletle geçilebiliyor olsun. Zihin daima böyle afaktan enfüse, uzaktan yakına ve oradan El- Karib olana vasıl olur durur. Hayal bizi bu geçişlerde hızla seyrettiren mübarek bir binektir. &lt;br /&gt;Sonsuza uzanan arzularımız, çılgınca gelen hayallerimiz orada bir yerlerde mevcuttur, onlar bizi beklemekte olan bir alemin bizdeki işaretleridir. Üzerimize ne takılmışsa alemde harici bir varlığı vardır. Bu yüzden insanlar adedince kainat vardır. Benim evrenimin içinde var olan bir şey sizinkinde var olmayabilir. Bu ne benimkini batıl kılar, ne sizinkini ibtal eder. Fakat insan kendinde var olan ve inkişaf ettirebildiği isimler vechesinden bir evrene bakar. Her birimiz için bir dünya yaratılmasının anlamı kanaatimce budur. Bunun için ahireti beklemeye de gerek yoktur. Sadece biraz hayal, biraz sezgi, biraz da başka insanların dünyalarına misafir olmak, gül yaprakları gibi iç içe geçmiş sayısız evreni fark etmenize yeterli olacaktır. O zaman göreceksiniz ki dünyalarımız da surette deniz dalgaları gibi bir, ama hakikatte ayrı ayrıdırlar. O vakit her bir ayrı dünyaya nazar etmek, her bir insanın alemine misafir olmak bize O’na dair başka bir şey anlatır. Zira ikamet ettiğimiz alemde de, diğerlerinde de ayrı ayrı ünvanlarla Mukim olan hakikatte sadece O’dur. Hayal ise bu sayısız dünyaya giriş için verilmiş altın bir anahtarıdır. &lt;br /&gt;İnsan başka dünyalara ancak hayal edebildiği ve kendi dünyası ile temas ettirebildiği kadar misafir olabilir. Empati yeteneğimiz ile kurgu ve hayal yeteneğimiz arasında büyük bir irtibat vardır. Tüm bu hususi evrenlerin ortak noktası ise onlarda tecelli eden Esma-i İlahiye’dir. Bizim birbirimizle konuşabilmemizi, anlaşabilmemizi, birbirimizi sevebilmemizi, yahut duyabilmemizi sağlayan da O’dur. Aslında her birimizin bir diğeri ile arasında O vardır. İki kişinin daima üçüncüsü O’dur. Hatta başkasında gördüğümüz, sevdiğimiz, işittiğimiz, hissettiğimiz, dokunduğumuz ne varsa bu O’dur. Allah uzaklarda bir yerlerde değildir. O en ziyade bizde kalbimizde, yahut başka bir insanın yüzündedir. Bu yüzden O kalplere sığmıştır, ve insanın yüzüne “Rahman suretindedir” denilmiştir. &lt;br /&gt;Not: Bazen hisse ve kalbe gelen şeyler su gibi hava gibi nur gibi olabiliyor, anlatmak için içinizden bir şelale gibi taşsa da, bir kaba doldurulup sunulamıyor, yalnızca bir gürültü ve köpük çıkarıyor, ama kulaklarını iyi kullanmasını bilenler için bir şelale gümbürtüsünden ve köpürtüsünden de hissedilebilir değil mi? Ben de bunu denedim. Benim ülkemden görünen bir hakikati yakalayıp anlatmaya çalıştım, size de uyuyorsa ne âlâ…&lt;br /&gt;  17/12/2009&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2009 karakalem.net, Mona İslam&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-641719287427890060?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/641719287427890060/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=641719287427890060&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/641719287427890060'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/641719287427890060'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2009/12/hayal-kalbe-akldan-daha-yakndr.html' title='Hayal Kalbe Akıldan Daha Yakındır'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-4208630849543197202</id><published>2009-12-09T02:13:00.002+02:00</published><updated>2010-01-12T19:28:51.649+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KADERİN HER ŞEYİ GÜZELDİR'/><title type='text'>KADERİN HER ŞEYİ GÜZELDİR</title><content type='html'>KADERİN HER ŞEYİ GÜZELDİR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Gönülle ve akılla bilen insan, hayatın olumsuz gibi görünen cilveleri karşısında asla ümitsizliğe düşmez. Dalgaları hiç kesilmeyen ve ard arda gelen bir olaylar okyanusunda yaşıyoruz. Kâinatın her köşesinde, en ince noktasına kadar bir akış var. Bir toparlanış, bir dağılış ve ardından yıkılış ve çözülüş var. Gelenler, gidenler o kadar çok ki, yine de dünyanın uyumu bozulmuyor, hiçbir zaman yer darlığı yaşanmıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyaya gelirken, kendi istek ve irademizle gelmediğimiz gibi, giderken de yaşamak istemediğimiz için ölüyor değiliz. Getiren götürüyor. Varlıklar, bütünüyle ezelde çizilmiş olan ilahî bir programa uyarak gelip gitmekte. Yaratılmış olan her şey Allah’ın eseri. Bizim bilmediğimiz nice sonsuz hikmetlerle dolu. Ama biz insanlar, olayların mutlak anlamı ve genel hikmetinden çok, kendimize ait olan yönünü görür, onunla meşgul oluruz. Kendi fayda ve zararımıza göre olaylara hayır ve şer diye hükmederiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüce kitabımız bu ruh halimizi şöyle anlatır: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sizin hoşunuza gitmeyen öyle şeyler vardır ki, onlar hakkınızda hayır olabilir. Yine hoşlandığınız öyle şeyler vardır ki, hakkınızda şer olabilir. İşin hakikatini Allah bilir, hâlbuki siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine Kur’an-ı Kerim’de Kehf Suresi’nde Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın bir seyahati hikâye edilir. Ve ard arda üç hadise anlatılır ki, bunların her biri mutlak gerçeği ile görünüşü arasındaki hayır ve şer anlayışlarını açıklaması bakımından dikkat çekicidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz hayır ve şerri ancak Allah’ın emri sayesinde tayin edebiliyoruz. Yani bize yapılması emredilen şeyleri hayır, yasaklanan şeyleri de şer olarak tanımaya mecburuz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kader denilince hemen akla ölçü ve miktar geliyor. Her şeyin güzelliği ve kemâli bu ölçüye tâbidir. Mesela bir elbisedeki güzellik, o kumaşın bir terzinin takdiri ile biçilip dikilmesi neticesinde ortaya çıkıyor. Bakışımızı elbiseden çekip onu giyecek olan insana çevirelim bir de. İnsanın bütün organları en güzel şekilde, yerli yerinde yaratılmıştır. Gereken büyüklükte tasarlanmış ve düşünülebilecek en güzel yerlere konulmuştur. Bunların her biri bir kaderi, planı ve programı göstermektedir. Ne elbise, bu şekil ve güzelliği kendi kendine kazanmıştır, ne de insanın vücudu. Bunlar hep bir plan, bir programın işaretidir. Yani ilahî bir kaderden gelip, onu göstermektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kitaba baktığımızda da durum bundan pek farklı değildir. Kitabın tamamının belli bir gaye için yazıldığını, bütün bölümlerin, paragrafların, cümlelerin, hatta kelime ve harflerin hep o gayeye göre dizildiğini görürüz. Yazılan her harf, yazarın gözünün önündedir ve onun bilgisi dâhilinde, onun takdirine göre planlanmıştır. Bu kâinat da kudret kalemiyle yazılmış ilahî bir kitaptır. Atomlar bu kitabın mürekkebi hükmündedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir binanın inşası sırasında kullanılan kalıplar, içlerine dökülen harcın taşmasına engel olduğu gibi, kaderin manevî kalıpları da bu dünyada maddeyi ve eşyayı belli bir ölçüye göre şekillendirmiş, sınırlandırmış, en faydalı bir hâle sokmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimizde tuttuğumuz kalem ve onun içindeki mürekkep, emre hazır bir şekilde bekler. Ne yazmak istersek kalemin ucundan o dökülür. Mesela meyve kelimesini yazmayı dilediğimizde, harflerin şekli, sıraları ve büyüklükleri hep takdir ettiğimiz tarzda ortaya çıkar. Bu cansız ve şuursuz mürekkep maddesi, iradeden mahrum olan kalem, bu yazının yazarı olamayacaklarından, mürekkebin zihinde tespit edilen bir programa göre döküldüğünü, her akıl sahibi rahatlıkla anlar, görür ve bilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir meyve kelimesinin yazılmasında zihnî bir plan ve program esas olduğu gibi, bir ağacın başındaki gerçek bir meyvenin yaratılmasında da Cenâb-ı Hakk’ın ilmiyle takdir edilen şekil ve özellikler esas olmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, yaratılmış olan her ne var ise; insan, hayvan, ağaç, yıldız, dağ, her biri birer kudret kelimesidir. Kaderin programına göre yazılmış ve yaratılmışlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kader, Allah’ın her şeyi bilmesi ve yazmasıdır. Bir başka ifadeyle, kâinatın plan ve projesidir. Kadere inanıyorum demek, Allah’ın her şeyi bildiğine inanıyorum demektir. Olmuşlar, olanlar ve olacaklar, ne varsa hepsi kader defterinde yazılıdır. Kaza ise, yazılanın başa gelmesi, bir başka ifadeyle kaderde yazılan bir hükmün infazıdır, gerçekleşmesidir. İrade ise, insandaki seçme kuvveti, önünde var olan şıklardan birini tercih etme kabiliyetidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim nerede, ne zaman, ne yapacağımız yazılmıştır. Şimdi okumakta olduğunuz satırları yazmak da kaderimizde vardır. Yazdığımız anda bu hüküm infaz edilir ve kaza olur. Yazmak ya da yazmamak konusunda bir tereddüt geçirdikten sonra yazmaya karar verdiğimizde, bu da irademizi gösterir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kader ikiye ayrılıyor: Iztırârî kader, ihtiyarî kader diye. Iztırârî kaderde bizim hiçbir etkimiz yok, o tamamen irademiz dışında yazılmış. Dünyaya geleceğimiz yer, annemiz, babamız, rengimiz, dilimiz, şeklimiz, kabiliyetlerimiz, hepsi ıztırârî kaderin konusu. Bunlara kendimiz karar veremeyiz ve bu kaderden dolayı da bir sorumluluğumuz yoktur. İkinci kısım da ihtiyarî kadere bağlıdır. Onu da Allah’ın bize verdiği iradeyle biz tercihimizi nasıl yapacak ve neye karar vereceksek, Allah ezelî ilmiyle onu öyle bilmiş ve öylece yazmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalbimiz çarpar, kanımız temizlenir, hücrelerimiz büyür, çoğalır ve ölür. Vücudumuzda bizim bilmediğimiz birçok işler yapılır, bunların hiçbirini yapan biz değiliz. Bunlar uyuduğumuz zaman bile devam eder. Ama şunu da çok iyi biliyoruz ki; kendi isteğimizle yaptığımız işler de var. Yemek, içmek, yürümek gibi fiiller de var. Zayıf da, cüz’î de olsa bir irademiz, az da olsa bir ilmimiz, cılız da olsa bir kuvvetimiz var. Bir yol kavşağında, hangisinden gideceğimize biz karar veriyoruz. Yollar önümüzde ama gideceğimiz yolu seçmek bize ait. Hayat yolu da böyle, kavşaklarla dolu. Bilerek tercih ettiğimiz, hiçbir zorlamaya maruz kalmadan seçtiğimiz yoldan ve işlediğimiz her bir suçtan ve günahtan sorumlu olan da biziz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte irademize dayalı olan çirkin isteklerimizle bozmasak, yıkmasak ve dağıtmasak, kaderin her şeyinin ne kadar güzel olduğunu göreceğiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen başa gelen ve dışarıdan bakıldığında, çirkin gibi görünen şeyler var, ama onların da sonuçları güzel. Kışın fırtınası, karı, yağmuru, çamuru olmasa, baharın çiçeğini, yaprağını, kelebeğini görebilir miydik? Bir su damlasından süzülüp bu dünyaya gönderilen ilk hâlimizi bir düşünelim. Kendi başımıza bırakılsaydık, almamız gereken organları biz seçmek zorunda kalsaydık, ne acayip bir mahlûk ortaya çıkardı, kim bilir? Bir düşünün. Fakat kaderimizi yazan Allah, sonsuz merhamet sahibi olduğu için, bizi kendi hâlimize bırakmadı. Sonsuz ve sınırsız ilmiyle hayatımız için gerekli her şeyi planlayıp O yarattı. Kâinatı bize uygun, bizi de ona uygun bir şekilde O yarattı. Başımıza görünürde çirkin bir hâl gelirse bilelim ki, o ya bir hatamızın karşılığıdır veya mahiyetini bilemeyeceğimiz bir imtihan içindir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, hikmet gözü dikkatle bakıp, ibretle görmeli, dilimiz: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Deme şu niçin böyle. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerincedir ol öyle. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bak sonuna, sabreyle.” demeli. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*** &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbret ve hikmet dolu bir kader öyküsü: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir küçük çocuk, annesi nakış işlerken dizlerinin dibinde oturup onu seyretmeyi çok severdi. Bir keresinde aşağıdan annesine doğru bakıp sordu: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Anneciğim, ne yapıyorsun?” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annesi, tatlı ve şefkatli bir sesle cevap verdi: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nakış işliyorum yavrum. Bu kasnaktaki kumaşın üstüne güzel desenler işlemeye çalışıyorum.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük çocuk: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ama yaptığın şey, hiç güzel görünmüyor, karmakarışık…” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de çocuğun baktığı yerden, annesinin elinde tuttuğu kasnağın altındaki ipler, birbirine giriyor, kasnağın üstünde görülen sanatlı işlemelerden ise hiçbir eser görünmüyordu. Çocuğun bu sözüne annesi gülümseyerek: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hadi sen git, biraz oyna,” dedi. “Nakışımı bitirdiğimde seni dizime oturturum, o zaman o nakışa benim yakınımdan bakar ve ne olduğunu anlarsın.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk oynarken, annesinin parlak renkli ipliklerin yanında, o kapkara iplikleri neden kullandığını merak etmekten kendisini bir türlü alamadı. Biraz sonra annesinin sesi duyuldu: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gel kızım, yanıma otur da, birlikte bakalım bu nakışa.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annesi gibi kasnağa üst taraftan bakan çocuk, şaşkınlıktan ve hayranlıktan ne diyeceğini bilemedi. Kasnağın üstünde harikulade bir çiçek resminin nakşedildiğini gördü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ama bu büyük farklılığın sebebi neydi? Alttan bakınca karmakarışık, üstten bakınca harika nakışlar. Nasıl böyle olabiliyordu? Annesi onun bu merakını şu sözleriyle giderdi: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yavrum, alttan bakıldığında nakış karışık ve anlaşılmaz görünüyordu. Çünkü sen nakşın üst tarafına daha önceden çizili bir plan olduğunu göremiyordun. Bu benim yaptığım bir dizayndı. O çiçeği işlemek için, benim bu çizimi ve planı takip etmem gerekiyordu. Şimdi benim tarafımdan baktığında ise, ne yaptığımı daha iyi görebiliyorsun.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük kız yıllar geçip büyüdüğünde, başına gelen her iyi ya da kötü, güzel ya da çirkin olaylar karşısında, hep bu yaşadığı olayı hatırladı. Hayatının bir nakış gibi, ilahî bir kudret eli tarafından dantel dantel işlendiğini, kendisine karışık, anlamsız, kötü gibi görünen olayların, aslında ilahî bir planın nakışları olduğunu, ortaya çıkacak bütünün ve kompozisyonun hârikulade bir resim teşkil edeceğini hissederek hâlinden pek de şikâyetçi olmadı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet; “Güzelin güzelliğini artıran, çirkinin çirkinliğidir,” diyor Bediüzzaman. Kâinattaki kader imtihanında, çirkinin de şerrin de özel bir yeri vardır. İyiliğin ve güzelliğin dereceleri, mertebeleri onlarla bilinir. Şeytan ve nefsimiz bu duruma itiraz ettiğinde, mutlak kudret, cemâl, kemâl sahibi olan Allah’ımızla aramıza girmeye kalktığı zaman, “Rabbimizle aramızdan çık, çekil ve yıkıl.. Gölge etme, başka birşey istemem” deyip onu uzaklaştırmalıyız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve İbrahim Hakkı gibi: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hak şerleri hayreyler &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zannetme ki gayreyler &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arif ânı seyreyler &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlâ görelim neyler &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neylerse güzel eyler,” demeliyiz. Kaderin her şeyi güzeldir bilmeliyiz. Ama irademizle çirkinleştirdiğimiz, günahlarımızla lekelediğimiz şeyler müstesna… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kader Allah’ı tanıtır, Allah’ı bildirir ve bize Allah’ı sevdirir. Ateşini kalpten, nurunu akıldan alan bir sevgiyle sevilirse Allah (c.c.), o zaman kaderin sırrı ve güzelliği daha iyi anlaşılacaktır inşallah. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar : Selim Gündüzalp &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;09.12.2009 tarihinde&lt;br /&gt;http://www.zaferdergisi.net/print/?makale=2501&lt;br /&gt;adresinden alınmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-4208630849543197202?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/4208630849543197202/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=4208630849543197202&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/4208630849543197202'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/4208630849543197202'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2009/12/kaderin-her-seyi-guzeldir.html' title='KADERİN HER ŞEYİ GÜZELDİR'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-7536687373054942552</id><published>2009-12-08T00:04:00.002+02:00</published><updated>2010-01-12T19:29:26.785+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İçerde Nefis ve Akıl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dışarda kadın ve erkek'/><title type='text'>Dışarda kadın ve erkek, İçerde nefis ve akıl</title><content type='html'>Dışarda kadın ve erkek, &lt;br /&gt;İçerde nefis ve akıl &lt;br /&gt;Mona İslam   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın ve erkek, insanın hakikatinin iki yönü, madalyonun iki yüzü, bir şey-i vahidin iki sureti, aynı hamurdan iki biçim, aynı kalbin etrafında tavaf eden iki melek, aynı güneşin yörüngesinde iki gezegen…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Genel itibariyle her varlık ya cem ya fark makamında bulunur: Bir varlığın bu iki hakikatten soyutlanması mümkün olmadığı gibi onları kendinde birleştirmesi de mümkün değildir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Erillik asıldadır –ki o Adem’dir ve zalike* ifadesidir. Dişilik ise ferdedir ve o da Havva’dır ve tilke** ifadesidir. Buna göre Adem nitelikleri birleştirmek(cem) içindir. Havva ise zatları ayrıştırır (fark).”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakikat bu ikisinin birlikteliğindedir. Yalnız cem makamında olmak bizi “La mevcude illa hu” demeye sevk ederken, ki bu bizim Allah’ı tüm esması ile tanımamızı yani marifetullahı eksik kılar, kainatı ardımıza attırır, yok saydırır, yalnız fark makamında durulursa gayra Allah’ın dışında bir vücut verme tehlikesi, mevcudatın üzerindeki esma ve fiilleri kendilerine verme, yahut her bir isme göre bir ilah ittihaz etme (şirk) riski hasıl olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teşbih ve tenzihin hakikati de böyledir. Biri bize Rabbin hakikatini anlatmak ve O Zat- Akdes’e muhatabiyetimizi temin etmek için, nefsimizden, alemden benzetmeler yapar. Diğeri ise Hakk’ın her şeyden gayrı, her şeyden münezzeh olduğunu bize hissettirir. İkisi beraber bulunmalıdır. Nefsimiz teşbih eder, aklımız tenzih eder, bu iki melekenin bilme, tanıma, keşfetme yöntemi budur. Nefis surete, akıl hakikate bakar, fakat her bir hakikatin bir sureti olduğu gibi, hiçbir suretin de içi boş değidir. En basit addettiğimiz eşya, cemadat bile ruhlarla, meleklerle doludur. Bu yüzden kadınlar daha çok biçime, usule, surete önem verirlerken, erkekler daha ziyade öze, hakikate, soyut olana değer verirler. Ama insana abd(kul) denilmesi onun ruh maal cesed olmasındandır. Onun üstünlüğü de bu iki zıt unsuru uyumla cem edişindedir. Yoksa ayrılmaları halinde, ya hayvan ya melek olmak icab ederdi ki, bu mümkün değildir. Zira Allah’ın bizim hamurumuzu kararken maksadı bu değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın ayrıntıya, erkek bütüne bakar. Erkek bakışının parçayı bütün karşısında en hafifiyle gözden kaçırma ihmal etme, en ağırıyla adalet-i mahzaya ters bir şekilde hakkını zayi etme ve yok sayma vartası vardır. Kadının bakışı bunun en büyük şifasıdır. Zira kadın ayrıntıyı atlamaz, en küçük bir şeyin de tüm mükevvenat kadar ehemmiyetli olduğunu ciğerinde hisseder. Kadın bakışında ise hardal tanesinde boğulmak, bir dipsiz kuyuya düşmek, küçük bir şeye haddinden fazla ehemmiyet vermek, ve onu put ittihaz etmek tehlikesi vardır. Bunun da şifası, çiçeği gösterirken baharı unutturmayan, bütüne nazar eden erkek bakış açısıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatay düzlemde adaletin temininde bu böyle iken, dikey düzlemde de kadın ve erkek ayrı yollar kat ederler. Erkek genelde apriori teorilerden hareketle büyük meselelerden küçük meselelere doğru yol alır, tümdengelim metodunu kullanmayı sever, kadın daha çok küçük meselelerden büyük hakikatlere yol bulur, tümevarım metodu kullanır. Erkek teoride, kadın pratikte daha mahirdir. Bu öyledir ki erkek ancak Allah’ı severse kadını sever, kadın ancak erkeği severse Allah’ın muhabbetine vasıl olur. Bu Yusuf’un Rabbinden Züleyha’ya, Züleyha’nın Yusuf’tan Rabbine yol bulma sürecidir. Elbette her erkek ve her kadın bu yolları takip etmesi zaruri değildir. Ama bunlar en genel eril ve dişil yaşama biçimleridir. Erkek gibi yol bulan kadınlar olduğu gibi, kadın gibi menzile varan erkekler de vardır. Yine bu yüzden “kadının cihadı kocasına itaattir”, zira ancak ona itaat ederek O’na kul olmaya bir yol bulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadının nazarında rahmet adaletin önüne geçer, bu yüzden ceza davalarında onun bu durumu göze alınmış adalete halel gelmemesi için “onlardan iki tane” buyrulmuştur. Bu yüzden kadın şefkatin aşırısından başına bin tür bela alır. Erkek ise adalet nazarı ile donatılmıştır, adalet edebilmek bütünsel bakmakla olur, fakat onun da “adalet edeceğim” derken merhametsiz bir adaleti tercih etmesi de mümkündür. Oysa kul her zaman Rabbine “Bana merhametinle muamele et, adaletinle değil” diye dua eder. Demek Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak bize adaleti merhametin önüne fazlaca geçirmemeyi emreder. Bu ikisinin dengesi için kadın ve erkek bakış açılarının bir arabayı çeken biri beyaz biri siyah iki koşum atı gibi birlikte hareket etmesi lazımdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın ateşe erkek suya benzer. Bu ikisi aslında tabiatıyla birbirine zıttır. Ateşin menşei sıcaklık ve kuruluk, suyun menşei soğukluk ve yaşlıktır. Oysa “cemmi zıddeynde kemal vardır” düsturu gereğince ikisinin de kemali buhar olmakladır. Böylece maddi ve kendilerine has özelliklerini yekdiğerinde eritir ve tek bir şey haline gelirler. Su buharı sıcak ve yaştır. Onda dişiden ve erkekten birer unsur vardır. Suyu erkekten, buharı kadından. Bunun mümkün olabilmesi içinse aralarına bir berzah gerekir. Berzah birbirlerini etkilemeyecekleri kadar kalın olmamalı, tıpkı tencere gibi olmalı. Ateşi suyun dışında tutarken, suyunda onunla ısınmasına izin vermeli. Berzah hiç olmadan bu ikisi birleşirse netice hangi unsur daha kuvvetliyse diğerini yok etmesi ile sonuçlanır. İstenen ne suyun ateşi söndürmesi, ne de ateşin içine bir “cuf” etkisiyle düşen suyun yok olup gitmesidir. İşte kadınla erkeğin arasındaki ilişkiyi düzenleyen Ahkam-ı Kur’an ve Sünnet-i Rasulullah bu berzahı doğru temin etmek ve iki tarafı da kemale erdirmek içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın erkeğin parçasıdır. Onun bedeninden yaratılmıştır. Kadının yokluğunda erkeğin sol tarafında, tam kalbinde bir boşluk doğar. Onu kadından başka tamamlayacak yoktur. Üstelik bu boşluk öyle bir anafor, bir girdap yaratır ki, o erkekte fırtınalar asla durulmaz, ruhu darmadağınık olur. Erkek kadının yurdudur, evidir. Kadın erkeksiz yurtsuz, ortada, evsiz ve çıplak kalır. Varlığın biricik ve ilk dayanağı güven hissinden mahrum kalır. Ancak evini bulan kadın evini çekip çevirir, ve onu temizleyip düzenler, böylece erkek derli toplu ve temiz bir hayata kavuşur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın bünyesinde dişi ve erkek unsur beraberce bulunur. Nefs dişiyi, akıl ise erkeği temsil eder, sufilere göre akıl sudan, nefs ateştendir. İkisi de kalp toprağına ekili iki çiçektir. Biri deniz mavisi ise, diğeri ateş kırmızısı. İkisi de ruh güneşinin etrafında iki gezegendir. Kemal ile nefs mertebelerinde safiyeye kadar yükselirken, akıl ise ilminde marifetullah boyutuna tırmanır. Nefs olmadan aşk olmaz, muhabbet olmaz. Akıl olmadan da ilim olmaz. Hakikate götüren yol ise ancak iki gözü açık bir adamın yürüyeceği bir yoldur. Bir göz ilme diğeri aşka bakmalıdır. Aksi takdirde nakıstır. Sadece aşk ile her tür batıldan ve sapkınlıktan azade kalınamaz, zira nefs bir rehberi olmazsa putperestçe sevmeye mütemayildir. Sadece ilim de kuru kuruya tat vermez, onunla hallenebilmek, ilmi bir eşek gibi sırtta değil gönülde taşımak, eyleme geçirmek için aşk lazımdır. Ateş başıboş kalırsa zararlı, ama kontrol altında olursa enerjisinin yoğunluğu itibariyle çok yararlı bir temel elementtir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su da ateşte yerde bulunurlar, semaya çıkmak için bize su buharı lazımdır. Bu yüzden hem kendi bünyemizde akıl ve nefsin, hem afakta kadın ve erkeğin el ele, yan yana, barış ve uyum içinde olması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Tırnak içindeki ifadeler Fütuhat-i Mekkiye cilt 1. sf 176 dan alınmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• zalike, “zalikel kitabu” ibaresini eril bir ifade olarak, tilke ayat-ul kitab” ibaresini de dişil bir ifade olarak zikredebiliriz. Arapça gramer olarak “kitap” müzekker(erkek), “ayet” müennes(dişil)dir. Yine “kitap” bir şeyin toplamına işaret ederken(cem), “ayet” içindeki cüzlere(fark) işaret eder. Bu ibn- Arabi’nin Fütuhat’ta zikredilen sayfada muğlak olarak ifade ettiği tevilinden anladığımdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Not 2. Erkek ve kadın kullandığım birer kavramdır. Her insanın içinde bir eril bir dişil taraf olduğundan bazen erkek olup dişil özellikler göstermek(davranış biçiminde), yahut kadın olup eril özellikler göstermek mümkündür. Hatta bazen aynı insan kimi zaman eril, kimi zaman dişil tavır gösterebilir ki bu yanlış da değildir. Bir erkeğin tüm vasıfları erkeksi olmak zorunda değildir, ama azamisi öyle olmalıdır. Aynı şey kadın için de geçerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Misal: Şefkat bir dişil vasıftır, ama bu erkek şefkat etmez demek değildir. Sorumluluk almak eril bir vasıftır ama bu kadın sorumluluk almaz demek değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   30/11/2009 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2009 karakalem.net, Mona İslam&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-7536687373054942552?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/7536687373054942552/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=7536687373054942552&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/7536687373054942552'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/7536687373054942552'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2009/12/dsarda-kadn-ve-erkek-icerde-nefis-ve.html' title='Dışarda kadın ve erkek, İçerde nefis ve akıl'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-7169418810389000248</id><published>2009-12-07T23:00:00.001+02:00</published><updated>2010-01-12T19:29:45.937+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kırılma Noktaları'/><title type='text'>Kırılma Noktaları</title><content type='html'>Kırılma Noktaları &lt;br /&gt;Mona İslam   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FEN DERSİ okumuş olanlar pekala bilirler, maddenin üç hali vardır, katı, sıvı ve gaz halleri. Öğrenciliğimde bu hallerle ilgili çizilen faz grafiklerini çok severdim. Şimdi farkediyorum ki bu grafikler insanın hayattaki hallerine de, bire bir tekabül ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son seminerde Metin abiden öğrendiğim ders hayatımın dersiydi. Sebep, müsebbibi olduğu şeyin pek farkına varmaz. Marangozhanedeki aletler kendileri ile ustanın ne yaptığını bilmezler. Metin abinin anlattıkları da bende böyle bir tesir icra etti. O da ne yaptığının farkında bile değildi. O bir aletti, ve Usta onunla zihnime, kalbime bir şeyler nakş ediyordu. Öyle bir hal yaşadım ki tahtadaki zühre katre ve reşha sembolleri ile yazılan, çizilen, anlatılan şeyler sanki benim hayatımdı. Tahtadaki bendim sanki, ve bunun için olsa gerek Metin abi tahtayı her sildiğinde canım acıdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan hayatına bakınca da çocukluktan başlayarak yaşanan bir zühre dönemi olduğunu söyledi mesela. Bu cümle bir damla su oldu, kalp toprağıma damladı. Hayalim seminer salonundan ötelere uzandı. Bundan altı yıl öncesine gitti. O günlerde farkına varamadığım,ancak şimdilerde ne olup bittiğini anlayabildiğim bir faz evresine girmiş olmalıyım. Faz evreleri yatay düzlemde çizgilerle ifade edilirdi. Herhangi bir sıcaklık artışı olmamakla beraber, buz o evrede erimeye başlardı. Bu yıllar benim için de böyle gönlümün sabit sıcaklıkta beklediği, bir yere çakılı kaldığı, bir türlü oradan kurtulamayacakmış sandığı bir zaman diliminden başka bir şey değildi. Bu faz katı halden sıvı hale geçiş, erime fazıydı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra bir gün bu sabit hal canıma tak etmiş olmalı ki ani bir hamle ve hareketle, biraz da öfke ve celalin himmetiyle kalbimin ateşini körükledim. Isıyı arttırmak için zorladım. Zorladım ve artık bende hiç buz kalmadı. Sıcaklık erime noktasının üzerine doğru yüzümü güldüren bir eğri ile yükselmeye başladı. Artık sıvıydım, katreydim. Bu yüzden tasavvuf merakıma şaşmamak lazımdı. Bu yüzden kalbim “acaba intisap edecek bir şeyh mi bulsam” düşünceleriyle aranıp, sağa sola salınıp durmuştu. Ben katre olmuştum ve tüm hüzün ehli gibi, tüm aşıklar gibi kendime bir ay arıyordum. Bu medet duygusu ile İbn-i Arabi’ye yapışmıştım. Bu ihtiyaç ile sufiler arasına karışmıştım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ben onlardan değildim. Evet katre olmuştum ama katre kalmak istemiyordum. Bu müzmin kedere razı değildim. Aklen bildiğim, zaman zaman bir nimet-i Rabbani olarak hissettiğim varlık neşesine, bitamamiha ermek istiyordum. Hikmeti bilmek, hakikati müşahede etmek istiyordum. Sıvıydım ama onlarla karışamayacak bir tabiata sahiptim. Zorlayıp karışsam da hep bir tabaka ya üstte ya altta kalıyordum. Metin abi bana, burda da el verdi. Kim olduğumu, ne olduğumu, ne olacağımı gösterdi. Yine yaptığının farkında olmamasıyla, yansıttığının sadece güneşten gelen ışık olduğunu bildirdi. Önümü ışıldatan ay oldu, yolumu buldum, yürüyorum. Geri dönüş yok, olsa da ben dönmeyeceğim. Allah’ın verdiği her hal ve tecelli bir öncekinden hayırlı iken, o bir şeyi ya aynıyla ya misli ile yenisini vermeksizin almazken, kim ister eski hale dönmek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yolun sonu nereye varacak sezgisel olarak biliyorum. Ancak henüz göremiyorum. Öyle ya eski halimle de şimdiyi göremezdim. Kalbimi gittikçe ısıtmalıyım. Tekrar soğumasına izin vermemeliyim. Yoksa yeniden donarım. Kaynama noktama kadar ısınmalıyım, dua ile zikir ile kalbime odun taşımalıyım. Aczimin göz bebeğine bakmalı, gözümün önünden hiç ayırmamalıyım. Kendini zahir etmek istediği her an nefsin üstüne tesettür perdesi örtmeliyim. Tevbe ve pişmanlıkla, yaptıklarımın ve yapmaktan korktuklarımın dehşetiyle geçmişime bakmalı, ve bu eğimden aşağı kaymama gayretinde olmalıyım. Hayatımı bir gaye-i hayale vakfetmeliyim ki zihnim asla eneme geri dönmesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece belki yıllar sonra ben de buhara binip yükselen, aşk ateşi ile iyice yanan,meftun olduğu güneşin yanağına bir buse konduran bir reşha oluveririm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan hayatının yaşadıklarının sıkıntılarının hikmetini bilmek ister. Kimi bunu ölünce öğrenir kimi ölmeden haline hakikatine arif olur. Buna ölmeden ölmek denilir. Benim halim bana son Karakalem Semineri’nde ayan oldu, ben kendimi gördüm. Halimi bildim. Ölmeden hiç bilemeyeceğimi sandığım hikmeti hissettim. Hikmet konuşmacının kelamından yaralı kalbime yağmur gibi indi. Ben son seminerde bir kez öldüm. Bir kez dirildim. Dirilen ben ölen benin, o salona giren ben çıkan benin aynı değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölmeden öldüren, hikmeti indiren, kalbin gözüne gördüren, güzel vesilelerle Güzelliğinin haşmetini gösteren, daima yenilenen bir hayat veren, beni yeniden yaratan Allah’a hamdolsun. O göstermese ben kendimi görebilir miydim? İnsan kendini her gördüğünde aslında kendine Allah’ın aynasında, O’nun gözüyle bakar. Kula gösterilen, O’nun indinde ve nazarında bulunan halinin bir anlık görüntüsünden başka bir şey değildir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün gelecek, silinen tahtalara, biten dostluklara, düşen yapraklara, eski zamanlara, hüzünlü hikayelere, bir şehrain, bir düğün, bir şenlik gibi bakmayı da öğreneceğim. Şimdi yaşadıklarımın boşuboşuna olmadığını, hikmetini gördüm ya, sadece ilmel yakin değil, aynel yakin ve hatta hakkal yakin bildim ya, gün gelecek gökyüzüne yükselmeyi de göreceğim. Batmayı gördüm ya doğmayı da göreceğim. Belki ölünce, belki ölmeden önce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsinden çok hayret edilesi olan şey neydi biliyor musunuz? Bilmek için, görmek için, anlamak için, erimek için hiçbir şey yapmadım. Her şey üzerimde iradem dışında icra edildi. Ben kimi zaman sabırla, kimi zaman isyanla bas bas bağırarak bu hallere şahitlik ettim,dua ettim,dizlerimi dövüp istiğfar ettim hepsi bu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duanın ışığı ve pişmanlığın ateşi buzu eritmek içinmiş, benliğimi katı halden sıvı hale tebdil içinmiş de haberim yokmuş…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çekilen her derin “ah” buzları çatlatıyormuş da bilememişim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi ki olmuş, iyi ki yaşanmış, iyi ki O Kudret Eli üzerimde işlemiş, iyi ki ateş gönlüme verilmiş. İyi ki Allah “bu hali benden al” diyerek yalvarmalarımı dinlememiş, iyi ki dualarımı istediğim biçimde kabul etmemiş. Yoksa eriyemezdim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulun gören gözü, işiten kulağı olan Allah’a hamdolsun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   07/12/2009 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2009 karakalem.net, Mona İslam&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-7169418810389000248?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/7169418810389000248/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=7169418810389000248&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/7169418810389000248'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/7169418810389000248'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2009/12/krlma-noktalar.html' title='Kırılma Noktaları'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-5873476794246917972</id><published>2009-07-05T05:05:00.002+03:00</published><updated>2009-07-05T05:08:30.342+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Nietzsche Ağladığında /Irvin Yalom'/><title type='text'></title><content type='html'>Nietzsche Ağladığında /Irvin Yalom&lt;br /&gt;kitabından alıntıdır.&lt;br /&gt;1. hepimiz bir sürü parçadan oluşuruz ve bu parçalar kendilerini ifade etmek için çırpınır. bizler yalnızca varılan son uzlaşmadan sorumlu tutulabiliriz, her parçanın sahip olduğu karmaşık dürtülerinden değil.&lt;br /&gt;2. ideal evlilik ilişkisi, her iki insanın da yaşamını sürdürmesi için bu ilişkiye muhtaç olmadığı zaman kurulandır.&lt;br /&gt;3. biriyle tam bir ilişki kurabilmen için önce kendinle ilişki kurabilmelisin.&lt;br /&gt;4. kendi yalnızlığımızı kucaklayamazsak, inzivaya karşı kalkan olarak başka birini kullanırız. yalnızca bir kartal gibi yaşayabilen insan-başka birine sevgisini verebilir; yalnızca o zaman o insan bir başkasının büyümesi ve gelişmesiyle ilgilenebilir.&lt;br /&gt;5. her insan, gerçeğin ne kadarına dayanabileceğini seçmeli.&lt;br /&gt;6. en çok çiğ damlası, en sessiz gecede düşer.&lt;br /&gt;7. mezarlıkların, insanın zihnini dinlendirdiğini ve yaşamdaki önceliklerin değerlendirilmesini sağladığı söylenir.&lt;br /&gt;8. en çok arzu edilen kadın en çok korkulan kadındır. tabii bunun nedeni onun ne olduğu değil, bizim onu nasıl gördüğümüzdür.&lt;br /&gt;9. ikili yaşam ilave yaşam gibi. insana adeta uzatılmış bir yaşam sunuyor.&lt;br /&gt;10. bizler arzu edilenden ziyade arzu etmeye aşığızdır.&lt;br /&gt;11. kendini iyi biri olarak gösteriyor -kimseye zarar vermiyor- yalnızca kendinden ve doğadan başka kimseye! sırf pençeleri yok diye kendilerine iyi diyenlerden biri olmaktan vazgeçirmeliyim onu.&lt;br /&gt;12. uygar, kibar ve görgülü bir adam. vahşi tabiatını ıslah etmiş, içindeki kurdu kuzuya çevirmiş. ve buna ılımlılık diyor. bunun asıl adı, vasatlıktır.&lt;br /&gt;13. bastırılmış hınç insanı hasta eder.&lt;br /&gt;14. yaşadığımız şeyleri biz icat ederiz. dolayısıyla icat ettiğimiz şeyi de yok edebiliriz.&lt;br /&gt;16. ölümün geliyor olması, yaşamın değerli olmadığı anlamına gelmez.&lt;br /&gt;17. yaşam planınız sizin elinizde değilse, varlığınızı rastlantıya bırakmışsınız demektir.&lt;br /&gt;18. kimler daha emniyette, kimler daha rahat, kimler sonsuza dek mutludur? yalnızca sığ zihinli olanlar yani sıradan insanlar ve çocuklar.&lt;br /&gt;19. insanların tarzları iki temel bölüme ayrılabilir: ruhunda sükunete kavuşmak ve mutlu olmak isteyen insanlar inanmalı ve iman etmeli, ama hakikatin peşindeki insanlar iç huzurundan feragat edip yaşamlarını bu sorgulamaya adamak zorundadırlar.&lt;br /&gt;20. başkalarının kurallarına uymak, insanın kendini yönetmesinden çok, hem de çok daha kolaydır.&lt;br /&gt;21. size düşen ödev kendinizi kabullenmenizdir, benim sizi kabullenmemim yollarını aramak değil. (kendinden hoşlanmayan pek çok insan gördüm; bunlar önce başkalarını kendileri hakkında iyi düşünmelerini sağlarlar.bunu başarınca da bu sefer kendileri de kendileri hakkında iyi düşünmeye başlarlar. ama bu sahte bir çözümdür; bu başkalarının otoritesinin altına girmeyi kabullenmektir.)&lt;br /&gt;22. aslında verir gibi yaparak hediyeyi kendiniz almaya çalışanlardan biri misiniz?&lt;br /&gt;23. bir dost dinleneceği bir yer aradığında ona verilecek en iyi yer sert bir yataktır.&lt;br /&gt;24. aslında kimse kimseye yardım edemez; insan kendine yardım etme gücünü kendi içinde bulmalıdır.&lt;br /&gt;25. neysen o ol.&lt;br /&gt;26. daha derinlere inip motivasyonlarınızın kaynağını bulun! hiç kimsenin bir şeyi sırf başka birisi için yapmadığını göreceksiniz. insanın bütün eylemleri kendine yöneliktir, bütün hizmetleri kendine-hizmettir, bütün sevgisi kendini sevmesindendir.&lt;br /&gt;27. yazılarımdaki başarı, sürüler halinde yaşamanın getirdiği rahatlıktan kendimi bilerek ve isteyerek uzaklaştırmamdan; kötü ve güçlü eğilimlerle yüz yüze gelme cesaretini gösterebilmemden kaynaklandı. araştırma ve bilim, önce inançsızlıkla başlar. ancak inançsızlık başlı başına strestir. &lt;br /&gt;28. gerçeğin ne kadarına dayanabilirim ?&lt;br /&gt;29. beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir.&lt;br /&gt;30. birinin kendisini başka birine açması ihanetin kapılarını açar ve ihanet insanı çok rahatsız eder.&lt;br /&gt;31. bir kişi köprüyü geçmek üzere -yani, öteki kişiye yaklaşıyor- o anda karşıdaki kişi, o kişinin zaten yapmayı düşündüğü şeyi yapmaya davet ediyor. o zaman birinci adam adım atamıyor; çünkü artık yapacağı şey, diğerine boyun eğmek gibi geliyor, belli ki yakınlaşma yolunu engelleyen şey, güç.&lt;br /&gt;32. ölümün son iyiliği bir daha ölmeyecek olmaktır.&lt;br /&gt;33. kafası bir sürü kitaba gebe ve baş ağrılarının nedeni de beynin doğum sancıları olduğu düşüncesinde.&lt;br /&gt;34. kemikleri, eti, bağırsakları ve kan damarlarını kaplayan deri nasıl insan görünümünü katlanabilir hale getiriyorsa, ruhun ajitasyonu ve ihtirası da kibirle kapatılmıştır; ruhu kaplayan deridir.&lt;br /&gt;35. kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız: önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-5873476794246917972?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/5873476794246917972/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=5873476794246917972&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/5873476794246917972'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/5873476794246917972'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2009/07/nietzsche-agladgnda-irvin-yalom.html' title=''/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-3268948992119783269</id><published>2009-06-23T19:29:00.002+03:00</published><updated>2010-01-12T19:31:21.564+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ey nefsim Bil ki'/><title type='text'>Ey nefsim   Bil ki</title><content type='html'>Ey nefsim!. Bil ki.. – 6 &lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİR DEĞİL binlerce kalemle yazıyorsun hayatını.&lt;br /&gt;Birini silsen diğeri onun yerini alıyor.&lt;br /&gt;İşlediğimiz her günah, &lt;br /&gt;Kafamıza giren her bir şüphe, &lt;br /&gt;Kalp ve ruhumuzda yaralar açıyor..&lt;br /&gt;Yaratıcıya karşı duyduğumuz kuşkular,&lt;br /&gt;Korku tümörleri, &lt;br /&gt;Bağışlama yetimizi yitirmemiz,&lt;br /&gt;Ebedî hayattan nasibimizi azaltıyor.&lt;br /&gt;Küçük dairenin hatırına geniş daireyi feda etmemek gerekir.&lt;br /&gt;Hangi daire daha geniştir? &lt;br /&gt;Bedenin ki mi, ruhun ki mi?.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefis kendinden aşağıda olanları duyularla, &lt;br /&gt;Kendinden yukarıda olanları delil / bürhan ile öğrenir. [1]&lt;br /&gt;Aklı olmayanın dini yoktur.&lt;br /&gt;İçimizdeki peygamber akıldır.&lt;br /&gt;Şayet bâtini elçimiz devre dışı kalırsa,&lt;br /&gt;Zâhiri peygamberden (s.a.v) de fayda gelmez.&lt;br /&gt;Kişinin dinden nasibi, akıldan nasibi kadardır.&lt;br /&gt;Zira akıl imanın bekçisidir.. [2]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan bir eylemde bulunmak istediği zaman, &lt;br /&gt;Allah (c.c), o fiili icra etme gücünü insanda yaratmaktadır. &lt;br /&gt;İnsana düşen, sadece niyet etmektir.&lt;br /&gt;Ölümle elinde hiçbir şey kalmadığını gören insana; &lt;br /&gt;‘İbadet ederek eline ne geçecek..’ diye sorulur mu?&lt;br /&gt;Ey nefsim! Unutma..&lt;br /&gt;Kader inanılmayı değil fark edilmeyi bekler.&lt;br /&gt;Zira, kader konuşunca cüz’i irade susar..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratıcı, insanı doğumundan ölümüne kadar kayıt altına almıştır.&lt;br /&gt;Potansiyel olarak insanda sadakat ve doğruluk problemi vardır.&lt;br /&gt;Allah (c.c) insanla doğrudan görüşmekten aciz değildir,&lt;br /&gt;Ama bunu Cebrail (a.s) vasıtasıyla yapmaktadır.&lt;br /&gt;İnsanın her yaptığından en ince ayrıntısına kadar haberdardır,&lt;br /&gt;Fakat sağına ve soluna katip / kaydedici melekler yerleştirmiştir ki,&lt;br /&gt;İyilikleri ve kötülükleri her an yazılsın. &lt;br /&gt;Sevapları ve günahları öylece kaydedilsin.&lt;br /&gt;Hayatı ve ölümü veren O (c.c) olduğu halde,&lt;br /&gt;Azrail (a.s) marifetiyle insanın canını almaktadır.&lt;br /&gt;İslam dini, bir kayıt dinidir.&lt;br /&gt;Kayıt dışı olan her türlü iş özünde İslam’a aykırıdır. &lt;br /&gt;Ey nefsim! Unutma..&lt;br /&gt;Kayıt varsa kader de vardır..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dip Notlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1]. İlim genel olarak objektif bilgiyi ifade eder. &lt;br /&gt;Marifet ise sübjektif bilgi için kullanılır. &lt;br /&gt;Bilim ise, doğa bilgisi anlamındadır. &lt;br /&gt;Bilginin temel kaynakları, duyular ve akıldır.&lt;br /&gt;Bunlara haber (Kur’an ve Hadisler), &lt;br /&gt;Sezgi (ilham) ve tecrübe (deneyim) eşlik eder.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2]. Sözler / Lemeat / syf: 673&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   21/06/2009 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2009 karakalem.net, Aykut Tanrıkulu&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-3268948992119783269?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/3268948992119783269/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=3268948992119783269&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/3268948992119783269'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/3268948992119783269'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2009/06/ey-nefsim.html' title='Ey nefsim   Bil ki'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-4044214200598942451</id><published>2009-06-23T18:53:00.002+03:00</published><updated>2010-01-12T19:30:08.831+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Belki de elde etmemek için arzu etmelisin'/><title type='text'>Belki de elde etmemek için arzu etmelisin</title><content type='html'>Belki de elde etmemek için arzu etmelisin &lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İŞTE HAYAT böyledir. İnsan arzu eder, fakat irade edemez çoğu zaman. Kalb arzu eder, akıl talep eder, lakin maksud kuşu irade elinin yetişemeyeceğe yere konar sıklıkla. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep böyle de olmaz ama. Bazen insan irade eder, arzu ettiğini, istediğini, irade edebilme durumundadır, lakin kendi iradesi yetmez, yeterli olmaz, başka iradeler mevzubahistir. Kendi hayatının merkezinde bile kendi iradesi yoktur. Arzu kuşu, irade kafesinde öylece kalıverir. Acizdir kalb; bazen kendi irade kafesinde bazen başka iradelerin boyunduruğuna mahkum mahzun olur. Halden hale kalbolur. ‘Arzu’ haliyle hallenir, ne ki bu hali irade edecek veya ettirecek sesi çıkmaz kalbinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsinden öte iradelerin üstünde bir külli irade vardır, bir Fail-i Muhtar vardır, her ‘arzu’nun dizgini O’nun elinde, her ‘irade’nin anahtarı onun yanındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan elemini çektiklerinin, arzusu peşinde koştuklarının sahibi değildir. Onlar üzerinde fiil sahibi de değildir. Fail-i Muhtarın iradesi altında münfaildir. Etken değildir, edilgendir. Kendisine verilen cüz’i irade, arzularını irade etmesi için verilmiştir. Ne ki bu arzu edilen ve sahip olunması için irade beyan olunan şeyin her zaman insanın dilediği şekilde neticelenmesini sağlamaz. Hem insan elde ettiğini elinde de tutamaz. İnsan niyet sahibidir, fakat sonuç sahibi değildir; niyetleri sonuçlara kavuşturan veya niyeti sonuçsuz bırakan bir ‘İrade’nin hikmetine ve inayetine iman etmek durumundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın sorumluluk alanı ‘arzu’nun tasarrufuyla başlar, iradeyle devam eder, zulümde biter. Zulüm ise niyetleri sonuçlara kesinkes bağlayıp, külli iradeyi–haşa--kendi cüz’i iradesine endekslemesidir. Zira insan kalbindeki arzuya ait ‘ilm-i ledün’e sahip değildir. Niyet ve arzu ancak ‘hayrı kabul etmek, şerre merci olmak’ için insanın nefsine takılmıştır. Hem kainat kapıları zahiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam bu noktada bir hikmet ehli “Bir şeyin olup olmaması nezdinde müsavi değilse nâkıssın” demiştir. Yani; bir şeyin senin arzu ettiğin şekliyle olması, senin arzu ettiğin haliyle senin eline geçmesi veya geçmemesi, eğer senin âleminde farklı anlamlara işaret ediyor ise, senin külli iradenin sahibine dair ciddi ontolojik problemlerin var demektir. Sen arzularının külli irade karşısındaki durumunu hem ölçmeye çalışıyorsun, yetmezmiş gibi kendi âlemine ait referanslarla ölçmeye çalışıyorsun, eksik ve yanlış iş yapıyorsun, sen kemale erememiş, nakıs noksan kalmışsın demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen insan olarak mahluksun, yaratılmışsın. Mahluk olarak münfail bir fıtratsın, fâtır bir fail değilsin ki, isteklerinin senin eline geçip geçmemesine göre kendince sonuçlar çıkarıp, hüküm verebiliyorsun. Arzularına nail olman ne ise, olamaman senin âlemin için aynı varoluş tınısını üflemeli ruhuna. Kanaat ve memnuniyet lisanlarıyla şükür dersi vermelisin arzularına. İradenin ellerini teslimiyet ve rıza makamına uzatmalısın. Yunus gibi, “ne varlığa sevinmeli, ne yokluğa yerinmeli”sin. Arzu dilinin külli iradeyle sana ulaşan yankısı karşısında ‘aklı başında bir insan’ olmalısın. Ne dünya umurundan kazandığına mesrur, ne kaybettiğine mahzun olmalısın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem bazen elde etmek için değil, elde etmemek için de arzu etmelisin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Rabbim, arzularımızı dinin üzere sabit tut” diye dua etmelisin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   23/06/2009 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2009 karakalem.net, Metin Ergöktaş&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-4044214200598942451?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/4044214200598942451/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=4044214200598942451&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/4044214200598942451'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/4044214200598942451'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2009/06/belki-de-elde-etmemek-icin-arzu.html' title='Belki de elde etmemek için arzu etmelisin'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-8046225334105924056</id><published>2009-06-03T14:34:00.001+03:00</published><updated>2010-01-12T19:37:32.481+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVLİLİK VE ORTAKLIK'/><title type='text'>EVLİLİK VE ORTAKLIK</title><content type='html'>EVLİLİK VE ORTAKLIK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir esnaf, zaman zaman kendisine ortak alırmış. Araştırmasını yapar, en sonunda da mutlaka zeytin ekmek yemeyi teklif edermiş. &lt;br /&gt;Yemeğin sonunda da “Tamam ortak olalım veya hayır, seninle ortaklık yapamam!” dermiş… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir arkadaşı, tanıdığı birisi için, “Daha önce tanıdığım birisiyle de ortaklık ettin, zeytin ekmek yedikten sonra kabul etmiştin, neden benim dostumu kabul etmedin? Hem bu zeytin ekmek yedikten sonra buna karar vermenin hikmeti nedir?” diye ısrarla sormuş. Şu cevabı almış: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben 100 gram iri, 100 gram küçük,ince zeytin alır, iyice karıştırırım. Yemeğe başlayınca ortak teklif ettiğime şahsa bakarım. Ortaklığını kabul etmediklerim, her seferinde iri zeytinleri götürüyor. Kabul ettiklerim ise, bazen iri, bazen ince,küçüklerini seçiyor!” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat ortağınızı seçerken, çeşitli testlere tabi tutun. Çünkü evlilik ömür boyu sürecek bir ortaklıktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evleneceğiniz eş için arayacağınız şartlar ne ise, siz de onları taşımalısınız. Diyelim ki, yalnız güzelliğine veya zenginliğine bakarak evlendiniz. Sonuç ne olacak? Tahmini zor değil… &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;    Bir ürün satın aldığınızı düşününüz… Yalnız dışı güzel, kabı parlak olduğu için mi alırsınız; yoksa kalitesine mi bakarsınız? Farz edelim ki ürünü beğenmediniz; değiştirmeniz veya yenilemeniz mümkün. Ne var ki, insan bir ürün değildir. Kâinat çapında, hatta onun da ötesinde bir değeri vardır. Evlilik ömür boyu sürdürülecek bir müessesedir. Öyle ise, ona bir eşya ve üründen daha fazla değer vermeli ve ona göre araştırmalısınız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boşanmaların hızla artmasının sebeplerinden birisi, belki de birincisi; saman alevi gibi parlayan aşk-meşk evlilikleridir. “Gördüm, sevdim, beğendim, evlendim!” şeklinde gerçekleşen bir evlilik, “Gördüm, sevemedim, sevgim bitti, beğenmedim, boşanıyorum!” diye neticelenebilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-8046225334105924056?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/8046225334105924056/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=8046225334105924056&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/8046225334105924056'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/8046225334105924056'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2009/06/evlilik-ve-ortaklik.html' title='EVLİLİK VE ORTAKLIK'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-2103766070131071969</id><published>2009-03-27T16:36:00.003+02:00</published><updated>2010-01-12T19:31:48.765+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sevgilimiz kimliğimizdir'/><title type='text'>Sevgilimiz Kimliğimizdir</title><content type='html'>Sevgilimiz kimliğimizdir &lt;br /&gt;Mona İslam   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KİMLİĞİNİZ, KENDİNİZİ kime nispet ettiğinizle doğrudan alakalıdır. Şayet özel biri olmak istiyorsanız, ki bunu herkes ister, o zaman kimin için özel olmak istediğinizi iyi seçmelisiniz. Seçiminiz isabetliyse, bağlanacak doğru insanı bulmuşsanız, sizin değeriniz artık kendinize nispetle değil, onun için taşıdığınız öneme nispetle ölçülür. Muhabbet bu açıdan sihirli bir değnekten daha etkilidir. Size dokunur ve siz kimse için olmasa da, biri için hayati bir yere sahip olursunuz. Bu insana yeter. Zira bir kişi bile bir kainattır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mario, basit bir postacı. Bisikletine biner alacağı üç beş kuruş için dağ tepe tırmanır. Mektupları sahiplerine ulaştırır. Bazen minik bahşişler koparır. Ancak çoğu zaman ödülü yalnız üzerinde doğup büyüdüğü muhteşem İtalyan adasının doğasını, Akdeniz’in davetkar dalgalarını, martıların şenliklerini izlemek olur. Yaşlı bir balıkçı olan babasına yardım eder, evde yemek pişirir. Adada çok insan yoktur, ama yine de onun adını bilenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Dikkate değer bir vasfı yoktur Mario’nun. Yakışıklı değildir, bilgili değildir, zengin değildir. Esprili yahut konuşkan hiç değildir. Yaşarken bile unutulmuş gibidir o, öldükten sonra onu kim hatırlayacaktır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vasıflarının silikliğine rağmen adanın en güzel kızına aşıktır Mario. Her birimiz gibi uzanamayacağı meyveyi ister. Kızın onu görebileceğini, fark edebileceğini tasavvur edemez. Günlerce çalıştığı hana gider. Kıza tek bir kelime söylemeye çalışır. Bir tek kelimeden fazlasını söylemeye yetmez zaten yüreği. Söylenmeye değer tek kelimeyi seçer, Beatrice. Kızın adıdır bu. Kız adama bakar. Adam başka tek laf dahi edemez. Aşk adamın dilini bağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün adaya ünlü bir şair, devrimci bir düşünür gelir, Pablo Neruda. Sürgündedir. Devrimine destek verdikleri tarafından memleketinden sürülmüştür. Seküler her devrim gibi vefasızdır onun ülkesindeki devrim de. Buruşturulup atılmıştır bir yana. Uğruna şiirler yazdığı ülkesi Şili onu istememektedir artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neruda’nın talihsizliği, Mario’nun talihi olur. Mektup getirdiği şairle dost olur. Önceleri ondan şiir yazmak için yardım ister. Tek derdi Beatrice’e bir şiir yazmak ve aşkını anlatmaktır. İçinizde patlayan bir volkan varsa ve sukut etmek kaderinizse, yazmak tek çıkar yoldur. Neruda ona kendi şiirlerinden okur, kitaplar verir. Ona dalgaların sesini dinlemeyi, kuşların ne anlattığına dikkat etmeyi, denizden çıkan renkli taşlara anlamlar yüklemeyi, ay ışığında düşünmeyi öğretir. Mario arzu ettiği şiiri sonunda yazar. Muradına erer. Beatrice ile evlenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat artık o başka bir adamdır. Tek bir kelime söylemek için göğsündeki tüm havayı kullandığı, tek bir şiir yazmak için yığınla kitabı yuttuğu kadına değil, kendisine bulundukları adadan çok daha büyük bir dünya armağan eden, hayalleriyle sonsuza ulaşmayı öğreten Neruda’ya ve şiirine sevdalanmıştır o artık. Şairler bizimle aynı yerde yaşasalar da eşyaya bizim gibi bakmazlar, uzun uzun dinlerler onlar evrenin sessizliğini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mario kendini Beatrice’e beğendirmek için çabalarken, kader onu beğenmiş ve başka bir amaç için seçmiştir. Mario Neruda’da Beatrice’de olmayan soyut güzelliği keşfetmiştir. Kelimelerin büyüsü sarmıştır Mario’nun ruhunu, lanetlenmiştir o artık, iflah olmayacaktır. Kısa bir süre önce tüm emeli bir iş bir eş ve bir evken, artık bunlar onu ilgilendirmemektedir. O ruhunun elbisesini bir şiirle değişmiş, şairlerin göksel krallığına bir adım atmıştır. Artık yere inemez. Yerde var olan hiçbir yaratık da ilgisini çekmez artık. Adadaki kimseye benzemeyen bir varlık olmuştur o.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neruda’nın sürgünü biter. Ülkesine döner. Ama Mario’nun içindeki Neruda hala yaşamaktadır. Onun için bir şiir yazar bu kez, ve şiiri ödül alır. Okumaya gittiği ödül töreninde kalabalık arasında ezilerek ölür. Neruda için can verir. Kalabalık onu unutur. Haberlerde bile adı anılmaz. O sadece ezilen kalabalıkta bir sayıdır. Zamanla güzel karısı da hayatına devam edecek ve onu unutacaktır. Onu sadece Neruda unutmaz. O isimsiz bir adam değildir artık, o Neruda’nın postacısıdır. Güzel bir kıza aşık olmak sıradan bir eylemdir, oysa ideallere ve şiire aşık olmak sıradışıdır. Mario’lar çoktur, ama Neruda’nın postacısı bir tanedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kime gönül verdiğimiz mühimdir. Maddeye mi, ruha mı? Arzi olana mı, semavi olana mı? Suretteki cemale mi, siretteki hüsne mi aşık olmuşuzdur? Tutkun olduğumuz şey elde edinceye dek arzuyla yanıp tutuştuğumuz, ama elde ettikten sonra bir manası kalmayan, yakınken bile uzak olan, ruhuna değemediğimiz, yahut ruhu bile olmayan bir kabuk mudur, yoksa ebediyyen gönlümüzde tutabileceğimiz, her dem tazelenen, her sözcüğüyle bizi besleyen, uzaklara gitse de, araya yıllar asırlar girse de yine de özlenen yakınlık duyulan mıdır? Aşk mukadderdir, ama kime yöneltildiği iradidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimizi muhabbetle bağladığımız kişi kimdir? Ölümümüzde bizi hatırlayacak mıdır? Yardımımıza gelecek midir meleklerin yanına vardığımızda? Adını kendi adımızdan aziz bildiğimiz, özleyerek çokça zikrettiğimiz o isim semavi alemlerdekilerin de dizlerini titretmekte midir bizim gibi? Biri siyah, biri beyaz iki melek oturuverdiğinde göğsümüzün üstüne, ağzımızdan ancak tek kelime çıkacak kadar nefesimiz olacaktır. O zaman kimin adını söylemek gerekir? Tek kelimelik konuşma hakkı kimin adı için kullanılmalıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhammed son kelimemiz olmalıdır. O ciğerlerimizdeki nefestir. Muhammed özlediğimiz. Muhammed zikrettiğimiz. Muhammed vefalı sevgili. Bizi unutmayacağından emin olduğumuz. Onun postacısı olmak, hep ona yazmak, onun sözlerini koynumuzda menzile mektup gibi taşımak. Onun kelimeleri ile acıkmak, onun duası ile doymak. Her darlığımızda başucumuzda elimizi tutan sevgili.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek isim söyleme hakkımızın, tek hayatımızın, tek günümüzün olduğu bir vasatta yapılacak şey akıllı olmak, ve sevgilimizin ismini dikkatli seçmektir. Sevgilimiz bizim kimliğimizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgilimiz bizim çaremizdir. Dert de deva da o olunca, yapılacak şey onun ismini dil kuruyuncaya dek zikretmektir. Yeryüzünde ne kadar isim varsa, gönlümüzde ne kadar aşk varsa Muhammed’le değiştirilmelidir. O gözüne girilmeye değer tek habibdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NOT: Anlattığım hikaye, “İl Postino” (The Postman) adlı filmden alınmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   27/03/2009 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2009 karakalem.net, Mona İslam&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-2103766070131071969?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/2103766070131071969/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=2103766070131071969&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2103766070131071969'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2103766070131071969'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2009/03/sevgilimiz-kimligimizdir_27.html' title='Sevgilimiz Kimliğimizdir'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-1826755907395426513</id><published>2009-03-27T16:36:00.001+02:00</published><updated>2009-03-27T16:37:44.636+02:00</updated><title type='text'>Sevgilimiz Kimliğimizdir</title><content type='html'>Sevgilimiz kimliğimizdir &lt;br /&gt;Mona İslam   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KİMLİĞİNİZ, KENDİNİZİ kime nispet ettiğinizle doğrudan alakalıdır. Şayet özel biri olmak istiyorsanız, ki bunu herkes ister, o zaman kimin için özel olmak istediğinizi iyi seçmelisiniz. Seçiminiz isabetliyse, bağlanacak doğru insanı bulmuşsanız, sizin değeriniz artık kendinize nispetle değil, onun için taşıdığınız öneme nispetle ölçülür. Muhabbet bu açıdan sihirli bir değnekten daha etkilidir. Size dokunur ve siz kimse için olmasa da, biri için hayati bir yere sahip olursunuz. Bu insana yeter. Zira bir kişi bile bir kainattır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mario, basit bir postacı. Bisikletine biner alacağı üç beş kuruş için dağ tepe tırmanır. Mektupları sahiplerine ulaştırır. Bazen minik bahşişler koparır. Ancak çoğu zaman ödülü yalnız üzerinde doğup büyüdüğü muhteşem İtalyan adasının doğasını, Akdeniz’in davetkar dalgalarını, martıların şenliklerini izlemek olur. Yaşlı bir balıkçı olan babasına yardım eder, evde yemek pişirir. Adada çok insan yoktur, ama yine de onun adını bilenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Dikkate değer bir vasfı yoktur Mario’nun. Yakışıklı değildir, bilgili değildir, zengin değildir. Esprili yahut konuşkan hiç değildir. Yaşarken bile unutulmuş gibidir o, öldükten sonra onu kim hatırlayacaktır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vasıflarının silikliğine rağmen adanın en güzel kızına aşıktır Mario. Her birimiz gibi uzanamayacağı meyveyi ister. Kızın onu görebileceğini, fark edebileceğini tasavvur edemez. Günlerce çalıştığı hana gider. Kıza tek bir kelime söylemeye çalışır. Bir tek kelimeden fazlasını söylemeye yetmez zaten yüreği. Söylenmeye değer tek kelimeyi seçer, Beatrice. Kızın adıdır bu. Kız adama bakar. Adam başka tek laf dahi edemez. Aşk adamın dilini bağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün adaya ünlü bir şair, devrimci bir düşünür gelir, Pablo Neruda. Sürgündedir. Devrimine destek verdikleri tarafından memleketinden sürülmüştür. Seküler her devrim gibi vefasızdır onun ülkesindeki devrim de. Buruşturulup atılmıştır bir yana. Uğruna şiirler yazdığı ülkesi Şili onu istememektedir artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neruda’nın talihsizliği, Mario’nun talihi olur. Mektup getirdiği şairle dost olur. Önceleri ondan şiir yazmak için yardım ister. Tek derdi Beatrice’e bir şiir yazmak ve aşkını anlatmaktır. İçinizde patlayan bir volkan varsa ve sukut etmek kaderinizse, yazmak tek çıkar yoldur. Neruda ona kendi şiirlerinden okur, kitaplar verir. Ona dalgaların sesini dinlemeyi, kuşların ne anlattığına dikkat etmeyi, denizden çıkan renkli taşlara anlamlar yüklemeyi, ay ışığında düşünmeyi öğretir. Mario arzu ettiği şiiri sonunda yazar. Muradına erer. Beatrice ile evlenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat artık o başka bir adamdır. Tek bir kelime söylemek için göğsündeki tüm havayı kullandığı, tek bir şiir yazmak için yığınla kitabı yuttuğu kadına değil, kendisine bulundukları adadan çok daha büyük bir dünya armağan eden, hayalleriyle sonsuza ulaşmayı öğreten Neruda’ya ve şiirine sevdalanmıştır o artık. Şairler bizimle aynı yerde yaşasalar da eşyaya bizim gibi bakmazlar, uzun uzun dinlerler onlar evrenin sessizliğini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mario kendini Beatrice’e beğendirmek için çabalarken, kader onu beğenmiş ve başka bir amaç için seçmiştir. Mario Neruda’da Beatrice’de olmayan soyut güzelliği keşfetmiştir. Kelimelerin büyüsü sarmıştır Mario’nun ruhunu, lanetlenmiştir o artık, iflah olmayacaktır. Kısa bir süre önce tüm emeli bir iş bir eş ve bir evken, artık bunlar onu ilgilendirmemektedir. O ruhunun elbisesini bir şiirle değişmiş, şairlerin göksel krallığına bir adım atmıştır. Artık yere inemez. Yerde var olan hiçbir yaratık da ilgisini çekmez artık. Adadaki kimseye benzemeyen bir varlık olmuştur o.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neruda’nın sürgünü biter. Ülkesine döner. Ama Mario’nun içindeki Neruda hala yaşamaktadır. Onun için bir şiir yazar bu kez, ve şiiri ödül alır. Okumaya gittiği ödül töreninde kalabalık arasında ezilerek ölür. Neruda için can verir. Kalabalık onu unutur. Haberlerde bile adı anılmaz. O sadece ezilen kalabalıkta bir sayıdır. Zamanla güzel karısı da hayatına devam edecek ve onu unutacaktır. Onu sadece Neruda unutmaz. O isimsiz bir adam değildir artık, o Neruda’nın postacısıdır. Güzel bir kıza aşık olmak sıradan bir eylemdir, oysa ideallere ve şiire aşık olmak sıradışıdır. Mario’lar çoktur, ama Neruda’nın postacısı bir tanedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kime gönül verdiğimiz mühimdir. Maddeye mi, ruha mı? Arzi olana mı, semavi olana mı? Suretteki cemale mi, siretteki hüsne mi aşık olmuşuzdur? Tutkun olduğumuz şey elde edinceye dek arzuyla yanıp tutuştuğumuz, ama elde ettikten sonra bir manası kalmayan, yakınken bile uzak olan, ruhuna değemediğimiz, yahut ruhu bile olmayan bir kabuk mudur, yoksa ebediyyen gönlümüzde tutabileceğimiz, her dem tazelenen, her sözcüğüyle bizi besleyen, uzaklara gitse de, araya yıllar asırlar girse de yine de özlenen yakınlık duyulan mıdır? Aşk mukadderdir, ama kime yöneltildiği iradidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimizi muhabbetle bağladığımız kişi kimdir? Ölümümüzde bizi hatırlayacak mıdır? Yardımımıza gelecek midir meleklerin yanına vardığımızda? Adını kendi adımızdan aziz bildiğimiz, özleyerek çokça zikrettiğimiz o isim semavi alemlerdekilerin de dizlerini titretmekte midir bizim gibi? Biri siyah, biri beyaz iki melek oturuverdiğinde göğsümüzün üstüne, ağzımızdan ancak tek kelime çıkacak kadar nefesimiz olacaktır. O zaman kimin adını söylemek gerekir? Tek kelimelik konuşma hakkı kimin adı için kullanılmalıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhammed son kelimemiz olmalıdır. O ciğerlerimizdeki nefestir. Muhammed özlediğimiz. Muhammed zikrettiğimiz. Muhammed vefalı sevgili. Bizi unutmayacağından emin olduğumuz. Onun postacısı olmak, hep ona yazmak, onun sözlerini koynumuzda menzile mektup gibi taşımak. Onun kelimeleri ile acıkmak, onun duası ile doymak. Her darlığımızda başucumuzda elimizi tutan sevgili.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek isim söyleme hakkımızın, tek hayatımızın, tek günümüzün olduğu bir vasatta yapılacak şey akıllı olmak, ve sevgilimizin ismini dikkatli seçmektir. Sevgilimiz bizim kimliğimizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgilimiz bizim çaremizdir. Dert de deva da o olunca, yapılacak şey onun ismini dil kuruyuncaya dek zikretmektir. Yeryüzünde ne kadar isim varsa, gönlümüzde ne kadar aşk varsa Muhammed’le değiştirilmelidir. O gözüne girilmeye değer tek habibdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NOT: Anlattığım hikaye, “İl Postino” (The Postman) adlı filmden alınmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   27/03/2009 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2009 karakalem.net, Mona İslam&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-1826755907395426513?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/1826755907395426513/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=1826755907395426513&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/1826755907395426513'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/1826755907395426513'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2009/03/sevgilimiz-kimligimizdir.html' title='Sevgilimiz Kimliğimizdir'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-7778585561760743586</id><published>2009-02-23T14:16:00.000+02:00</published><updated>2009-02-23T14:17:23.561+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Acı&apos;daki Hikmet'/><title type='text'></title><content type='html'>Elmas nasıl yontulmadan mükemmelleşmezse, insan da acı çekmeden olgunlaşmaz (Konfiçyüs).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acı'daki hikmet...&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşlı kadın, bir antika dükkanından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu! &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kekeleyerek: "Nasıl? Anlayamadım?" diyebildi yaşlı kadın. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan ibarettim ve bir sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi, dövdü, yoğurdu. Çektiğim sıkıntılara dayanamayıp:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Yeter! Lütfen dur artık!" diye bağırmak zorunda kaldım. &lt;br /&gt;Ama usta sadece gülümsedi ve; "Daha değil!" diye cevapladı beni.&lt;br /&gt;"Sonra beni alıp bir tahtanın üzerine koydu. Burada döndüm, döndüm, döndüm. Döndükçe başım da döndü. Sonunda yine haykırdım:&lt;br /&gt;"Lütfen beni bu şeyin üzerinden kurtar. Artık dönmek istemiyorum!"&lt;br /&gt;Ama usta bana bakıp gülümsüyordu:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Henüz değil!"&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Derken beni aldı ve fırına koydu. Kapıyı kapayıp ısıyı arttırdı. Onu şimdi fırının penceresinden görebiliyordum. Fırın gitgide ısınıyordu. Aklımdan şöyle geçiyordu: Beni yakarak öldürecek"&lt;br /&gt;Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan da bağırıyordum:&lt;br /&gt;"Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım!"&lt;br /&gt;"Pencereden onun yüzünü görebiliyordum. Hala gülümsüyor ve "Daha değil!" diyordu. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı. Şimdi rahat nefes alabiliyordum, fırının yakıcı sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın üstüne koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Boyalı fırçayla bana hafif hafif dokunmaya başladı. Fırça her tarafımda geziniyor ve bu arada ben gıdıklanıyordum. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum!" dedim. Onun cevabı ise aynıydı: "Henüz değil!"&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Sonra beni nazikçe tutup yine fırına doğru yürümeye başladı. Korkudan ölecektim. "Hayır! Beni yine fırına sokma, lütfeeen!" diye bağırdım.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı kapattı. Isıyı bir öncekinin iki katına çıkardı. "Bu sefer beni gerçekten yakıp kavuracak!" diye düşündüm. Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine "Daha değil!" diyordu. Ancak bu defa ustanın yanaklarından bir damla gözyaşının yuvarlandığını gördüm. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu düşünüyordum ki, kapak açıldı ve ustanın nazik eli beni çekip dışarı çıkardı. Derin bir nefes aldım, hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum. Beni yüksekçe bir rafa koydu ve usta şöyle dedi:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine bir bakmak ister misin?" &lt;br /&gt;Ona "Evet" dedim. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bir ayna getirip önüme koydu. Gördüğüme inanamıyordum. Aynaya tekrar tekrar baktım ve "Bu ben değilim. Ben sadece bir çamur parçasıydım."&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Evet bu sensin!" dedi usta. Senin acı ve sıkıntı diye gördüğün şeyler sayesinde böyle mükemmel bir fincan haline geldin. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Eğer seni bir çamur parçası iken üzerinde çalışmasaydım, kuruyup gidecektin.&lt;br /&gt;Döner tezgahın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz olacaktın. &lt;br /&gt;Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın. &lt;br /&gt;Boyamasaydım, hayatında renk olmayacaktı. &lt;br /&gt;Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın oldu. &lt;br /&gt;Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde."&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Ve ben kahve fincanı, şu sözlerin ağzımdan çıktığını hayretle fark ettim:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Ustam! Sana güvenmediğim için beni affet!&lt;br /&gt; Bana zarar vereceğini düşündüm. &lt;br /&gt;Beni benden fazla sevip iyilik yapacağını fark edemedim. &lt;br /&gt;Bakışım kısaydı, ama şimdi beni harika bir sanat eseri yaptığını görüyorum. &lt;br /&gt;Benim sıkıntı ve acı diye gördüğüm şeyleri bana verdiğin için teşekkür ederim…&lt;br /&gt;Teşekkür ederim."        &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;* * * * * *&lt;br /&gt;Usta fincanı, Yaratıcı insanı şekillendirir. &lt;br /&gt;Yeter ki acı da ki hikmeti görelim. &lt;br /&gt;Kahrın da hoş, lûtfun da hoş demesini bir öğrenebilsek…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-7778585561760743586?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/7778585561760743586/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=7778585561760743586&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/7778585561760743586'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/7778585561760743586'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2009/02/elmas-nasl-yontulmadan-mukemmellesmezse.html' title=''/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-6452643712279365838</id><published>2009-02-20T16:49:00.002+02:00</published><updated>2009-02-23T01:08:25.385+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İster Narına Garket İster Nuruna'/><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHan8M2ObI/AAAAAAAAARU/wo8hgJS6mo4/s1600-h/image014.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHan8M2ObI/AAAAAAAAARU/wo8hgJS6mo4/s400/image014.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5305762215728921010" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İster nârına garket İster nuruna&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk da tıpkı elif gibidir, isminde gizlidir, ama okunmaz. O olmadan da besmele sese gelmez. O her şeyin içindedir, ama hiç bir şeyde görünmez. Hz. Mevlana&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHYAn4e90I/AAAAAAAAAQE/cLpTBakVPlQ/s1600-h/image001%5B2%5D.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 192px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHYAn4e90I/AAAAAAAAAQE/cLpTBakVPlQ/s400/image001%5B2%5D.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5305759341236647746" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır. İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür. Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir. O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar.  Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHYL8x4FaI/AAAAAAAAAQM/Jly6qBZ0eOM/s1600-h/image012.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 267px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHYL8x4FaI/AAAAAAAAAQM/Jly6qBZ0eOM/s400/image012.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5305759535824639394" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.&lt;br /&gt;Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır.&lt;br /&gt;İbrahim ateşte vavdır, Nemrut bizzat ateşe odun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHYbLcxXdI/AAAAAAAAAQU/7-uloNIEdEc/s1600-h/image013.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 302px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHYbLcxXdI/AAAAAAAAAQU/7-uloNIEdEc/s400/image013.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5305759797460688338" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.&lt;br /&gt;İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.&lt;br /&gt;Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHYqEqzJuI/AAAAAAAAAQc/Ao_uzOfBVWs/s1600-h/image016.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHYqEqzJuI/AAAAAAAAAQc/Ao_uzOfBVWs/s400/image016.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5305760053338515170" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vavın elifle münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengeside o kadar düzgündür.&lt;br /&gt;Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.&lt;br /&gt;Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış, Rabbi onu imanla doldurmuştur.&lt;br /&gt;Evvelde eliftir, bir ilahi nefesle ahirde vav olur kainat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHY1qTtvFI/AAAAAAAAAQk/PgZHGcTHjjc/s1600-h/image017.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHY1qTtvFI/AAAAAAAAAQk/PgZHGcTHjjc/s400/image017.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5305760252420799570" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi bakıldığında, görmek için bakıldığında; Bazen bir insanın secdedeki hali, bazen bir ceninin anne karnında ki haline benzer. Vav Harfi, 'ın Vahid ismini ve birliğini simgeler. Ebced hesabında 6 rakamına denktir ki; Bu yönüyle aynı zamanda imanın 6 şartını temsil ettiği söylenir. Harfi med olduğu gibi, kasem harfidir. Aynı zamanda, iki cümleyi veya özneyi bağlayan bağlaçtır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHZciyrDMI/AAAAAAAAAQs/O8Y1_77taOc/s1600-h/image018.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHZciyrDMI/AAAAAAAAAQs/O8Y1_77taOc/s400/image018.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5305760920418061506" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey aşkın binbir başlı vav hali &lt;br /&gt;Ey sonsuz kavram Gaflet vaktinde &lt;br /&gt;Gel gönlümün üstüne  Usta bir hattatım ben &lt;br /&gt;Aşkı çizerim mekânlara  Aşk sığmaz ki bu ummana &lt;br /&gt;Vav olur gözlerimiz Bürünürüz canlara &lt;br /&gt;Bir seyyah gibi Gelip göçen, göçüp giden &lt;br /&gt;Bu mekândan mekân'a &lt;br /&gt;Demem o ki Tarifini yapamam ben imkâna &lt;br /&gt;Bir hattatım Zamana vav çizmekteyim &lt;br /&gt;Hilalin dolunaya Dolunayın hilale dönüştüğü zamana &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve mahlukat &lt;br /&gt;Nefes nefes aşk çekerken Mevla'ya &lt;br /&gt;Üstümde aşk kokusu var &lt;br /&gt;Yaşadıkça beni yontar &lt;br /&gt;Ve benzetir insana &lt;br /&gt;Elimde vav Gönlümde vav &lt;br /&gt;Gözümde vav &lt;br /&gt;Dem dem vav kesilirim Beni insan yapana &lt;br /&gt;Ey kalbimden geçeni bilen Allah'ım &lt;br /&gt;'Kulum' de kâfi bana&lt;br /&gt;İster nârına garket İster nuruna &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHZqpzidvI/AAAAAAAAAQ0/pFq2KiI3FmA/s1600-h/image002.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 289px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHZqpzidvI/AAAAAAAAAQ0/pFq2KiI3FmA/s400/image002.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5305761162818909938" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meşhur bir hikayedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hafız Osman fırtınalı bir günde dolmuş kayıkla Beşiktaş'a geçecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat Hafız Osman o gün aceleyle çıktığı için yanına para almayı unutmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayıkçıya; 'efendi, yanımda param yok, ben sana bir 'vav' yazayım, bunu sahaflara götür,karşılığını alırsın' der. Kayıkçı yüzünü ekşi tip söylenerek yazıyı alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir müddet sonra kayıkçının yolu sahaflar tarafına düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlarla alınıp satılıyor. Cebindeki yazıyı hatırlar ve götürür satıcıya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Satıcı yazıyı alır almaz 'Hafız Osman vav'ı' diyerek açık artırmaya başlar. Sonuçta iyi bir fiyata 'vav'ı satar kayıkçı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayıkçı bir haftalık kazancından daha fazlasını bu 'vav' ile kazanmıştır. Bir gün Hafız Osman yine karşıya geçecektir ve yine aynı kayıkçıyla karşılaşmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol bitmek üzereyken yine ücretler toplanır. Hafız Osman da yol ücretini uzatır kayıkçıya. Kayıkçı 'efendi para istemez, sen bir 'vav' yazıver yeter' der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hafız Osman gülümseyerek ; 'efendi o 'vav' her zaman yazılmaz.Sen dua et para kesemi yine evde unutayım' der...Ruhları şâd olsun üstadların.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O'na döneceklerini umanlar ve Allaha karşı gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir' Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o ayet: 'Secde et, yaklaş!' Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu. Secde et, vav ol, vay dememek için şey olan insan herşey demek olan Rabbinin önünde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duâ &lt;br /&gt;Manası: '(En üst orta:) Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla başlarım.(Sağ ve sol daire içi:) Allah Teâlâ'ya imân ettim (orta kısım) ve meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna, (ortanın altı) öldükten sonra dirilmenin gerçek olduğuna inandım. Ben şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve yine şahitlik ederim ki Muhammed onun kulu ve Resuludür.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu eser 1956 senesinde yazılmıştır ve şu anda orjinali İstanbul Topkapı Sarayı Yazı Salonu'nda bulunmaktadır. Orjinal boyutları 43x54 cm'dir. Eserin en alt satırında Arapça olarak İcazet yazı stili ile hattatın imza cümlesi yer almaktadır ve manası şöyledir: 'Bunu yazan Güzel Sanatlar Akademisi hat muallimi fakir Hacı Mustafa Halim günahlarının bağışlanmasını diler.'&lt;br /&gt;Hattatlar bazen eserlerinin sonuna bu tür imzalar atarlar ve kendilerini 'âciz', 'fakir', 'günahkâr' gibi sıfatlarla niteleyerek tevâzu gösterirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çalışmada İslam inancının temel taşlarını görüyorsunuz. Buradaki yazıların hepsine birden 'Amentü' adı verilir. Çoğu müslümanın ilk ezberlediği duâlardan birisi budur. Çünkü bu duâ, Müslüman kabul edilmek için söylenmesi gereken sözleri toplu halde içermektedir.&lt;br /&gt;Saygılarımla…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHZ4VSKecI/AAAAAAAAAQ8/iOzB2wrlPTA/s1600-h/image015.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 379px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHZ4VSKecI/AAAAAAAAAQ8/iOzB2wrlPTA/s400/image015.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5305761397828385218" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHaJivfNjI/AAAAAAAAARE/OtHgg45o8ag/s1600-h/image019.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 254px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHaJivfNjI/AAAAAAAAARE/OtHgg45o8ag/s400/image019.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5305761693498816050" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHaczvYhrI/AAAAAAAAARM/Om2NCB-IzjU/s1600-h/image020.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 255px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHaczvYhrI/AAAAAAAAARM/Om2NCB-IzjU/s400/image020.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5305762024479295154" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-6452643712279365838?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/6452643712279365838/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=6452643712279365838&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/6452643712279365838'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/6452643712279365838'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2009/02/ister-narna-garket-ister-nuruna-ask-da.html' title=''/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SaHan8M2ObI/AAAAAAAAARU/wo8hgJS6mo4/s72-c/image014.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-7474286638911427196</id><published>2009-02-15T22:13:00.003+02:00</published><updated>2010-01-12T19:32:22.190+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Küskünler ve kaplanlar'/><title type='text'>Küskünler ve kaplanlar</title><content type='html'>Küskünler ve kaplanlar &lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAHIR, SAÇLARINA DÜŞEN İLK kırla küskün adamların yüreğine yerleşir. Dünyaya küserek, kahrederek, ondan el etek çekerek yaşamak, kırklı yaşlardan itibaren titizlikle sürdürülen bir meslek olur. Âdeta yeryüzünde tek bir şövalye kalmıştır ve bütün bir dünya yeldeğirmeni halinde onun saldırısını beklemektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küskünlüğün soylu bir tarzı vardır. Öfke sessiz ve kımıltısız orada durur ve şövalyesini güç ilişkilerinden, ahlâkî düşüşlerden, ruhu çürüten ne varsa ondan korur. Ruhun en ücra hücrelerine kadar kök salan o öfkenin diplerinde, mutlaka bir ‘haksızlığa uğramışlık’ hissi bulursunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küskün adam ona saldıran dünyaya karşı zırhına bürünür ve onun tarafından nüfuz edilmeyi reddeder. “Sunduğunuz iktidar ilişkileri, rütbe ve makamlar gönlümü okşamıyor” der gibidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların hayat bilgisi toplumun baskın değerleriyle uyuşmaz. Herkes kadar, ‘küskün adam’ın da bir yaşama hüneri vardır; ama bu hüner, yolların çatallandığı yerlerde onu çoğunluktan ayrı düşürür. Onların aldatılmaya, baştan çıkarılmaya karnı toktur. Ama kahretmekten de geri durmaz. Dünyayı istediği gibi tanzim edememiş olmanın hıncı içini sürekli kemirir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa geç modern çağ baştan çıkarmaların, ayartının, ilkesizliğin zamanı. İnsan ilişkilerinde tuhaf bir soğuma var. ‘Kullan-at’ tarzı ilişkiler sığlığın bayrağını burçlara dikiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern kültür küskünlüğü de potasında eritip onu değiş-tokuşa müsait bir meta kılabildiği ölçüde başarılı sayılacak. Küskünlük de pazar ekonomisine tâbi kılınmalı, kenardakilere de satılacak bir mal mutlaka vardır. Dahası küskünlüğün de tanımlanabilir bir maliyeti olmalı ki devran dönsün, değil mi ya? Yeryüzünün küskünleri üzerine demokrasi ‘yağdırmalıyız’ ki hayatın ‘gerçek tadı'nı keşfetsinler, harcasınlar, harcansınlar, mutlu olsunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küsmek, boyun eğmeyi reddetmektir. “Gücüm sana yetmiyor; seninle dövüşemem, ama sana tâbi olmayı reddediyorum” diyebilmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta yaşlı küskün adamlar, son yıllarda giderek daha fazla dikkatimi çekiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar hayatlarını ölümcül aşkların örsünde döven, beden ve ruhlarına eziyet ederek arınmaya çalışan vicdan mahkumlarından farklıdırlar. Kendilerini alkol ve aşk provalarında ağır ağır öldüren ‘abiler,’ hayatlarına, ülkülerine, tutundukları hikâyelere şurasından burasından ihanet etmiş, bunun getirdiği suçlulukla baş edemeyen kişilerdir. Oysa küskünler, ele geçirmeyi reddettikleri için zaten mağrurdurlar. Özür dileyecekleri bir merci yoktur. Ruhlarını rehin bırakmadıkları için de, dik durmayı başarabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kâşâne, sırma, köşk onların olsun/ Bir köhne kitab, bir sarı kandil neme yetmez?” diyen şaireyi izleyen nadir kuşlardır onlar. Terkedişin deli gömleğini giymiş ve dünyanın ağırlıklarından arınmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu adamlar psikolojik açıdan sorunlu kimseler midir? ‘Kaybedenler kulübü’ne üye oldukları için, refah ve başarıdan pay kapamadıkları için mi küsmüşlerdir? Yoksa refah ve başarıya götüren yolları mübah kabul etmedikleri için mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın ruh sağlığının olmazsa olmaz koşulu olarak çevresine sağladığı uyumu öne süren kavramlaştırmalar, bize hırsızlar toplumunda hırsız, katiller toplumunda katil olmamızı telkin eder gibidir. Oysa insan ‘az gidilen yol’u seçebilir ve bu da hayatında büyük bir fark doğurabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz bu hayat hikâyelerini gazetelerde ‘bir başarı öyküsü’ olarak okumayız. Afrikalıların söylediği gibi, “Kaplanların kendi tarihçileri oluncaya dek, bütün av hikâyeleri avcıları övecektir.” Oysa tarih inandığı değerleri dünya nimetlerine değişmeyen cesur ve kimileyin küskün adamların dokunuşlarıyla yazılır. Kurşuna dizilmeyi, zindana atılmayı göze alan ‘deli’ler tarihi yapar. Yozlaşmış ilişkilerden inzivaya çekilen bir adam, şen şakrak yaşayan kalabalığa, bir “Haydi uyan!” bildirisi bırakır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küskün adamların uğultusu; bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler diyen adamların kâbusudur. Markalara küsenler firmaları çıldırtır, televizyonlara küsenler reklamcıları çıldırtır, oy vermeyenler parti liderlerini çıldırtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küsen adamlar kuvvetlidir ve onlardan korkulur. Onları ‘tutunamayanlar’ olarak görmek yanlış olur. Onlar kendi hikâyelerine, değerlerine, doğru bildiklerine tutunabilmiş, hayatın karşısında bir tavır geliştirebilmiş insanlardır. Mağaradaki gölge oyunlarına râm olmamış ve ‘terkedişin soylu dağı’na sığınmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen onlarla karşılaşıyorum. Soylu duruşları, o tunçtan öfkeyi hâreleyen nezaketleri gözlerimi kamaştırıyor. Terkederek dünyaya cevap veren adamlar. Küskünler. Lüzumundan fazla konuşmayan ve harcamayanlar. Tenezzül etmeyenler. Modern zamanların kavline göre, kaybedenler. Kaplanlar tarih yazımına başladığında, kazananlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   18/11/2005 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2009 karakalem.net, Kemal Sayar&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-7474286638911427196?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/7474286638911427196/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=7474286638911427196&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/7474286638911427196'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/7474286638911427196'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2009/02/kuskunler-ve-kaplanlar.html' title='Küskünler ve kaplanlar'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-6043414525610232399</id><published>2009-01-12T14:12:00.001+02:00</published><updated>2010-01-12T19:34:19.808+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çiftlikte Yangın'/><title type='text'>Çiftlikte Yangın</title><content type='html'>SOĞUK BİR MART GÜNÜ, gece yarısı vadinin ötesindeki bir çiftlikten göğe doğru alevler yükselmeye başlamıştı. Bütün köy apar topar yangın yerine doğru koştu. Çiftlik sahibi, karısı ve küçük oğlu yangının heyecanıyla dışarı fırlamışlardı. Yangın, muhtemelen ocaktan fırlayan bir kıvılcımdan çıkmış, kısa bir zamanda bütün binayı, ambarları, samanlığı ve ahırları kül haline getirmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çiftlik sahibi kederli bakışlarla son alevleri seyrediyordu. Karısı ve oğlu, heyecandan titreyerek ağlıyorlardı. Komşular da çok üzgündüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birisi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Köyümüzde bir aile mahvoldu. Bu çok acı birşey” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başkası:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bunlara bir çare bulmalıyız. Yoksa, sefalete düşmüş bir aile seyretmekten biz de azap duyacağız” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köyün en yaşlısı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Üzülmeyin. Herşeye bir çare bulunur. Hele bir sabah olsun” diye nasihatta bulundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün bütün köylüler kendi işlerini bırakıp yanan çiftliğe geldiler. Kazma ve küreklerle yangın yerini temizlediler. Hepsi, elbirliğiyle, iki hafta içinde çiftliği tamamladılar, ambarları ve samanlığı doldurdular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çiftlik sahibi ve karısı gözyaşlarıyla köylülere teşekkür ve minnetlerini bildiriyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köyün en yaşlısı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Minnet duymanıza gerek yok” dedi. “Düşündük ki; kalbimizde sizin düştüğünüz sefaletin acısını taşımaktansa, bir iyiliğin sevincini taşımak daha iyidir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Akıl Öyküleri'nden alınmıştır.)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-6043414525610232399?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/6043414525610232399/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=6043414525610232399&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/6043414525610232399'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/6043414525610232399'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2009/01/iftlikte-yangn.html' title='Çiftlikte Yangın'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-3473214796304599529</id><published>2008-12-18T03:29:00.001+02:00</published><updated>2010-01-12T19:33:29.958+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Atkı İpi: İhlas'/><title type='text'>Atkı ipi İhlas</title><content type='html'>Atkı İpi: İhlas &lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KENDİ DÜNYAMDA hemen her zaman müşahede ettiğim bir haldir: Kendimi Risale-i Nur talebesi olarak görmem kolay, ama o talebeliğin şartlarını gerçekten ifaya çalışmak zordur. Risale-i Nur okumayı istemek kolay, Risale-i Nur’u gerçekten okumak zordur. Hele hele, okunan bir bahsi kendi dünyama taşımak; şahsî hayatımı okunan bahis vesilesiyle dünyama taşınan hakikatler ile yüzleştirmek ve sorgulamak, bütün bütün zordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yüzden, nefsim Risale’yi çoğu kez başkalarını muhatap alarak okumama sebep olur. "Ey nefsim" diye başlayan onca yeri, ya "Ey Said Nursî’nin nefsi" diye okurum, yahut mücerret bir nefse hitaben. Böylece, ilgili bahis benim nefsimi hiç de rahatsız etmez. Oysa, Risale-i Nur’a talebe olmak, aynı yeri kendim için, kendi nefsimi muhatap alarak okumamı gerektirir. Nadiren böyle okumaya muvaffak olduğumda, nefsim, ipliği pazara çıkmış bir sahtekârın tehevvürüyle, konuyu değiştirmenin, meseleyi saptırmanın, kitabı kapattırmanın yolunu arar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat, nefsin tercihi öyle de olsa, benim için olması gereken, Risale-i Nur’u esasen kendime okumaktır. Eski Said’in Yeni Said’e dönüşme hengâmında Şâh-ı Geylânî’nin (k.s.) Fütûhu’l-Gayb’ını kendi nefsi için okuyup manevî bir ameliyat yaşaması gibi, Risale-i Nur’u evvelâ ve bizzat kendim için okumam icap ederótâ ki, ben eski ben kalmayayım; iman hakikatleri ile kendime çekidüzen vererek yeni bir kimliğe ulaşayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa, Risale’yi başkaları için, başka nefisleri ilzam veya itham adına okununca, eski ben, aradan bunca yıl geçse bile, eskisi gibi kalır. Vicdanın bu ‘yerinde sayma,’ hatta ‘gerileme’ karşı uyarıları başladığında ise, nefis ve şeytan, bunun asıl sebebini gizler. Bunun, Risale-i Nur’a muhatap olurken sergilediğimiz usul yanlışlığına dayandığını nazardan saklayıp, ya benim adam olmazlığıma dair ümitsizlik aşılar, yahut Risale-i Nur’un deva olamadığı vehmini üfler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam da bu noktada, İhlas Risalesi’nin hayatî bir önem taşıdığını düşünüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Said Nursî, sair risaleler için düşmediği bir kaydı bu risale için düşmüştür. "Bu risale, lâakal onbeş günde bir okunmalıdır" demiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En azından onbeş günde bir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelin görün ki, nefsim beni bu risalenin semtine aylar geçse de yaklaştırmıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, neden nefis böyle davranıyor ve niye İhlas Risalesi’nin en azından onbeş günde bir okunması gerekiyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu noktada, konunun bir misalle açılacağını umuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halılarda, kilimlerde ve benzeri dokumalarda, aslında iki ayrı tabaka vardır. İlki, Dokumacı olan rahmetli dedemden ‘direzi’ diye duyduğum, Risale-i Nur’da ise ‘atkı ipi’ olarak geçen, genel kullanımda hangi kelime ile ifade edildiğini ise bilmediğim asıl kısımdır. Önce bu asıl kısım tezgâha gerilir; sonraki tüm ilmekler ona atılır. Tüm nakışlar bu ‘atkı ipi’ üzerine işlenir. Ve, onu çekip alsanız, halı zamanla dağılır gider, geriye birşey kalmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, İhlas Risalesi de, Risale-i Nur’un ‘direzi’si, ‘atkı ipi’ hükmündedir. Onu tüm risaleler ile birlikte okumak demek, sair risaleler ile dünyamıza gelen tefekkürî meyveleri ve imanî hakikatleri sahiplenmemek; bilakis kendimizi o hakikatler ekseninde bir muhasebeye tâbi tutmak demektir. Buna göre, meselâ Tabiat Risalesi’ni okurken aslolan, onu tabiatperest olan birilerine karşı okumaktan ziyade ‘içteki tabiatçı’ya karşı okumaktır. Madem ki tabiata ve esbaba tesir vermek imana ve ubudiyete zıttır; bu hususta dikkatli ve ciddi olacağım, şuurunu ve kararlılığını taşımaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün hepimizin Risale-i Nur’da sunulan Kur’ânî derslerin hakikatini aklen kabul ve tasdik ettiğini; ama o dersler ile hayatlarımız arasındaki uçurumun bizi ümitsizliğe, şevksizliğe, hatta boşvermişliğe ittiğini biliyorum. En başta kendi hayatımdan biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değil onbeş günde bir, onbeş haftada bir okumayı dahi ihmal ettiğimiz; onun verdiği ders ile tüm Risale-i Nur’u kendimiz için okumayı ise bütün bütün ihmal ettiğimiz İhlas Risalesi, bu meselenin en birinci çözümünü sunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atkı ipini sıkıca gerelim ve sağlam tutalım ki, nakışlar dağılmasın, yerli yerinde dursun. İhlas ipini sıkı tutalım ki, ömür tezgâhımız imanî nakışlar dokusun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   27/12/2003 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2008 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-3473214796304599529?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/3473214796304599529/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=3473214796304599529&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/3473214796304599529'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/3473214796304599529'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/12/atk-ipi-ihlas.html' title='Atkı ipi İhlas'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-2281048338713712034</id><published>2008-10-14T18:23:00.006+03:00</published><updated>2010-01-12T19:33:09.072+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gönülden Kaleme'/><title type='text'>Sukûttan devşir gücünü</title><content type='html'>Yasam seni alıp gidiyorsa bazen,ve sen ona  dur diyemiyorsan seni senden alıp çekiyorsa ve sen  bu akışın icinde bir yaprak kadar güçsüzsen.Hayat selinin akışında  sürükleniyorsan,tutunamıyorsan direnmelisin....Akışa ters kürek çekecek gücü bulamıyorsan kendinde...İçini dinlemelisin....Gözlerini kapatıp kulak vermelisin iç sesine.İçinde oralarda,bir yerlerde  S.O.S kutusu olmalı. Bas onun düğmesine,yardım iste.Acil durumlarda yardıma hazır.Bekler durur.Harekete geçir içindeki yardım  kutucuklarını.Dinle nederler sana.Halim pürmelalim budur.Lisan-ı halin lisan-ı kalinle birleşip acz-i beşeri ortaya çıkardığı an o andır ki,S.O.S 'in yardım zamanının vaktidir.Gelmiştir artık.Sonra seyreyle rahmetin enginliğinde,senin ruhuna dokunan sıcak nefesi...Rahmet ikliminin engin deryasına,sal kendini...Kapat gözlerini,geç kendinden....Bırak rahmetin kucağına kendini.Hüzne düşme,telaşlanma.Kederlenme.Sadece tüm saflığın ve içtenliğinle yardım eline teslim eyle kendini.Sonuça ulaşana kadar sukuttan devşir gücünü.Sukûttan,sukûn olmaktan,sakinelikten,sermest-i huzurdan.&lt;br /&gt;S.Uygur&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-2281048338713712034?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/2281048338713712034/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=2281048338713712034&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2281048338713712034'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2281048338713712034'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/10/sukuttan-devsir-gucunu.html' title='Sukûttan devşir gücünü'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-5646922873377878110</id><published>2008-09-16T23:16:00.000+03:00</published><updated>2008-09-16T23:17:10.579+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kendinizi bölmeyin'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='patlarsınız'/><title type='text'></title><content type='html'>Kendinizi bölmeyin, patlarsınız! &lt;br /&gt;Mona İslam  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HER YERDE savaş var. Yerde ve gökte, sera ve süreyyada, yıldızlardan atom zerreciklerine, insanın enfüsi hayatına kadar her yerde bir çatışma, bir çarpışma sürüp gidiyor. Görünen o ki göklerin ve yerin dürüldüğü güne kadar böyle de sürüp gidecek bu kanun-u mübareze.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan varlık içerisinde en hayra meyyal olanı, en güzele, mükemmele müştak olanı olsa da Rabbine bile kafa tutacak kadar da savaşçı bir tabiata sahip. Bu savaşçı tabiatı insanın ta içine işlemiş bir haslet ki insan kendi kendi ile bile kavga halinde. Mutlak aczine tam zıd bir savaş merakı ile donanmış bu insancık bir büyük orduya komutan olsun diye yaratılmış. Ardına güneşleri, ayları, yıldızları, melaike ve cin ordularını katsın da hakk için batılla savaşabilsin arzu edilmiş. Mutlak nurla adem alemlerini kovalasın, cismi yıldızlardan da büyük hakikat cemreleri ile şeytanları taşlasın diye silahlarla donatılmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz savaşçıyız, en barış yanlısı olanlarımız dahi. Bunda da bir sakınca yok. Mühim olan safımızı, düşmanımızı iyi seçmek. Taraftarlarımızı, ordumuzu iyi tesbit etmek. Yalnız olmadığımızın, desteklendiğimizin farkına varmak. Şerde dahi olsak bize gönderilen şeyatin yardımcılarının, hayra iltihak edersek meleklere dönüşeceğini, ve asla yenilmez bir güçle donatılacağımızın bilincine varmak. Pes etmeden yorulmak bilmeden savaşmak. Biteviye siper almak, biteviye kurşun atmak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şeyi düşünüp-taşınırken de, planlar-hesaplarken de yalnız olmadığımızı, bir istişare heyeti ile danışıp konuştuğumuzu, aklımıza gelen hayır-şer, her fikrin onların da yardımıyla varlık sahnesine çıktığını bilmek. Danışmanlarımızı iyi seçmek, kiminle müşavere edeceğimizi belirlemek, arkadaşlarımızı seçmek. Melekler mi, şeytanlar mı? Hikmet mi, sihir mi? Muhakeme mi, cerbeze mi? Hangisinin gücüne inandığımıza karar vermek. Kimliğimizi belirlemenin tek yolu bu olsa gerek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Silahlarımızı seçtik, safımızı belirledik, yandaşlarımızla ittifak ettik, öteki ile çarpışmaya, şerrin afaki olanı ile mücadeleye karşı donandık. Göz kamaştırıcı ve yıldırıcı halimizle dış düşmanı ürküttük, caydırdık da, ya bizim içimizdeki düşmana karşı ne durumdayız? Efendimiz(sav)in de belirttiği gibi afaki savaş oldukça küçük bir savaş, esas büyük savaş insanın içinde cereyan ediyor. Nefisle kalp her daim mücadele halinde, biri kendine lümme-i şeytaniyeyi vesveseyi müttefik edinmiş diğeri ise Kuran-ı Hakim’e ve melek ilhamatına kulak kabartmış bir yay gibi gerilmişler. Bazen içimizde öyle büyük göğüs göğse çarpışmalar oluyor ki, dışarının sesini duyamaz oluyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu savaşta galip gelmemizin bir tek yolu var. İçimizdeki hayır ve şer unsurlarını tepeden gören, ve aralarındaki mücadeleyi izleyen “ben” olarak hayra iltihak etmek. İster buna ruh diyelim, ister kendimiz diyelim, ister benliğimiz, şuurumuz diyelim biz kendimizi nerede ve nasıl konumlandırıyorsak savaşın akıbetini dengesini ona göre belirliyoruz. Kazanana ve kaybedene karar veriyoruz. Olanı biteni gözlemliyor, muhakeme ediyor, haklıya haksıza karar veriyor, düşünüp düşünmemeyi seçiyoruz. Tüm benlik teslim olmadan, maalesef bu savaş hezimetle sonuçlanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz kendimize karşı dürüst olmazsak, kendimizi aldatmaya başlarsak. Olanı biteni tüm gerçekliği ile görmeyi reddedersek, acı veriyor diye gözlerimizi yumarsak, duruma müdahale edemez ve bu savaşı kaybederiz. Biz olan biteni kontrol etme durumundayız. Uyanık olmalıyız. Hüşyar olmalıyız. Kıl kadar bir inceliği fark etmeliyiz. Buna yeteneğimiz var. Yeter ki gönüllü olup kollarımızı sıvayalım. Bigane kalamayız, zira ameliyat masasındaki bizim hayatımız. Kanı biz durduracağız, dikişi biz atacağız. Acıya biz sabredeceğiz. Ne kadar zorlansak da bayılmayacak, tüm dikkatimizle iş başında olacağız. Kaybedilecek olan bizim varlığımız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa insan bazen tatlı hayaller kurar, meseleleri tevil eder, kendine mazeretler bulur, erteler, tembellik eder. “Hem savaşacak ne varmış, müdahale edecek yara nerede göremiyorum” der ve keyfe matuf yaşamak ister. “Bir rahat yüzü göremeyecek miyim?” der. “Yoruldum” der “bıktım” diye ekler, mızmızlanır, uflayıp-puflar. Oysa kabirden önce kimseye rahat vermezler. Burada rahat etmek isteyen kabirde rahat edemeyecektir. Savaş meydanında mesire yerinde gibi dolaşanların sonu ölümcül bir yara almaktır. Gücüm yok zanneden yanılır, kendisine başaramayacaksın diyen lain şeytandan başkası değildir. İnsan başarabilir, her zorluğun üstesinden gelebilir, her göçük altından çıkabilir. Zira Rabbi onu bu dirayette halk etmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek kimi zaman acı verir. “Ben istedim ama verilmedi” demek ve bununla hesaplaşmak zordur. Bunun yerine nefis “Zaten istemiyordum” demeyi seçer. İstediğini elde edememek acıdır, boşa kürek çektiğini, yanlışta olduğunu fark etmek ve itiraf etmek nefse ağır gelir. Nefis o zaman yalana başvurur. Kendi kendini aldatmak, aldanmak isteyen için çok kolaydır. Oysa kişinin kendine karşı yalan söylemesi, kendini aldatması, sadece kendine değil tüm varlığa karşı yapılabilecek en büyük ihanettir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü insan zahiren küçük cismiyle bir atom bombası kudretindedir. Ve atomun çekirdeğini parçalarsanız müthiş bir enerji serbest ve başıboş kalır. Bu etrafındaki alemi de beraberinde tahrip eden büyük bir güçtür. Kişi kendine bir kere yalan söyledi mi artık yalana gerçek sureti giydirir. Yalan tanınamaz derecede kamufle olur. Artık dışarıya da gözükmeye başlar. Dikkatle bakmayanı aldatır. Bizzat kendi de varlığa da gerçek halleri ile bakamaz olur. Yalan onu her geçen gün dozunu arttırma ihtiyacı hissettiği bir uyuşturucu gibi sarıp sarmalar. Artık gerçeğe tahammül edemez. Kendisine gerçeği hatırlatanı da sevmez. İnsanları olduklarından başka türlü algılar. Dostları düşman sanır, ikiyüzlü düşmanları koynuna alır. “Kendimi acıdan kurtaracağım, temize çıkaracağım” derken tüm varlık alemini incitir, her yeri müzahrefata bular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan acı da verse gerçeği kabullenmelidir. Hata yaptığını itiraf etmelidir. Yoksunluğunun, aczinin yükünü taşımalıdır. Kabahati kendinde aramalıdır. Arzularını gerçekleştiremeyecek, nefsini adam edemeyecek olduğunu ilan etmelidir. O zaman bir mübarek ruh gelecek ve ona “yükünü sırtladım, hadi yürü” diyecektir. Üstü başı temizlenecek, sırtındaki yük hafifleyecek, bacaklarına derman gelecek, yolun sonundaki menzili az da olsa seçebilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şirk insanın içinden başlar, kendimizi parçalamayalım. Tüm latifelerimizi bu savaşta ayakta kalmak için kullanmaya ihtiyacımız var. Gücümüzü dağıtmayalım. Eziliriz. Kendimizi bölmeyelim. Patlarız. Dürüst olalım, kendimizi kandırmak beyhude. Zira gerçek alemin her yerinde, er geç ona bakmak zorunda kalacağız. Öyleyse dileyelim de uyanmamız geç olmasın…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   15/09/2008 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2008 karakalem.net, Mona İslam&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-5646922873377878110?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/5646922873377878110/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=5646922873377878110&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/5646922873377878110'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/5646922873377878110'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/09/kendinizi-blmeyin-patlarsnz-mona-islam.html' title=''/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-799710772827138333</id><published>2008-07-29T18:22:00.009+03:00</published><updated>2008-08-18T02:48:32.121+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gönlüme düşenler'/><title type='text'>Kalbin hissedişleri</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SKi4x7cwaLI/AAAAAAAAALc/azPhBX1IeQ4/s1600-h/geleneksel-cat2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SKi4x7cwaLI/AAAAAAAAALc/azPhBX1IeQ4/s400/geleneksel-cat2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5235637734729607346" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Gönlüme hazan olarak düştügün günden bugüne,ruhumun acı ile beslenen tarafı oldun.&lt;br /&gt;Ruhumun kemâle, ulaşması noktasında,gerekli olan bir ilaçtın.Sorgulamadan içilmesi gereken neden nicinlere takılmadan,yudumlanması gerekendin.Ruhumun penceresinden seyreylemem gereken fakat hiç bir somut müdahale ve eylem ile müdahil olmadan,son noktasına kadar hissederek icmem gereken ilaç.Kalbimin marazlı taraflarının budanma zamanıydı.Geldin budadın.İlle-i gayem olamazdın.Seni kalbim ille-i gaye  eyleseydi,ruhumun zilleti ,helaketi ve felaketi baslayacaktı.Devşirilmem icin,meyveli ağaç olmam icin,bir dizi aşıya tabi tutulmam gerekirdi.Çünki meyveli ağaç olmaktı dûam.Dûama cevap veren,en güzel şekilde vermişti.Mana ağacımın,ahsen-i takvim olma yolundaki,insani forma girme yolundaki, bu biçarenin aşılanma takvimindeki aşının zamanı idi o zaman.O dem.olmalı idi.Her sey takvimine göre isledi.Hekim ilacı zerk eyledi ve çekildi.Sonucu izlemek adına bir cekilme.Şimdi izliyor.Gözetimindeyim hekimin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yazgım yazmaksa,yazabilmek ufkumun son merhalesi ise yazmanın sevgisini,iştiyakını,hazzını bana tattır ya rabbi. &lt;br /&gt;Yazarken derin kuyuma iple kova sallayıp,abı hayat çıkarabileceksem,gönül bahcemi o su ile sulayabileceksem yazdır bana ya rabbi.Sen ile varlığımı buluşturabileceksem yazdır bana  ya rabbi.  &lt;br /&gt;              &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen yasadıgımız hayat sanki duruyor.Hiç bir üretim yok.Ayakta kalabilecek kadar tüketiriz.İnsanlığa dair,kulluğa dair hissi bir felc yasarız.İçsel bir matemdir bu.Elini kolunu kıpırdatmak istemezsin.Yasam anlamsızlaşır gözünde.Gönül yorgunluğudur bunun adı.Düşüncelerin aklını sonrada gönlünü yormuştur.Yaşam enerjin tükenivermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.Uygur&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-799710772827138333?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/799710772827138333/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=799710772827138333&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/799710772827138333'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/799710772827138333'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/07/yasama-dair-ksa-ksa.html' title='Kalbin hissedişleri'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SKi4x7cwaLI/AAAAAAAAALc/azPhBX1IeQ4/s72-c/geleneksel-cat2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-538698304792870855</id><published>2008-07-05T14:24:00.012+03:00</published><updated>2008-07-05T15:16:11.219+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ortaköy Manzaraları'/><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SG9lU6GGztI/AAAAAAAAAK8/snplQc_97fg/s1600-h/100_0719.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SG9lU6GGztI/AAAAAAAAAK8/snplQc_97fg/s400/100_0719.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5219501903012351698" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SG9d03bcbJI/AAAAAAAAAK0/-7VHZEiQDjk/s1600-h/100_0700.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SG9d03bcbJI/AAAAAAAAAK0/-7VHZEiQDjk/s400/100_0700.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5219493655959334034" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SG9ddzZ_7WI/AAAAAAAAAKs/rAKmH9uJibo/s1600-h/100_0711.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SG9ddzZ_7WI/AAAAAAAAAKs/rAKmH9uJibo/s400/100_0711.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5219493259742539106" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SG9clftqVVI/AAAAAAAAAKc/7VtvGGUV2fI/s1600-h/100_0712.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SG9clftqVVI/AAAAAAAAAKc/7VtvGGUV2fI/s400/100_0712.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5219492292383626578" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SG9cPXJcl_I/AAAAAAAAAKU/ezcXhnkcIhs/s1600-h/100_0728.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SG9cPXJcl_I/AAAAAAAAAKU/ezcXhnkcIhs/s400/100_0728.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5219491912127125490" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SG9b5Qe0O0I/AAAAAAAAAKM/wNGBZl404yM/s1600-h/100_0724.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SG9b5Qe0O0I/AAAAAAAAAKM/wNGBZl404yM/s400/100_0724.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5219491532380584770" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SG9bnGroCNI/AAAAAAAAAKE/_FoZzwotrWw/s1600-h/100_0720.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SG9bnGroCNI/AAAAAAAAAKE/_FoZzwotrWw/s400/100_0720.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5219491220512311506" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SG9bBJtUNFI/AAAAAAAAAJ8/MolhWmQlrA0/s1600-h/100_0706.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SG9bBJtUNFI/AAAAAAAAAJ8/MolhWmQlrA0/s400/100_0706.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5219490568489677906" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SG9au9xzeBI/AAAAAAAAAJ0/RVOScTqy0Iw/s1600-h/100_0702.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SG9au9xzeBI/AAAAAAAAAJ0/RVOScTqy0Iw/s400/100_0702.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5219490256049633298" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-538698304792870855?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/538698304792870855/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=538698304792870855&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/538698304792870855'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/538698304792870855'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/07/blog-post.html' title=''/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SG9lU6GGztI/AAAAAAAAAK8/snplQc_97fg/s72-c/100_0719.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-1886259611259793289</id><published>2008-06-26T15:17:00.004+03:00</published><updated>2010-01-12T19:33:59.698+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ne Tuhaf sey şu özlem'/><title type='text'>Ne Tuhaf sey şu özlem</title><content type='html'>Mona İslam  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KÜÇÜK BİR kızdım, ara sıra gözlerim dolardı nedensizce. Bir bahane bulabilirsem bağıra çağıra, bulamazsam gizli gizli ağlardım. Bulutların gökyüzünü sarması gibi sarardı özlem sadrımı. Babamı özlerdim. Söyleyemezdim. Söylediğimde “Seni özlemeyeni niçin özlüyorsun?” cevabı ile karşılaşırdım çünkü. Bu soru bana özlememeyi öğretmedi, ama özlemimi saklamayı öğretti. Anlayamazdım, benim içimde büyüyen bir duygunun neden başkasından beslenmesi gerektiğini, neden özlemin karşılıklı olması icab ettiğini. Susardım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonraları büyüdüm, genç kız oldum, içimde iyice yerleşmiş özlem duygusu derinlere indi. Katlanarak büyüdü. Bir adamı üç yıl özledim. Bu kez özlem karşılıklıydı. Ama yine özledim diyemedim. Bu kez özledim demek ayıptı çünkü. Yine anlayamazdım özlemenin nesi ayıptı. Ama bu konuda bir ağız birliği vardı. Dudaklarından yabancı bir adamın adı asla dökülmemeliydi. Eskaza bir yerlerde derin derin iç çeksen, uzun nutuklar başlardı. Bana bu nutuklar Musa’nın kırk gün Sina’da kalışı gibi uzun gelirdi, ama ne çare ablalar bunu gerekli görürdü. Ancak ben o adamla evlenince sustular. Zaten evlenince özleyecek bir şey de kalmamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaş ilerledi, koskoca kadın oldum. Tüm ayıplamalara, nutuklara, karşılık görememelere rağmen değişmedim ben. Bazen beni özleyenleri, çoğu zaman özlemeyenleri özlemeye devam ettim bir müptela gibi. Yok, öyle inadına bir sabit kalma çabası değildi benimkisi, becerememekti değişmeyi. Belki öğüt verenler haklıydı, değişebilseydim daha az hüzünlü bir kişilik olup çıkacaktım. Ama ben hüznü de yağmuru sevdiğim gibi sevdim sanırım. Yağmurla çocukların söylediği “Arap kızı camdan bakıyor” saçmalığından nefret etsem de. Cebimde biriktirdiğim tüm özlemlerle beraber yağmura diktim gözümü hep. Yağmur hüznünü hiç gizlemezdi, yağmur duygularını açığa vurmaktan hiç çekinmezdi. Ben de yağmur gibi olmak isterdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özlem başlıbaşına bir meseleydi, kavuşmak onu çözmüyordu, özlem yine başka bir suret giyip karşınıza dikiliveriyordu. Özlediğiniz herkesle tek tek kavuşmak da mümkün değildi. Ayrıca birilerine kavuşmak, birilerinden ayrılmayı da gerektirebiliyordu, aynı anda her yerde olmak gibi bir gücümüz de yoktu. Annesi ile babası arasında sıkışıp kalmış çocuk gibi umutsuzdum hala. Özlem bitirilemiyordu. Devası yoktu. Bu buldum dediğinizde kaybettiğiniz seraplar türünden bir şeydi, el hak öyleydi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hala özlediğim birileri var elbette, “Özlem” olmalı imiş benim adım derim zaman zaman. Belli ki yanlış koymuşlar adımı. Burnumda tüten uzak yakın bir sürü sevdiğim var. Elimin daima telefona gittiği, yahut belki rüyamda görürüm diye heves ettiğim insanlar. Bunu söylediklerim ve söylemediklerim. Fakat yakın zamana kadar fark edemediğim şu imiş ki, ben hakikatte sadece özlüyormuşum. Evet, yalın bir özlem hissinden söz ediyorum. Nesnesi olmayan bir özleme olur mu hiç demeyin? Özlemek geçişli bir fiil biliyorum, illa bir nesnesi olmalı, ama yok işte. Bu bir bilmece sanki, çözülünceye kadar adamın yakasını bırakmayan. Öyle yoğun bir zikir gibi dökülüyor ki dudaklarımdan kimi zaman “Seni çok özledim” sözü, “kimi?” deyip şaşırıyorum ben de kendime.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özlemimin nesnesi kim olabilir ki? Ömrümce farklı insanları özledim ben. Kimini az kimini çok ama hep değiştiler. Sabit değildiler. Özlemime ancak bir tiyatro dekorunun sahnede kalış süresi kadar eşlik ettiler. Ancak atıştırılan cipsler kadar karın doyurdular, sonrası yine açlık yine susuzluk. Çaresiz yenisiyle değiştiler. Ama özlem sabitti. O bir gerçekti. İçimdeydi. Çocukluğumdan beri üzerime yapışmış bir duygu olduğuna göre de gayri fıtri olamazdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba ben Allah’ı mı özlüyordum. Aslında her nesnede değişmeyen sabit olan şey O muydu? Benim ona, buna, ötekine gönül vermem, her birine hatırı sayılır gözyaşı dökmem O’nun için miydi? Ali’de, Veli’de, Ayşe’de, Fatma’da özlediğim neydi? Aralarındaki tek ortak nokta benim onlarla birlikteyken hissettiğim yakınlık ve muhabbetti. Hiç biri birbirine benzemiyordu. Hiçbiri bir diğerinin sevgisinden çalmıyordu. Her biri kendine has bir yere oturuyor, adeta rezervasyonu önceden yapılmış gibi hayatımda bir yere kalıcı olarak yerleşiyordu. Hiç birinden vazgeçilemiyordu. Her biri özel ve anlamlı bir yer tutuyordu. Özlediğim şey bunların bütününde olmalıyı. Tamamladıkları puzzle’a bakmalıydım. Hepsi bir ağızdan bana birinin adını söylüyor olmalıydılar. Çıkardıkları ses, söyledikleri şarkı melodi her ne ise, tek bir notası bile eksik olmamalıydı. Kimi daha güçlü bir sesle, kimi bir mırıltıyla söylüyordu şarkıyı, kimi solo giriyordu, kimi vokaldeydi, ama hepsi topluca aynı kişiye işaret ediyorlardı kuşkusuz, Allah’a.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zihnim bir el yordamı ile de olsa bulabilmişti bunu. Ama ben asla zihnin bulduklarıyla yetinebilen, tatmin olabilen, onlarla yaşayabilen biri olmadım. Kuru kuruya yapılmış ontolojik analizler, ne kadar esaslı ne kadar mantıklı olurlarsa olsunlar beni doyurmadılar. İflah olmaz romantikler daima kalplerini dinler, akıllarını beş dakikada harcayıverirler benim gibi. Bu yüzden, ben hep kalbime baktım. Kalbim bana ne diyordu? O birine işaret ediyor muydu? Özlem nesnemi bulabilmiş miydi o? Bana kalbime dokunacak bir cevap lazımdı. Zira kalbe bir kez dokunan biri yahut bir şey asla unutulmaz, izi asla kaybolmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basiretle sadrımın derinlerine bakınca en çok özledim diyebileceğim kişiyi bulmuştum. Muhammed-i Arabi (asv) . Kuşkusuz o dolduruyordu kalbimi, onun sesi tüm sevdiklerimden gür çıkıyordu. Başka bir sese mahal bırakmıyordu. Başka bir işaret istemiyordu insan onu görünce, hakkal yakin biliyordu ki o tüm özlemlerin toplamıydı. Hiçbir şey yoktu ki onun gibi kalplerde yer tutsun, onun kadar baş döndürücü bir muhabbetle kendisine pervane olunsun. İnsanın kalbine kimse onun gibi dokunamazdı. Hiç kimsenin ellerinde o kadar emniyette olunamazdı. O herkese bedeldi, o bana yeterdi. Her düştüğümde yanıma gelen oydu, gözünü üzerimde sabit tutan da o. Daha azına gönlüm hiç razı olmamıştı. Bir şeyler eksik duygusu hiç yakamı bırakmamıştı. Özlem Muhammed-i Arabi’de son buluyordu. Yahut ben ondan öteye gidememiştim. Uruc kabiliyetim bu kadardı. Belki yolun devamında bana o eşlik ederdi. Ben ancak ona kadar gelebilmiştim. Beni boş çevirmeyeceğinden emin, dizinin dibine çöküvermiştim. Onunla Medine’ye gidişi umut edivermiştim bir kere…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneşe bakamadım. Ay bana kafi geldi. Bundan sonrasını yine aklımın eline verdim. O bana şöyle dedi: “ Madem o her sevgiliden öte, madem en çok onu seviyorsun, madem özlemini ancak o giderebiliyor, o halde onun işaret ettiği Zata bak, Muhammed-i Arabi’nin ardında görünen gerçek hasretin O’dur.” Kendin gidemesen de o seni O’na götürecektir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık ne zaman içimden birisi için “Ah bir bilsen seni ne çok özledim” geçse, ne zaman elim telefonlara, kalbim rüyalara, ruhum kabir alemine uçup gitmek istese. Özlem nesnemi değil onun adını söylerim. “Efendim seni çok özledim.” Ve dilerim ki bu ikrar zamanla kalbime de işler de gayrı değil ancak onu özler hale gelebilirim. Biliyorum ki fıtri haller yok edilemezler sadece yönlendirilebilirler. Ben de tüm özlemlerimi ona yönelttim. Her sevgilinin adını Muhammed Mustafa (sav) koydum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umudum var, çünkü dilin kalbi değiştirdiğini işin ehlinden öğrendim. Umudum var, çünkü her yıldızın ardında sönük kaldığı ayın varlığını hissettim. Umudum var ki bir gün o aya ziyasını veren güneşi de hissedebilirim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün tüm özlemlerin bittiği diyara gideceğiz, ne büyük mutluluk….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün Muhammed-i Arabi (asv)’ın dizi dibinde oturacağız ne büyük kısmet…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün Rabbimizi göreceğiz. Ne büyük tenezzül… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   18/06/2008 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2008 karakalem.net, Mona İslam&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-1886259611259793289?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/1886259611259793289/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=1886259611259793289&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/1886259611259793289'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/1886259611259793289'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/06/ne-tuhaf-sey-u-zlem.html' title='Ne Tuhaf sey şu özlem'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-4856580787123527999</id><published>2008-06-17T15:55:00.000+03:00</published><updated>2008-06-17T15:56:36.444+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yasamak &apos;&apos;bir daha&apos;&apos; değil'/><title type='text'></title><content type='html'>Yaşamak “bir daha” değil... &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;SENAİ DEMİRCİ&lt;br /&gt;Gözlerimi açtım. Yapışkan göz kapaklarının ardında uyuşuk bir bedenin içinde buldum kendimi. Gün doğmuştu. Sabahın tazeliği kaybolmuştu. Seher vaktinin çiğleri kurumuştu. Fecrin cıvıltıları susmuş, şehir homurtuları başlamıştı. Güneş benden önce uyanmıştı. &lt;br /&gt;Nasıl da imrenirim böylesi vakitlerde, güneşin henüz doğmadığı yerlerde olanlara. Şimdiki pişmanlığımı alıp yanıma, Atlas Okyanusu’nun ucunda bir ıssız adaya atmak isterdim kendimi. Henüz güneşin doğmadığı o yerde, heyecanla sabah namazı vaktini bekleyenlerden olmak için neler vermezdim. Şimdi haritanın o yerinde olmakla, öylesine tatlı bir bekleyişin kahramanı olacaktım ki... Öylesine kârlı bir secdenin eşiğinde duracaktım ki... Öylesine derin bir huzurun eşiğine baş koyacaktım ki... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaçırdım. Bir daha yetişemeyeceğim kadar uzakta artık bugünün seher vakti. Hüsran... “Göçtü kervan, kaldık dağlar başında...” Sofra kaldırıldı. Dostlar dağıldı. Kutlu alışveriş tezgâhı toplandı. Gül tazeliğini yitirdi. Kuşlar lâl oldu. Bir daha içinde var olamayacağım o vaktin. Asla o vaktin secde edeni olamayacağım. Herkesi uykuda bırakıp alnını sonsuz bir uyanıklıkla secdeye koyanlara eşlik edenlerden sayılmayacağım. O vaktin uyanığı yazılmayacağım ebediyen. Geç kaldım. Sanki şimdi vaktin sahtesine kaldım. Sanki varlığın kucağından kovuldum. Üvey oğluyum vaktin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sığlaşıyor her şey. Kazaya uğruyor namaz. Secde uzağında kalıyor alnımın. Seccadem beni tanımıyor gibi. Gövdemin değdiği yerler soğuk. Çırpındıkça yanan bir pervane gibi yüreğim. Coştukça kül oluyor. Yakınlık vaad etmiyor hiçbir köşe. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yanım ağlıyorken, diğer yanım susturmaya çalışıyor. Bir yanım kanarken, diğeri kabuk bağlıyor. Savunmam hazır: “Bir sabahı kaçırmaktan ne çıkar? Nasılsa, dün kaçırmamıştın. Önceki gün de. Bu sabah olmadıysa, yarın sabah var.. Üzülecek ne var!” Ama “hayatımın olayı bu” diyor içimden daha cılız bir ses. “Ya şimdi ya hiç...” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şimdi” o kadar sahici ki, “sonralar” da “önceler” de hiçe iniyor onun sahiciliği karşısında. Şimdi diye bildiğim dünün kopyası değil. Şimdi diye yaşadığım yarının gölgesi, müsveddesi, denemesi değil. Bana “bugün”ümü veren, hiç yoktan veriyor. Hiç ummadığım halde veriyor. Hiç hak etmediğim halde hediye ediyor. “Bugün dünkü nefeslerinin kopyasıyla idare et!” demiyor. “Bugünlük kalbini durduruyorum, dün ve önceki günler çalıştırdığım yeter!” demiyor. Bugün, yine ama yeniden çalışıyor kalbim. Kanım terütaze bir heyecanla dolanıyor. “Yarın nasılsa sana rızık vereceğim, bugünkü suyunu, ekmeğini, nefesini yarına erteliyorum. Bana biraz vade tanı.” demiyor. “Günlerce baktın gözlerinle, bugün de görmesen ne çıkar!” sıradanlığıyla muhatap olmuyor bana. Bugün de ilk defa görüyorum. Dün de ilk defa gördüm. Yarın da ilk defa görüyor olacağım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün dudağım orijinal. Dünkü dudağın noter tasdikli fotokopisi ile konuşmuyorum. Bugün yüzüm taptaze. Yarın da yüzüm olacak nasılsa diye, yüzümü aynalardan sakınmaya kalkmıyorum. Bugün sözüm yine bi’tane. İlk defa konuşuyorum. Bugün parmaklarım olması gereken yerde. Eskiz değil parmak uçlarım. Deneme yanılma ile ayar ediyor değilim sözlerimi. Eğreti değil saçlarım. İlk defa olurcasına taze. Bir defalığına olurcasına sıra dışı. Bir daha hiç gelmeyecekmiş gibi -ki gelmeyecek-olağanüstü ve özenli. Hep yine. Hep yeni. Hep yeniden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göğün altında biricik varlığım. Her an, el üstünde tutuluyorum. Her an, özenilmiş bir varlığın göğsüne ağırlanıyorum. Her saat başı başköşeye oturtuluyorum. Yedekte bekletilmiyorum. Asil ve özgün nefesler alıp veriyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi kaçırdığım, sabahlardan bir sabah değil, hayatımın biricik sabahı. Bir daha gelmeyecek. Bir daha gidilmeyecek. Bir daha tekrarlanmayacak. Gelirse ve gidebilirsem, bir başka sabahım daha olacak belki. İçinde sonsuz teşekkürle duracağım taze bir sabah. Eşiğine tanımsız bir minnetle baş koyacağım yeni bir sabah. “Bir sabah daha” değil, sadece “bir sabah...” Biricik sabah... Bi’tane sabah... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç kimseye, hiçbir şeye “bir daha” muhatap olmayacağını bilerek, bir kereliğine muhatap olanlara ne mutlu. Varlığın orijinal. Yüzün orijinal. Sözün orijinal. Bakışın orijinal. Sadece bir kere. Ne daha önce oldu böylesi, ne de daha sonra tekrarlanacak. Bir kere varsın. Bir daha olamayacaksın şimdinin içinde... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse özen borçluyum secdeye. Öyleyse, özen borçluyum sevdiklerime. Öyleyse, özen borçluyum kendime. Sadece bir kereliğine...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-4856580787123527999?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/4856580787123527999/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=4856580787123527999&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/4856580787123527999'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/4856580787123527999'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/06/yaamak-bir-daha-deil.html' title=''/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-5468448920267477735</id><published>2008-06-16T23:29:00.000+03:00</published><updated>2008-06-16T23:30:47.715+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Acele Karar Vermeyin'/><title type='text'></title><content type='html'>ACELE KARAR VERMEYİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çin düşünürü Lao Tzu nun çok sevdiği bir öyküdür. Bir köyde ihtiyar bir adam varmış.. Çok fakirmiş ama dillere destan bir beyaz atı yüzünden kral bile onu kıskanırmış.. Kral at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. -Bu at, bir at değil benim için.. Bir dost.. İnsan dostunu satar mı dermiş hep.. &lt;br /&gt;Bir sabah kalkmışlar ki, at yok.. Köylü ihtiyarın başına toplanmış &lt;br /&gt;-Seni ihtiyar bunak.. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın demişler.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtiyar, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Karar vermek için acele etmeyin. Sadece At kayıp deyin. Çünkü gerçek bu.. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köylüler ihtiyar adama kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş.. Dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sen haklı çıktın.. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için.. Şimdi bir at sürün var.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Karar vermek için gene acele ediyorsunuz. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu herif sahiden bunamış.. diye geçirmişler.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bir kez daha haklı çıktın. Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın demişler.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtiyar &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz. O kadar acele etmeyin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu.. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru.. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Gene haklı olduğun kanıtlandı. Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Siz erken karar vermeye devam edin. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor. Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlarmış: &lt;br /&gt;Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alıntı..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-5468448920267477735?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/5468448920267477735/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=5468448920267477735&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/5468448920267477735'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/5468448920267477735'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/06/acele-karar-vermeyin-in-dnr-lao-tzu-nun.html' title=''/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-2782177081712197662</id><published>2008-06-05T23:35:00.007+03:00</published><updated>2008-07-18T00:47:55.439+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gönlüme düşenler'/><title type='text'>Babaannemin evlilik cüzdanı</title><content type='html'>Geçenlerde Babam bana saklamam icin bir hatırasını verecegini söyledi.Bunu en iyi benim  muhafaza edecegimi düşünüyordu.Ne oldugunu merak ettim.Oda saklı tuttuğu hatıra arşivinden ata yadiğarını çıkarıp bizzat elime teslim etti.  Rahmetli Babaannemin ve Dedemin  evlilik cüzdanı.Cüzdanı açınca cok tuhaf oldum.Babaannem genc bir kız ve ben ona ne kadar da benziyorum.Dedem genç bir delikanlı.60 senelik evlilikleri bitmiş ve onlar bu dünyadan ayrılmışlar.Dedem önce vefat etti.Ardından tam 2 yıl sonra Babaannem ona kavustu.Hiç aklıma gelmezdi Babaannemin evlilik cüzdanı benim elime geçeceği.&lt;br /&gt;O  eski cüzdan beni dünyanın faniliği ile yeniden yüzleştirdi.Bir zamanlar evlilik hayelleri olan,evlenme yası gelip çatınca evlilik hayatına adım atan bir genc kızın evlenmesi ve ardından 60 yıl gecmesi.Yılların elinden akıp gitmesi.Ahiret yurduna bir kuş misali uçmasının ardından 2 yıl bile gecmiş olması.Ne kadar ilginç değilmi?Her sey yasandı ve bitti.Sanki yasanmamış gibi.Oysa koca 78 senede neler yasamadı ki?&lt;br /&gt;Hüzün,sevinç,ümid,korku,endişe her duyguyu tatdı o kalb...Dünyadan alacagını alan  yorgun kalb cesed elbisesini cıkardı ve elveda dünya dedi.&lt;br /&gt;Babaannem vefat ettikten sonra evine tefekküri bir bakışla göz gezdirmiştim.El emegi göz nuru kıyamadıgı dantelleri,içinde bir ılık süt  bile içemediği süt takımları,kıyıpta kullanmadığı çanak çömlekleri her seyi kalıvermişti.&lt;br /&gt;Şimdilerde evide boşaltıldı.Kıyamadıgı her seyi dağıtıldı.Oyuncular rollerini oynayıp çekilince sahne 'de dekorda kaldırıldı.&lt;br /&gt;Sahnenin kapısı kapandı.Kilit vuruldu.Her sey sessizliğe,ve hissizlige büründü.İnsanın olmadığı yerde hayatın hızı ve akişkanlığıda durağandı.Evini kalın bir toz tabakası kaplamıştı bile.Ne çare artık dünya evi ile ilişiği kesilmişti bir kere.Rahmetli Babaannem temiz,titiz ve düzenli bir kadındı.O düzenden eser kalmamıştı artık.Oyuncular sahneden çekilince ,oyuncaklarda baska oyunculara intikal ettirilmişti.Zaman, zaman babaannemin naif,hassas ,ürkek yapısı aklımı kurcalar. kabrin altında ne yapıyor ki, diye düsünürüm.Sonra Rabbimin o sınırsız engin şefkat ve merhametinin yanında benim şefkat ve merhamete dair, düşüncelerimin ne kadar sönük kaldığını hatıra getirince kalbime bir ferahlık ve huzur hali hakim olur.Özellikle, zor zamanlarda yakınlıgını daha derinden hissettirir.Tüm sevdiklerimi Rabbimin sonsuz rahmetine teslim ediyorum.Bu hal aciz ruhumda teslimiyetin getirdiği surur haline dönüşüyor.Fıtratımın kapasitesi üzerinde,yük almaktan beni bir nevi muhafaza ediyor.&lt;br /&gt;Rahmetli dedeme gelince, hayatı  o kadar içinde yasayan içini dışa sızdırmamakta son derece mahir davranan sakin ,sessiz kendi halinde bir adamdı.&lt;br /&gt;Babaanneme sevgisi, hiç bir zaman bitmemiş, son günlerinde hasta yatagında yarı baygın vaziyette olmasına ragmen babaannemin ellerini ayırt edebilmiş.O sıcaklığı ve sevgiyi yıllar dahada percinlemiş,büyütmüş ve beslemiş.&lt;br /&gt;Şimdilerde ebedi beraberler...Ümidimiz cennet bahcelerinde olduklarıdır inşaallah.&lt;br /&gt;İkiside çiçekleri,yeşili cok severlerdi.Bahceli evlerinden apartman dairesine gecmek onları bir hayli üzmüştü.Şimdi ebedi hiç bitmeyen yeşillikler  ve çicekler içindeler..Sıkıntı,hüzün,kaygı,telaş yok.Surur hali hakim oralarda...&lt;br /&gt;Ailemizin büyüklerinin ahiret alemine irtihal eylemeleri inanıyorumki ailemizin tüm bireylerine artık dünyaya farklı pencerelerden bakma olanağı sağladı.Artık geçici şeyler icin cok fazla derinden üzülmenin gereksiz ve anlamsız oldugunu öğrendim.Özellikle maddeden cok mananın önde olması gerektiğini ölüm hadisesi bize cok net bir sekilde gösterdi.Yasamımız devam ediyorsa hayat sahnesinde rolümüz devam ediyor demektir.Mesele kötü adamımı oynuyacağız.Yoksa iyi adamımı.Tercih bizim.Yasam her an önümüze tercihle geliyor.Her anımız tercihler yumağı.&lt;br /&gt;Hayat sahnesinde oldugumuzun farkında olma halini hiç bir an aklımızdan çıkarmamak.&lt;br /&gt;Her an değişen roller.Ve bize düşen tercihler silsilesi.Ve bizi izleyen en önemli seyirci Rabbimiz.Sahne arka planını hazırlayan,yöneten ve kabiliyetlerimize göre roller biçen.Rollerimizde iyi yada kötüyü oynama hakkını bize veren ilahi yönetmen her an izliyor.Melekleri ile kayıd altına alıp hayat filmimizi çekiyor.Bir gün STOP! diyecek.İşte orada film biticek.Filmin ödül töreni (tabii ödülü hak ettiyse)haşir meydanında ....Hayat filmimiz orada gösterime sunulacak.Herkesin oyunculuğu cok ince mihenklere vurulup,kritiğe  tabi tutulacak.Ve İlahi yönetmen son noktayı o gün orada koyacak.Ödül alanımı ararsın,taç giyenlerimi,kötü oyuncuların acıklı hüzünlerinemi keşkelerinemi şahit olursun.O gün her sey orada.hüzün,şevinç,keder,mutluluk,iç çekişler,pişmanlıklar hepsinin bir arada yasandığı galibiyetlerin ve mağlubiyetlerin yeğane ve son sahnesi.&lt;br /&gt;Ölüm bizlere cok kısa ve özlü bir nasihat.Düünyaya her gün milyonlar elveda diyor.Kimi sesli terkederken,kimi sessiz vedalar sunup aramızdan sıyrılıp gidiyorlar.Bir gün bu sıyrılanlardan birinin bizim olmayacagı ne malum.&lt;br /&gt;Hayat filminin nerede kopacagı bilinmiyorki.İyisimi biz onu her yerde bekleyelim.Her an veda edecek gibi kontrollü bir yasam.Ötelerde bizi mahçup eylemez.&lt;br /&gt;Kontrolü her an kendimiz ne kadar tutabiliriz.Her an yaradana sığınmak ve şu duayı her daim söylemek ''Ya Rabbi beni bana bırakma.'' ''Beni bir an ve saniye nefsimle başbaşa bırakma'' ''Ne olur! Rabbim beni yanlız sensiz bırakma''.&lt;br /&gt;Dünyadaki galibiyet ve mağlubiyetler bizi sarsmamalı.&lt;br /&gt;Bize sarsacak tek mağlubiyet yada galibiyet haşir gününün ki olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahmetli Babaannemin evlilik cüzdanı beni içsel bir yolculuğa çıkardı.Ötelere götürdü.Hatıralar yasama dair bize dersler sunabiliyorsa,ne güzel..&lt;br /&gt;Hatıradan öte bişileri anımsatmıyorsa...O hatıradan yaradanın bizdeki hatırasını göremiyorsak.Bizde ahiret ,sonsuzluk hatırasına dönüşemiyorsa anlamsızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı ölmüş birinin evlilik cüzdanının yada hüviyetinin bir anlamı olmadıgı gibi.&lt;br /&gt;Sümeyra Uygur&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-2782177081712197662?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/2782177081712197662/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=2782177081712197662&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2782177081712197662'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2782177081712197662'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/06/babaannemin-evlilik-czdan.html' title='Babaannemin evlilik cüzdanı'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-7081259885894178769</id><published>2008-05-29T14:11:00.002+03:00</published><updated>2010-01-12T19:35:56.846+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sevgilim bana bakıyordu'/><title type='text'>Sevgilim bana bakıyordu</title><content type='html'>A. ALİ URAL&lt;br /&gt;Gördü. Gök ve yer şarabın sisiyle örtülmüşken gördü onu. Yalpalamadan yürüyemediği bir vakitte gördü ve durdu. Çamurların içinde bir beyaz kâğıt. Eğilip aldı yerden, temizledi ve öptü. Bir başlangıç cümlesiydi bu. Bir anahtar, gök ve yeri iki yüce kapıya çeviren. Gördü ve evine götürdü onu. &lt;br /&gt;Güzel kokular sürüp astı duvarına. “Bismillahirrahmanirrahim- Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördü. Bir rüya gördü Mervli genç, bin iki yüz yıl önce. “İsmimi temizlediğin gibi seni temizlerim. İsmimi büyük tuttuğun gibi, seni büyültürüm,” dendi ona bu kutlu rüyada. Hayalin elleri, düştüğü yerden çekip çıkardı Bişr’i. “Dostlarım beni çağırdılar!” cümlesiyle çatladı kadehler. Şarabın sisi dağıldı. Gök yağmurla, yer toprakla temizledi onu; güzel kokular sürüp astı duvarlarına. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördü. Şehirler gördü, Peygamber’in nuruyla yanan. Mekke, Kûfe, Basra ve Şam, kutlu sözler biriktirdi bu sırlı seyyah için. Hadis ilmi kendine emin bir râvî buldu, bir “Muhaddis”. Halîfe Me’mûn, Ahmed bin Hanbel’den arabuluculuk yapmasını istedi görebilmek için onu. Bir cümle kulaktan kulağa: “Bişr el-Hâfî’den başka Bağdât’ta kimse kalmadı.” “İnsanları hoşnut etmek elde edilemez bir gayedir. Sen Allah’ı hoşnut et,” dedi Hâfî, kim vardıysa yanına. Bir an önce harekete geçmek gerekiyordu. “Dün öldü, bugün can çekişiyor, yarın doğmada.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördü. Tehlikesini gördü görülmenin. Ölmeye başlıyordu övgüden hoşlanınca ruh. Bu yüzden şehirdeki ölüler mezarlıktakilerden çoktu. “Bilinmemek” ganimet bilinmediğinden ah! Mademki râvîlik tacında şöhret, mademki itibar etmede halk, kaçmalı yalınayak, aldırmadan kınamalara. Ah, nerede! Hırs ve tamahtan arındırılmış kalp! Nerede hüzün? Bulunduğu yere kimseyi sokmayan padişah. Gizlesin açığa vurmak için kendini. Mevlâna’nın kitaplarını su, Bişr’in kitaplarını toprak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördü. Sûfîlik üst üste hacda değildi. Rıza, yoksulun dualarında. “O halde sen bu iki bin dirhemi, borcunu ödeyemeyen bir fakire, yiyeceği olmayan bir yoksula, nüfusu kalabalık bir âileye, yetimi sevindiren bir yetim bakıcısına ver. Zîrâ bir Müslüman’ı sevindirmek, bir düşküne el uzatmak, bir sıkıntıyı gidermek, bir zayıfa yardım etmek, hayırlıdır yüz nafile hacdan.” Soğuk bir günde giysisini çıkarmış titriyor Hâfi. Soranları titretiyor sözüyle: “Bugün bir yoksul gördüm soğuktan titreyen. Ne yazık ki yoktu giysi alacak param. Titreyeyim ki dedim, bir şey olsun onunla aramda ortak.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördü. Görmenin örtmek olduğunu. Gözün şükrü, hayır gördüğünde açmak, şer gördüğünde örtmekti. Kulağın şükrü, hayır işittiğinde ezberlemek, şer işittiğinde unutmaktı. Ellerin şükrü, onlarla hak olandan başkasını tutmamak, ayakların şükrü, iyilikten başkasına gitmemekti. “İnsanların sırlarını ortaya çıkaracak sorular sorma!” diyordu, Bişr el-Hâfi, “Settar” sıfatına sığınıp. Aslan terbiye etmekte ne var! Dil terbiyecisiydi. “Konuşmak hoşuna giderse sus, susmak hoşuna giderse konuş.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördü. O’ndan başka sığınılacak yer yoktu. Ali b. Haşrem’e yazdığı mektupta: “Bir kölenin yalvarışı gibi yalvar O’na. Sığınak bulamayan sürgünler ve esirler gibi yalvar! Kaçacak deliği olmayan firariler gibi kaç! Çıkış yolunu gösterecek Allah’tır. İsteyeceğin zaman O’ndan iste. Sen gel Rabb’ini, seni yaratanı razı et, zamane ehlini, sultanları ve zenginleri razı etmeye kalkma! Allah’ın nuruyla aydınlanmamış, evlerden, konaklardan ve saraylardan uzak dur!” diyordu. İzzet, müminlerindi. Dünya peşinde koşan hazır olmalıydı, aşağılanmaya. “Sevgilini kızdırana muhabbet beslemen sana yakışmaz,” buyurdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördü. Kimse bakmıyordu kaynağına kazancın. Oysa ekmek nar olurdu, su irin. Ey Süleyman b. Yakub! Öğüt mü istedin? “Yediğin ekmeğin nereden geldiğine bir bak ve onu ateşe atma!” Örgücülük yaptı Bişr el-Hâfî, elinin emeğiyle geçindi. Özgürce yürüdü Tanrı’nın toprağında bir ömür. Çıplak ayaklarının altı simsiyah kesildi. Su içmedi sultanların tasından. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördü. Bir adam gördü kırbaç cezasına çarptırılan. Anlattı ne gördüyse bir bir: “Bir gün Bağdât’ta bir adam gördüm. Kırbaçlandığı hâlde çıkmıyordu sesi. Sonra zindana götürdüler onu. Peşine takıldım ve niçin dövüldüğünü sordum. Bir kadına âşık olduğundan bu hâle düştüğünü söyledi. “Bu kadar acı çektiğin hâlde neden ses çıkarmadın?” diye sordum. “Sevgilim bana bakıyordu,” dedi. Bunun üzerine kendisine; “Ya yüce Allah’ın seni hep gördüğünü bilseydin!” dediğimde, haykırarak yere düştü.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bişr el- Hâris, gördü. a.ural@zaman.com.tr&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-7081259885894178769?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/7081259885894178769/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=7081259885894178769&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/7081259885894178769'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/7081259885894178769'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/05/sevgilim-bana-bakyordu.html' title='Sevgilim bana bakıyordu'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-6009091685689102468</id><published>2008-05-28T00:08:00.001+03:00</published><updated>2010-01-12T19:35:36.911+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kabuğun altında sen kanayansın'/><title type='text'>Kabuğun altında sen kanayansın</title><content type='html'>Amerika’dan Arzu İpek kardeşim yazmış… “Kur’an niye bu kadar kalın?” yazısına birkaç paragraflık yorum. “Müddessir” koymuş başlığını.. “Müddessir”, yani “örtünen”. Soruyor: “Müddessir sûresinin saf örtüleri içinde hiç çocukluğunuzu bulduğunuz oldu mu?” Cevabın ipucunu veriyor hemen. &lt;br /&gt;Telaşlarımın sakladığı, alışkanlıklarımın gözden ırak tuttuğu bir küskün yanım, bir eski yaram kanamaya başlıyor. “’Kalk, örtüye bürünerek saklanan!’ diye başlıyor ayet. Bu uyarıyı duyunca, bir çocukluk telaşı düşüyor hatıralarıma. Bir dolabın ardına yahut masanın altına saklanmış titreyen bir yürek oluyorum. Efendimiz Aleyhisselâtüvesselâmı düşünüyorum.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalbimin ağlarına doladı bu son cümle. Bir çocuk kalbini göğsüme koyarak da anlamaya çalışmalıydım “örtüneni”. Ama nasıl? Masanın altına saklanmış titreyen o çocuk yüreğinin odacıklarına akıp duruyor hayâlim. Dalıyorum ama korkup geri kaçıyorum. Biliyorum ki, ben yazmaya çalıştıkça o kalbin kıpırtıları zayıflayacak. Korkarım ki, ben tarif ettikçe, o sessiz, o isimsiz, o tarifsiz, o eşsiz titreyiş ucundan kıyısından tahrip olacak. (Tarif etmek tahrip etmek de demektir.) Masanın altında kalan o titreyişi masaya yatırmak ne kadar incitici bir zorunluluk? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden saklanır çocuk? Utanır da ondan! Utanır çocuk. Utanır çocuklar. Çünkü, hiç beklentisizdirler. Hiç hesapsızdırlar. Bir şeyi hak ettiklerini düşünmezler. “Nasılsa ben kazandım!” edasında olamazlar. Kendilerine verileni sıradan bilmezler. Sonsuz bir minnettarlık göğünde ağırlandıklarını dillendiremeseler de derinden hissederler. Sevinç eşikleri o kadar düşüktür ki, ne taşarsa oradan sınırsız bir tebessüme bürünürler, lekesiz bir mutlulukla gülerler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte kırklı yaşlarında bir insan. Sadece şükür telaşında. Hiç bitmez teşekkürler derdinde. Ayaklarını çekinerek basıyor yere. Gözlerini utanarak gezdiriyor göklerde. Her nefesi eşsiz ve sessiz bir hediye bilerek ağırlıyor göğsünde. Kalbinin kıpırtısının bile kendisine duyurulmamasını sonsuz bir cömertliğin dokunuşu olarak okuyor. Verirken, verdiğini bile unutturacak denli sessizce ve teklifsizce verenden utanıyor o titreyen çocuk kalbi. Yağmur tanelerini misafir ediyor saçlarında, göğsünde. Diyor ki, “Onlar henüz Rabblerine verdikleri sözü unutmadılar!” Yağmur yağmur sevinç olup yağıyor üzerimize. Bir damla bile taşırmaya yetiyor ağzına kadar dolu minnet bardağını. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece minnetini ifadeye ayırıyor vaktini. Tam mesai kullukta. Kulluğun ötesi peygamberlik olabilir mi? O ötesini düşünmüyor, minnettarlık duygusunun yamaçlarını canhıraş tırmanmaya çalışırken. Yalnızca şükür kaygısında. Şükrün karşılığı “En Sevgili” olarak el üstünde tutulmak mı? Karşılığını hesap ettirmiyor içine sığdıramadığı sonsuz memnuniyetler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar da öyle değil midir? Büyüklerin alışverişlerindeki karşılıklılık ve dengeyi aramaz onlar. Öğrenememişlerdir bir şeyi hak edeceklerini. Akıllarına getirmezler bir iyiliğin altından kalkabilecek bir karşılıkta bulunabilecekleri. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümmî O. Saf bir teşekkür dili. Duru bir şükür ırmağı. “Peygamberlik gelecekse benim gibi şerefli birine gelmeli!” diye bir an bile geçirmiyor içinden. “Bana ‘emin’ diyorlar madem, lider ben olmalıyım!” türü hesapların noktasına dokunmuyor aklı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akıyor sadece. Aktığını bilmeyen bir ırmak gibi. Çağlıyor sadece. Denize yaklaştığını hesap etmeyen bir çağlayan gibi. Dallanıp budaklanıyor sadece. Güneşe uzandığının farkında olmayan bir ağaç gibi. Büyüyor sadece. Büyüdüğünü bilmeyen bir çocuk gibi. Hacmini artırdıkça, genleşip sınırlarını zorladıkça çeliği bile parçaladığını fark etmeyen su gibi.. Övülmeyi en çok hak ettiği halde, övünmeye vakit ayıramıyor. Övülmeye değer işler yaptığının hesabına koyulmuyor. Övülesi olduğunu bilmiyor. Ümmî kalıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümmîdir O. “Peki ya sonra..” demeye fırsat bulamayacak kadar önceliyor minnettarlığını. “Hani ya benim ödülüm!” diyememecesine sevincinin içinde kayboluyor, dilsizleşiyor. Hâliyle, varlığıyla, edasıyla, tavrıyla, duruşuyla, susuşuyla dil oluyor. Keskin bir dil. “Hamd” oluyor baştan ayağa, tepeden tırnağa. Ete kemiğe bürünüyor “hamd”; “Muhammed” diye görünüyor. Öyle ki, Muhammed’den hamd’i çıkarsan geriye bir şey artmıyor. Hamd olmayan bir hali yok. Varedildi diye utanmadan geçirdiği bir an yok. Kendisine istemeden verildi diye mahcup olmaksızın durduğu bir yer yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elçiliğe lâyık görüldüğü halde, beklemediği bir makama oturtulmuş birinin mahcubiyetiyle çocuklar gibi masa altına saklanıyor. “Örtünüyor.” Vahye muhatap olduğunda, Cebrail’le yüzleştiğinde, hiç hak etmediğini düşündüğü ödülün utancıyla yüzünü perde arkasında tutuyor. Utanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her birimiz üzerinde titreyen, kılımıza zarar gelsin istemeyen o ana yürekli “ümmi”nin titrek kalbinin nabızlarını göğsümüzde yeniden hissetmek için masa altına saklanan beklentisiz çocuk masumiyetini titreyen kalbimizle keşfetmemiz gerek. Kur’ân’ı güya saygı adına örtüp duvara asıp kendimizden saklamak yerine, “Nasıl oldu da Rabbim beni adam yerine koydu?” şaşkınlığıyla, mahcubiyetiyle “örtünen”lerden olmamız gerek. Kabuk bağlamış duyarsızlığımızın altında kanayıp duran o kutlu sevgilinin utanmasıyla yeniden örtünmeliyiz. Masa altına saklanan çocuklar gibi… s.demirci@zaman.com.tr&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-6009091685689102468?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/6009091685689102468/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=6009091685689102468&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/6009091685689102468'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/6009091685689102468'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/05/kabuun-altnda-sen-kanayansn.html' title='Kabuğun altında sen kanayansın'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-5914351518915362719</id><published>2008-05-27T23:24:00.001+03:00</published><updated>2010-01-12T19:35:06.305+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İki kişilik yalnızlık'/><title type='text'>İki kişilik yalnızlık</title><content type='html'>LEYLA İPEKÇİ&lt;br /&gt;Belki de başından beri nereye gitmek istediğimizi biliyorduk. Eski rüzgârlara, bin yıllık seslere karışacaktık. Henüz hayali kurulmadık gündüzlere uyanacaktık belki... Belleği ölümsüz taş mağaralardan, dehlizlerden geçerek, dünyanın kenarında unutulmuş gibi duran bir dağ aralığından içeri sızıp karanlık suların kavuştuğu yerde birbirimize dökülecektik. Seninle ben... &lt;br /&gt;Yaşam var mıydı sahiden volkanik kütlelerin kaynak sularında? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıyameti birlikte karşılamayı göze almıştık. Bir taş düşse evet sanki kopuverecekti üzerimizde. Yıkılacaktı kaya saraylarının dik sütunları. Ve siyah taşları olan bir şehir alev alacaktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nemrut’un dağ köylerinden birinde on yedinci yüzyıla ait çok sevdiğim bir İran minyatürünün sanki içine girmiştik bir keresinde. Selviler, içinden ırmak akan yeşillikler, minik tepeler, otlayan bir sürü, yük taşıyan eşek, lila, turuncu, sarı bahar çiçekleri. Cennetteydik. Kalmamıştı ne korku, ne vesvese. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağacın gövdesi ile çeşme arasında, çiçek ile minare arasında ufuk çizgisi yoktu. Bütün çizgileri kaldırmıştık. Birlikte dönüyorduk sanki. Yokluğa dönen varlıklardık. Varoluşunu yokluğa adayan yolculardık belki. Henüz karşılaşmamıştık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşılaşmalar &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşılaşmaya gelirken kalabalık bir kentte birer yabancıydık ikimiz de. Geçmişin kamburunu bulutsu hayallerle gizlemeyi başarmış yorgun yolcular, seçkin yalnızlardık... Korkusuzduk aslında. Biraz da ürkek. Bu yüzden atılan her adım büyük bir cesaret gerektiriyordu. Kaçak gibi yaşamanın nasıl bir tutsaklık olduğunu kimse söylememişti, ama bunu biz çoktan biliyorduk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrı ayrı, kendi kaderini seçen iki yalnız. Seninle ben. Kendi haline bakmaktan sıkılmış, başkalarının halinde, bambaşka insanların hallerinde hakikati bulmayı uman iki düşperest. Ve önlerinde açılmadık kapılar. Kimi geniş, kimi dar. Ve birlikte geçilmedik eşikler... Henüz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baktığımda gözlerimi kamaştıracak umut ışığını görür gibi oluyordum. Çivilerinden asabildiğim yarınlar olmalıydı yıkık duvarlarımda. Bir türlü karşılaşmıyorduk. Okuyamıyordum sonradan ezbere bildiğimi fark ettiğim o büyülü alfabeyi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de sen oradaydın, yıkık duvarlarımın hemen ardında. Birbirine karışmamıştı gölgelerimiz daha. İki gövde idik kökleri için derinlerde su arayan. Ağzına taş yığılmış dağ geçitlerinde, yeryüzünün en minik su birikintilerinde, içi su dolmuş taş mezarlarında, en karanlık kaya mağaralarında birbirimize seslendik, sesimizin nerede yankıladığını asla duymadan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmediğim adlarla çağırdım seni. Buz mavisi çiçeklere bastım, kuru sıcakta kerpiç evlerde yattım, beyaz taylarla boz tepelerde dolaştım. Ceylanlara karıştım, bulmak için serinlediğin pınarları. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de başından beri nerede karşılaşacağımızı biliyorduk. Göbek adlarımızı aldığımız dedelerle ninelerin aynı çeşmeden su içtiğini söylememişti bize kimse. Buluşmamıştık evet ama ikimiz de aynı taş kulübeye, aynı ağaca ve aynı çeşmeye dönüp bakmıştık geçerken değişik mevsimlerde. Aynı yol üzerinde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de tarihsiz mezar taşlarında ikimizin de geçmişinden getirdiği bazı sözler kazılıydı. Kırmızı gömlekli bir oğlana ikimiz de ayrı ayrı şaşırmış olmalıydık, serap görmüş gibi bu boz tepelerde. Buluşmamız bazen çok uzaktı, bazen çok yakın. Güvercin kulübelerinde sayısız mesaj biriktirmiştik belki birbirimize haber uçurmak için. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önceden defalarca rastlaşmış olabileceğimizi hiç bilmeden beklediğimiz köşelerde, hayatın bir gününde, günün bir vaktinde: Ansızın ışıldasın diye yarım kürelerimiz, kavuşmanın provasını yapmış mıydık ayrı ayrı... Mezopotamya ovasından yağan tozların bir türlü dibe çökmediği bir dağ şehrinde bir dilek tutmuş muyduk sonra... Birbirimize doğru yola çıktıktan çok sonra. Seninle ben... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başından beri milyonlarca kez kucaklaşacaktık iki kişilik bir dilde. Ne ilk bize aitti, ne son. Ezel ile ebed arasında bazen vardık, bazen yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su yolu gibi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkaik bir dilde ilahiler mırıldandık sararmış buğday tarlalarında. Sessiz geceler geçiyordu, taş oyuyor, altın işliyorduk. Defne yaprakları koku saçıyordu hâlâ, serin kavaklıkların gölgesinde uyukluyordu genç kızlar, turunç bahçelerinin hasadıyla en güzel reçeller yapılıyordu yaz ikindilerinde. Kadınlarla adamlar hep biraz mesafeli, biraz uzak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azizler dağ başlarındaki terk edilmiş manastırlarda kadim uykularını uyuyorlar çoktandır. Aziz Simeon bir tepede, Şuayb aleyhisselamın antik şehrinin ölüleri bir diğerinde. Kesik sütun başları, taş tabletler, kabartmalar, üzüm salkımları, nar... Hepsi çağlar sonrasındaki bir kavuşmayı bekliyor. Belki de aynı anda görüyoruz taşın rüyasını. Eğiliyoruz aynı harflerle. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devasa mermer blokları arasında bir hücreye kapanıyor kalabalıklar. Her biri ayrı ayrı. Sabaha kadar. Biz; seninle ben, iki kristal kalp, atışlarımızı dinliyoruz. Uçsuz bucaksız kum şehirlerinde kubbelerin altındaki gizi sadece avuçlarımızın bildiği bir dille tarif ediyoruz. Açarak onları semaya, elverdiğince şükrederek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir şey birbirine benzemiyor. Seninle ben. İki yalnızlık. Bilmediğimiz onca hayat arasından mucizevi bir su yolu gibi aktık, aktık. Biz gittikçe uzadı yol. Bazen sonuna gelmişiz gibi silindi. Bizi bırakmadı. Yol uzun. Bu uzun bir yol...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-5914351518915362719?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/5914351518915362719/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=5914351518915362719&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/5914351518915362719'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/5914351518915362719'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/05/iki-kiilik-yalnzlk.html' title='İki kişilik yalnızlık'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-1338424062081554357</id><published>2008-05-20T00:40:00.005+03:00</published><updated>2010-01-12T19:24:56.906+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bediüzzaman ve Monteigne'/><title type='text'>Bediüzzaman ve Montaigne</title><content type='html'>Bediüzzaman ve Montaigne &lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KUR’AN BÜTÜN insanlığa bir rehber olarak inzal edilmiştir. Yaş ve kuru her ne varsa onda vardır. İnsanın ihtiyaç duyduğu her şey onda misli veya ayni olarak muhakkak onda derc edilmiştir. Kişi mesleğine, meşrebine, meyillerine, içinde bulunduğu ruh durumuna veya ihtiyaç duyduğu şeye göre onu tarif eder. Kur’an’a muhatap olan bir doktor Kur’an’ı bir tıp kitabı, bir sosyolog sosyoloji kitabı, bir edebiyatçı belagat kitabı olarak tarif edebilir. Keza mistik bir mizaca sahip kişi Kur’an’ı metafizik belge, marjinal/köktenci bir kişiliğe sahip kişi onu bir manifesto olarak algılayabilir. Şüphesiz bu tanımlar ve algılar bir bütünün parçalarını tanımlamaktan ve algılamaktan ibarettir. Külli ve umumi bir tanım ve tarif içermez. Bu tanımlar ve algılar Kur’an’a ait diğer tanımlar ve algılar ne kadar dikkate alınarak yapılmışsa o kadar isabet etme şansı vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nur’un her bir Risale’sinin kendi içinde bir riyaseti vardır. Kur’an’ın manevi bir tefsiri olan Risale’ye muhatap olan kişi nispi olarak Kur’an’a muhatap olurken yaşadığı bir durumu burada da yaşar. Kur’an hakkındaki tarifleri ve algıları Risale içinde geçerlidir. Yani kişi sosyologsa Kur’an’a bir sosyolojik metin, edebiyatçı ise edebi metin olarak bakar. Bu minvalde, özelde şiir, genelde de edebiyat kuramları üzerine geniş bir birikime sahip olan Hakan Arslanbenzer, Bediüzzaman’ın Sözler isimli kitabını Montaigne’in ‘Denemeler” isimli kitabına benzetir, Sözler’i Müslümanların “Denemeler”i olarak tarif eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortalama bir edebiyat okuru için deneme denilince nasıl ki ilk önce Montaigne ve onun “Denemeler”i akla gelirse, Türkiye’deki imani duyarlılığa sahip kitap ehli kişiler açısından da insani bir dilin imani bir sese büründüğü eser olarak ilk akla gelen kişilerden biridir Bediüzzaman ve onun “Sözler” isimli eseri. Geçen bunca yıla rağmen yüzlerce baskı yapan “Denemeler” mukabil, Sözler’in sayısını hatırlayamadığımız, hatta tahmin bile edemediğimiz bir baskıya ulaşmış olması bu durumun ispatıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözler tabir yerindeyse Bediüzzamanın olgunluk döneminin eseridir. Genel olarak Risale’nin usulü, üslubu ve esası açısından merkez niteliğini taşır. O kadar ki bir zamanlar Risale-i Nurun bütünü için “Sözler” ismini kullanan kişiler bile çıkmıştır. Sözler insani hallerin imani bir dil ile ifade edildiği eserdir. Burada aklın kuşkuları, nefsin açmazları, kalbin marazları, ruhun arazları ve daha bir çok manevi marifet unsuru kendilerine mahsus halleri ile yine kendine mahsus dil ile dillendirilir. Sözler bazen aklın rengine girer, şüpheleri seslendirir. Akabinde başta akıl olmak üzere kalb, ruh, ene, nefs gibi manevi unsurlar vasıtasıyla bu şüphelerin geçersizliğini ortaya koyar. Sözler bazen nefsin rengine girer, evhamı ve açmazı dillendirir. Akabinde başta nefis olmak üzere akıl, kalb, ruh, ene gibi manevi unsurlar vasıtasıyla bu evhamın ve açmazın gereksizliğini ifade eder. Bu durum kalb, ruh, ene vb. manevi unsurların kendilerine mahsus sorun ve sıkıntılara çare ve ricaların uygulanmasıyla sürer gider. Bu usul, üslup ve esas yedeğe alınarak yapılan Sözler’i okuma ameliyesi bir noktadan sonra şakirdine/okuyucusuna engin bir tefekkür birikimi sağlar. Hafız Ali misalinde olduğu gibi kişi zamanla hayatta ve ötesinde karşılaştığı insani ve imani sorunları ve sıkıntıları bu eserden aldığı bilgi, tecrübe ve tefekkürle çözümlemeye çalışır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Risale üzerine düşünen, yazan veya söz serdeden kişileri aydın ve mütefekkir / entellektüel olarak ikiye ayırmanın faydalı olacağı kanaatindeyim. Aslında bu iki kavramının birbirinden ayrılmasının sağlıklı bir şey olmadığını kabul etmekle beraber gelinen nokta da ayrımın kaçınılmaz olduğunu da kimse inkar edemez. Bu gün aydın denilince anlaşılması gereken şey bildiklerini okuyan ve ifade eden kişidir. Aydın kendisi bir fikir üretmeyen, yeni bir şey söylemeyen sadece mütefekkir veya diğer başka kişiler tarafından ortaya konulan bilgi ve düşünceyi sadeleştiren, tashih eden, bunlara bir çeki düzen veren, böylece bir senteze ulaşarak ortalama okuyucuya veya dinleyiciye aktaran kişidir. Bu anlamda akleden bir kişilikten ziyade nakleden bir kimliğe sahiptir. Mütefekkir ise kendinden yeni şeyler üreten, bilgiyi dönüştüren, değiştiren, bilgiye fikir ve his veren kişidir. Bunun için nakleden bir kişilikten ziyade akleden bir kimliğe sahiptir. Mütefekkir günü birlik çözümler üretmek, tabir yerinde ise kişinin veya toplumun gününü kurtarmak yerine insanı ve toplumu bir bütün halinde ilgilendiren sorunların kaynağına giderek yarınları kurtarmayı kendine hedef edinir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Risale’ye muhatap olan kişilerin önünde “risaleden düşünmek” ve “risalece düşünmek” gibi iki kavram duruyor. “Risaleden düşünmek” karşı karşıya bulunduğumuz duruma Risale’de geçen durumla ilgili olduğuna inandığımız lafzi yorum içeren cümleleri kopyala-yapıştır mantığı ile uyarlamaktır. Bu çoğu kere “yama” etkisi oluşturur. Böyle bir muhatabiyette Risale koldaki saat gibidir. Zaman kavramı gelişmemiş birisi zamanı öğrenmek için her seferinde nasıl saate bakmak zorunda kalırsa, Risale’yi saat gibi yanında taşıyan kişi için de aynı şey geçerlidir. Yanında Risale olmadığı müddetçe karşılaşılan duruma çözüm bulmakta zorlanır. Bu tür bir muhatabiyet yukarıda belirttiğimiz “aydın” tanımına daha fazla uyuyor. “Risalece düşünmek” karşı karşıya bulunduğumuz duruma Risale’ye bakmadan da Risale ile uyumlu olabilecek bir tutum ve davranışı gösterebilmek demektir. Bu zaman kavramı gelişmiş birisinin saati merak ettiğinde saatine bakma ihtiyacı duymaması gibi bir hassasiyetin karşılığıdır. Bu tür muhatabiyet yukarda belirttiğimiz “entelektüel” tanımına daha fazla yakın duruyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişinin “Risalece mi” yoksa “Risaleden mi” düşündüğünü anlamanın birçok yolu var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan ilki Risale’nin diline hakim olup olmamakla ilgilidir. Kişi, Bediüzzaman’a ait bu güne kadar hiç karşılaşmadığı bir metni içindeki dilsel işleyişten “Bu metin Bediüzzaman’ın kaleminden çıkmış olmalı” diyebiliyorsa o kişi “Risalece” düşünüyor demektir. bu cevabı veremiyorsa “Risaleden” düşünüyor demektir. Ezberlere ve yönlendirmelere tabi kişi bir otorite veya kişi bu metne “Bediüzzaman’ındır” demediği müddetçe o da “Bediüzzaman’ındır” diyemeyecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişinin “Risalece mi” yoksa “Risaleden mi” düşündüğünü anlamanın bir yolu da&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;konu ile ilgili yaptığı yorumlardaki isabette aranmalıdır. Kişi isabetli yorum yapıyorsa “Risalece” bir nazarla olaylara bakıyor demektir. Yoksa kopyala-yapıştır mantığı onda işliyordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişinin “Risalece mi” yoksa “Risaleden mi” düşündüğünü anlamanın bir diğer yolu da&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;onun olayları aydın mı yoksa entelektüel duyarlılığı ile mi dillendirdiğiyle ilgilidir. Kişi bir entelektüel hassasiyetiyle olaylara yaklaşarak kendinden bir şeyler söyleyebiliyor ve açılımlar getirebiliyorsa “Risalece” düşünüyor demektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Montaiğne talebelerine “bana bildiklerinizi değil, hissettiklerinizi söyleyin” dermiş. Sözler müellifi de bize bildiklerini değil düşüncelerini ve hislerini söylüyor. Tefekkür ve tahassüsünü aktarıyor. Bu minvalde bize düşen şey galiba, ilk elden Risale’den bildiklerimizi değil, Risale için düşündüklerimizi söylemek ve Risale’ye uygun bir duyarlılığı hayatın her alanında her daim canlı tutmak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   12/05/2008 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2008 karakalem.net, Mustafa Oral&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-1338424062081554357?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/1338424062081554357/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=1338424062081554357&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/1338424062081554357'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/1338424062081554357'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/05/bediuzzaman-ve-montaigne.html' title='Bediüzzaman ve Montaigne'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-6128455679162971741</id><published>2008-05-20T00:40:00.004+03:00</published><updated>2008-05-20T00:41:38.420+03:00</updated><title type='text'>Bediüzzaman ve Montaigne</title><content type='html'>KUR’AN BÜTÜN insanlığa bir rehber olarak inzal edilmiştir. Yaş ve kuru her ne varsa onda vardır. İnsanın ihtiyaç duyduğu her şey onda misli veya ayni olarak muhakkak onda derc edilmiştir. Kişi mesleğine, meşrebine, meyillerine, içinde bulunduğu ruh durumuna veya ihtiyaç duyduğu şeye göre onu tarif eder. Kur’an’a muhatap olan bir doktor Kur’an’ı bir tıp kitabı, bir sosyolog sosyoloji kitabı, bir edebiyatçı belagat kitabı olarak tarif edebilir. Keza mistik bir mizaca sahip kişi Kur’an’ı metafizik belge, marjinal/köktenci bir kişiliğe sahip kişi onu bir manifesto olarak algılayabilir. Şüphesiz bu tanımlar ve algılar bir bütünün parçalarını tanımlamaktan ve algılamaktan ibarettir. Külli ve umumi bir tanım ve tarif içermez. Bu tanımlar ve algılar Kur’an’a ait diğer tanımlar ve algılar ne kadar dikkate alınarak yapılmışsa o kadar isabet etme şansı vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nur’un her bir Risale’sinin kendi içinde bir riyaseti vardır. Kur’an’ın manevi bir tefsiri olan Risale’ye muhatap olan kişi nispi olarak Kur’an’a muhatap olurken yaşadığı bir durumu burada da yaşar. Kur’an hakkındaki tarifleri ve algıları Risale içinde geçerlidir. Yani kişi sosyologsa Kur’an’a bir sosyolojik metin, edebiyatçı ise edebi metin olarak bakar. Bu minvalde, özelde şiir, genelde de edebiyat kuramları üzerine geniş bir birikime sahip olan Hakan Arslanbenzer, Bediüzzaman’ın Sözler isimli kitabını Montaigne’in ‘Denemeler” isimli kitabına benzetir, Sözler’i Müslümanların “Denemeler”i olarak tarif eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortalama bir edebiyat okuru için deneme denilince nasıl ki ilk önce Montaigne ve onun “Denemeler”i akla gelirse, Türkiye’deki imani duyarlılığa sahip kitap ehli kişiler açısından da insani bir dilin imani bir sese büründüğü eser olarak ilk akla gelen kişilerden biridir Bediüzzaman ve onun “Sözler” isimli eseri. Geçen bunca yıla rağmen yüzlerce baskı yapan “Denemeler” mukabil, Sözler’in sayısını hatırlayamadığımız, hatta tahmin bile edemediğimiz bir baskıya ulaşmış olması bu durumun ispatıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözler tabir yerindeyse Bediüzzamanın olgunluk döneminin eseridir. Genel olarak Risale’nin usulü, üslubu ve esası açısından merkez niteliğini taşır. O kadar ki bir zamanlar Risale-i Nurun bütünü için “Sözler” ismini kullanan kişiler bile çıkmıştır. Sözler insani hallerin imani bir dil ile ifade edildiği eserdir. Burada aklın kuşkuları, nefsin açmazları, kalbin marazları, ruhun arazları ve daha bir çok manevi marifet unsuru kendilerine mahsus halleri ile yine kendine mahsus dil ile dillendirilir. Sözler bazen aklın rengine girer, şüpheleri seslendirir. Akabinde başta akıl olmak üzere kalb, ruh, ene, nefs gibi manevi unsurlar vasıtasıyla bu şüphelerin geçersizliğini ortaya koyar. Sözler bazen nefsin rengine girer, evhamı ve açmazı dillendirir. Akabinde başta nefis olmak üzere akıl, kalb, ruh, ene gibi manevi unsurlar vasıtasıyla bu evhamın ve açmazın gereksizliğini ifade eder. Bu durum kalb, ruh, ene vb. manevi unsurların kendilerine mahsus sorun ve sıkıntılara çare ve ricaların uygulanmasıyla sürer gider. Bu usul, üslup ve esas yedeğe alınarak yapılan Sözler’i okuma ameliyesi bir noktadan sonra şakirdine/okuyucusuna engin bir tefekkür birikimi sağlar. Hafız Ali misalinde olduğu gibi kişi zamanla hayatta ve ötesinde karşılaştığı insani ve imani sorunları ve sıkıntıları bu eserden aldığı bilgi, tecrübe ve tefekkürle çözümlemeye çalışır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Risale üzerine düşünen, yazan veya söz serdeden kişileri aydın ve mütefekkir / entellektüel olarak ikiye ayırmanın faydalı olacağı kanaatindeyim. Aslında bu iki kavramının birbirinden ayrılmasının sağlıklı bir şey olmadığını kabul etmekle beraber gelinen nokta da ayrımın kaçınılmaz olduğunu da kimse inkar edemez. Bu gün aydın denilince anlaşılması gereken şey bildiklerini okuyan ve ifade eden kişidir. Aydın kendisi bir fikir üretmeyen, yeni bir şey söylemeyen sadece mütefekkir veya diğer başka kişiler tarafından ortaya konulan bilgi ve düşünceyi sadeleştiren, tashih eden, bunlara bir çeki düzen veren, böylece bir senteze ulaşarak ortalama okuyucuya veya dinleyiciye aktaran kişidir. Bu anlamda akleden bir kişilikten ziyade nakleden bir kimliğe sahiptir. Mütefekkir ise kendinden yeni şeyler üreten, bilgiyi dönüştüren, değiştiren, bilgiye fikir ve his veren kişidir. Bunun için nakleden bir kişilikten ziyade akleden bir kimliğe sahiptir. Mütefekkir günü birlik çözümler üretmek, tabir yerinde ise kişinin veya toplumun gününü kurtarmak yerine insanı ve toplumu bir bütün halinde ilgilendiren sorunların kaynağına giderek yarınları kurtarmayı kendine hedef edinir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Risale’ye muhatap olan kişilerin önünde “risaleden düşünmek” ve “risalece düşünmek” gibi iki kavram duruyor. “Risaleden düşünmek” karşı karşıya bulunduğumuz duruma Risale’de geçen durumla ilgili olduğuna inandığımız lafzi yorum içeren cümleleri kopyala-yapıştır mantığı ile uyarlamaktır. Bu çoğu kere “yama” etkisi oluşturur. Böyle bir muhatabiyette Risale koldaki saat gibidir. Zaman kavramı gelişmemiş birisi zamanı öğrenmek için her seferinde nasıl saate bakmak zorunda kalırsa, Risale’yi saat gibi yanında taşıyan kişi için de aynı şey geçerlidir. Yanında Risale olmadığı müddetçe karşılaşılan duruma çözüm bulmakta zorlanır. Bu tür bir muhatabiyet yukarıda belirttiğimiz “aydın” tanımına daha fazla uyuyor. “Risalece düşünmek” karşı karşıya bulunduğumuz duruma Risale’ye bakmadan da Risale ile uyumlu olabilecek bir tutum ve davranışı gösterebilmek demektir. Bu zaman kavramı gelişmiş birisinin saati merak ettiğinde saatine bakma ihtiyacı duymaması gibi bir hassasiyetin karşılığıdır. Bu tür muhatabiyet yukarda belirttiğimiz “entelektüel” tanımına daha fazla yakın duruyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişinin “Risalece mi” yoksa “Risaleden mi” düşündüğünü anlamanın birçok yolu var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan ilki Risale’nin diline hakim olup olmamakla ilgilidir. Kişi, Bediüzzaman’a ait bu güne kadar hiç karşılaşmadığı bir metni içindeki dilsel işleyişten “Bu metin Bediüzzaman’ın kaleminden çıkmış olmalı” diyebiliyorsa o kişi “Risalece” düşünüyor demektir. bu cevabı veremiyorsa “Risaleden” düşünüyor demektir. Ezberlere ve yönlendirmelere tabi kişi bir otorite veya kişi bu metne “Bediüzzaman’ındır” demediği müddetçe o da “Bediüzzaman’ındır” diyemeyecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişinin “Risalece mi” yoksa “Risaleden mi” düşündüğünü anlamanın bir yolu da&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;konu ile ilgili yaptığı yorumlardaki isabette aranmalıdır. Kişi isabetli yorum yapıyorsa “Risalece” bir nazarla olaylara bakıyor demektir. Yoksa kopyala-yapıştır mantığı onda işliyordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişinin “Risalece mi” yoksa “Risaleden mi” düşündüğünü anlamanın bir diğer yolu da&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;onun olayları aydın mı yoksa entelektüel duyarlılığı ile mi dillendirdiğiyle ilgilidir. Kişi bir entelektüel hassasiyetiyle olaylara yaklaşarak kendinden bir şeyler söyleyebiliyor ve açılımlar getirebiliyorsa “Risalece” düşünüyor demektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Montaiğne talebelerine “bana bildiklerinizi değil, hissettiklerinizi söyleyin” dermiş. Sözler müellifi de bize bildiklerini değil düşüncelerini ve hislerini söylüyor. Tefekkür ve tahassüsünü aktarıyor. Bu minvalde bize düşen şey galiba, ilk elden Risale’den bildiklerimizi değil, Risale için düşündüklerimizi söylemek ve Risale’ye uygun bir duyarlılığı hayatın her alanında her daim canlı tutmak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   12/05/2008 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2008 karakalem.net, Mustafa Oral&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-6128455679162971741?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/6128455679162971741/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=6128455679162971741&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/6128455679162971741'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/6128455679162971741'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/05/bedizzaman-ve-montaigne.html' title='Bediüzzaman ve Montaigne'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-6185548770709126709</id><published>2008-05-06T00:38:00.000+03:00</published><updated>2008-05-06T00:39:04.706+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zor Açılan Kapılar'/><title type='text'></title><content type='html'>BİR TANIDIĞINI hastanede ziyarete giden adam, yanlış koğuşa girmiş, fakat orada yaşlı ve yalnız bir hasta görünce bırakıp gidememişti. Yaşlı hastayla ilgilenip biraz muhabbet eden adam, yüzü kırışmış, ellerinin derisi çalışmaktan aşınmış hastanın, en fazla duruşundaki sakinlik, vakar ve olgunluğu hayretle karşılamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam, kendisiyle bir saat muhabbet ettikten sonra vedalaşmaya hazırlanırken yaşlı hastanın söylediği bir sözü, büyük filozofların söylediği sözler kadar önemli gördüğü için, o günden sonra herkese tekrarlayıp duracaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle demişti yaşlı ve yalnız hasta:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kötü günleri diğerlerinden daha zor açılan kapılara benzetirim. Fakat en zor açılan kapılar bazan en güzel yerlere çıkarlar. Kapıyı açıp içeri girmeden fikir yürütmek doğru olmaz."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmail Örgen&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-6185548770709126709?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/6185548770709126709/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=6185548770709126709&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/6185548770709126709'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/6185548770709126709'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/05/bir-tanidiini-hastanede-ziyarete-giden.html' title=''/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-8028158619400856855</id><published>2008-05-06T00:31:00.001+03:00</published><updated>2008-05-06T00:36:36.552+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sen sana Perde'/><title type='text'></title><content type='html'>Neye yarar?&lt;br /&gt;BİR GÜN, AYYAŞ BİR adam, yoldan geçmekte olan bir mürşidi gördü ve kendi halinden utanıp, saygıyla:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Efendim” dedi, “maneviyatla iştigal bana se sağlar?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mürşid cevap verdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evladım! Sarhoş olmadan kendinden geçmeni sağlar.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-8028158619400856855?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/8028158619400856855/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=8028158619400856855&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/8028158619400856855'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/8028158619400856855'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/05/neye-yarar-bir-gn-ayya-bir-adam-yoldan.html' title=''/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-3641494058364430610</id><published>2008-05-06T00:24:00.004+03:00</published><updated>2010-01-12T19:25:30.654+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Rüyalar'/><title type='text'>Rüyalar</title><content type='html'>Rüyalar &lt;br /&gt;Mona İslam*  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“LEKELİ CAM gündüzü alacakaranlığa çeviriyor ve birileri hiç sönmeyen bir lamba bağışlamalı ki, gece hiçbir zaman kapkaranlık olmasın” der Goethe. O hiç sönmeyen lamba rüyalardır. Ne yaparsak yapalım, kendimizi daima görürken tasavvur ederiz. İsm-i Basir üzerimizde kesintisiz yansır. Gündüzün aydınlığında gördüğümüz gibi, ay ışığında, yıldızların kıpırtısında, hatta gecenin en karanlık kuytusunda, yorganın altında gözlerimizi sımsıkı yumduğumuzda bile görürüz. Daima “görür” olmamız murad edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç gitmediğimiz bir okyanus ayaklarımızı ıslatır, dalgaların köpüren gürültüsünü duyarız. Ayağımızı kumlara bastığımızda izler belirir, suyun serinliğini hissetmek için pabuçlarımızı çıkarırız. Bu bir rüyadır. Gerçekten ne farkı vardır? Çok daha zahmetsiz bir şekilde bir okyanus kıyısına götürülmüş ve bir tenezzüh yaşamışsınızdır. Uyandığınızda içinizdeki ferahlık bakidir, burnunuzdaki yosun ve tuz kokusu bakidir, içinizden ayaklarınızdaki kumlara bile bakmak gelir, gülümsersiniz, gezmeye giden ruhunuzdur, bedeniniz değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da bir ağaç gövdesi olduğunuzu hayretle görürsünüz, bazı dallarınız çıkmış boy atmıştır, bazıları şimdi çıkmaktadır. Dalınız büyürken canınız yanar, dişinizi sıkarsınız, bir ses size içinizden özsuyunuzdan dallara bir şeyler damlatmanız gerektiğini ihtar eder, yüreğinizden birşeyler gönderirsiniz, dallar yeşerir, çiçeklenir. Henüz meyve vermediğinizi fark edersiniz. Sabretmeniz ve yeni dallar çıkaran acılara katlanmanız gerekir. Köklerinizi daha derin toprağa batırmanız lazımdır. Daha yeşertilecek çok dal vardır. Tüm nazarınızı toprağa, köklerinize tevcih edersiniz. Rüya son bulur. Kalkar bir bardak su içersiniz. Adeta gerçekten bir yerlere içinizdeki suyu göndermişsinizdir. Oturur, Kur’an okur; köklerinizi toprağa, olabildiğince derinlere uzatırsınız. Siz bir ağaçsınızdır, bu bir hakikattir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir mescide gelirsiniz, saf saf insanlar oturmuşlar, kadınlar erkekler, birini dinlemektedirler. Burası Mescid-i Haramdır. Sütunları, halıları, insanların karışık oturmaları, hepsi aynen aslı gibidir. İleriye nazar edersiniz, Kabe’yi göremezsiniz. O çok aşağılarda bir yerdedir. Onun gökteki eşinde bulunduğunuzu anlarsınız. Yunus aleyhisselam vaaz etmektedir. Su sesi gibi ferahlatıcı bir sesle, şiir gibi melodik, aklınızla hiç anlamadığınız, ama yüreğinizle eşlik ettiğiniz bir farisi hitabedir okuduğu. Ninovalıların arasına diz çökersiniz, onlardan biri olursunuz. Topyekün iman etmiş tek ümmetten bir ferd. Geri gelirsiniz, edebiyata merak sarar şimdiye dek hiç ilginizi çekmemiş eserlerin içine dalar, bir balık tarafından yutulmuş gibi yalnızlaşır, insanlardan uzaklaşır, kaybolursunuz. Sonra sosyal bir varlık olduğunuzu hatırlar, istiğfar eder dostların arasına geri döner, gayra karşı biriktirdiğiniz tüm öfkelerinizi denizin dalgaları arasına bırakırsınız. Kim iddia edebilir ki siz gerçekten Hz. Yunus aleyhisselamla tanışmadınız? Kim diyebilir ki siz hiç Ninova’da yaşamadınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşınızı görürsünüz; sıkıntıdadır, ertesi gün ararsınız, annesini hastaneye kaldırmıştır. Ya da bir ağabeyinizin evine gider, orada onun Efendimizle birşeyler konuştuğunu, kendisine bir görev verildiğini görürsünüz. Bir hafta sonra ondan duyarsınız ki Efendimizin hayatını yazmaya başlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir tanıdığınızı görürsünüz; bacağı kırılmış, bas bas bağırmakta. Başında muzır belaların dolaştığını işitirsiniz. Demek duaya ihtiyacı var der, ona dua edersiniz. Nefesiniz yettiğince kırık bacağına şifa üflersiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vefat etmiş babanızı görürsünüz, sizi evine buyur eder, herşeyi vardır, ama bulunduğu yerin çok soğuk olduğundan şikayet eder, neyse ki burada yorganlarım var der, size kat kat dizili yorganlarını gösterir. Tek başınadır. Kalmanızı ister, bilirsiniz gitmeniz gerekir. Henüz oraya ait değilsinizdir. Veda edersiniz. Uyanırsınız; aslında bir kabri ziyaret etmişsinizdir. Mekanı uçakla gidilecek kadar uzakta da olsa…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstadın talebeleri lahikalarda rüyalarını “âlem-i menamda…” diye başlayan cümlelerle anlatırlar. Birbirleri ile âlem-i menamda haberleşir, sohbet ederler. Haberleşme olanakları hiçe indirilmiş bu insanlar için Basir olan Allah’ın büyük bir ikramıdır bu rüyada görme ve görüşmeler. Uyku ölümün küçük kardeşidir. Âlem-i menam da âlem-i Berzah’ın kardeşi olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya uyku hali, rüya yakaza, ölüm ise uyanıklıktır. Rüya âleminde gördüğümüz şeyler ne olduklarını iyi seçebilirsek, orada şuurumuz yerinde gözümüz açık gezebilirsek (ki bazen bu mümkündür) bizi bu dünyada gördüklerimiz kadar aldatmadan, hakikate sevk eder. Bir nasuh olur, geç olmadan yanlış yoldan bizi döndürür, kesret içinde anlayamadıklarımızı, bize kuşbakışı yukarıdan göstererek izah eder rüyalar. Bize uzakları yakın eder, dostlarımızla, sevdiklerimizle hatarsız bir surette buluşturur. Dünyevi imkanlarımızla yapamadığımız şeyleri yaptırır. Hayallerimizi gerçekleştirir. Bizi Azrail aleyhisselamın kabzasında misal aleminde gezdirir. O alemin nimetlerinden istifade ettirir. Azrail aleyhisselam iyi bir refiktir ve sizin asla hata yapmanıza izin vermez, bu yüzden rüyalarınızda yaptıklarınızdan hesaba çekilmezsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah insana bilmediğini öğretir. Bu her zamanda her mekanda devam eden bir öğretme fiilidir. Hiçbir vakit israf edilmez. Rüyalarda bile gözlerimiz kapalı, kalplerimiz ve basiretimiz açık tutularak çok hakikatlere muhatap ediliriz. Sadık rüya vahiyden bir şubedir, Efendimizin ihbarıyla o vahiy şubesi halen kapanmamış, devam etmektedir. Bize Basir ismi ile göstermekte Hadi ismiyle hidayete sevk etmektedir. Bizi uykumuzda bir bilinmezin, hiçliğin koynuna atmamakta, ruhumuzu en güzel mekanlarda gezdirip, ona şefkat etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz pek rüya görmüyoruz, yahut hatırlamıyoruz, diyenlere söyleyeceğim şudur: Ya rüyalara benim gibi ihtiyacınız yoktur, siz pekâlâ uyanıklık âleminde yolunuzu bulabiliyor, emin adımlarla ilerliyorsunuzdur. Ya hayatınızı fazlasıyla akılla tanzim eden bir fıtratınız vardır, rüya hassas kalp işi olduğu için göremiyorsunuzdur. Ya da rabıta-i mevtiniz azdır, Azrail aleyhisselam ile arkadaşlık etmiyorsunuzdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyalar hakkında tüm bildiğim budur. Şeytanî rüyalar bahsimizden hariçtir. Onların hakkından birkaç tükürük ve Ayete’l-Kürsî gelir. Bahsi zaten Rasulullah’ça yasaklanmıştır. Onun dediği gibi: “Rüya bir kuştur, tabir edildiği üzere yere iner.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyalar alemini yaratan Allah’a hamd olsun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisine rüyalar aleminin anahtarları tevdi edilmiş Yusuf aleyhisselama salat-u selam olsun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   20/04/2008 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2008 karakalem.net, Mona İslam&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-3641494058364430610?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/3641494058364430610/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=3641494058364430610&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/3641494058364430610'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/3641494058364430610'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/05/ruyalar.html' title='Rüyalar'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-7780636588381092065</id><published>2008-05-06T00:24:00.003+03:00</published><updated>2008-05-06T00:24:45.803+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Rüyalar'/><title type='text'></title><content type='html'>Rüyalar &lt;br /&gt;Mona İslam*  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“LEKELİ CAM gündüzü alacakaranlığa çeviriyor ve birileri hiç sönmeyen bir lamba bağışlamalı ki, gece hiçbir zaman kapkaranlık olmasın” der Goethe. O hiç sönmeyen lamba rüyalardır. Ne yaparsak yapalım, kendimizi daima görürken tasavvur ederiz. İsm-i Basir üzerimizde kesintisiz yansır. Gündüzün aydınlığında gördüğümüz gibi, ay ışığında, yıldızların kıpırtısında, hatta gecenin en karanlık kuytusunda, yorganın altında gözlerimizi sımsıkı yumduğumuzda bile görürüz. Daima “görür” olmamız murad edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç gitmediğimiz bir okyanus ayaklarımızı ıslatır, dalgaların köpüren gürültüsünü duyarız. Ayağımızı kumlara bastığımızda izler belirir, suyun serinliğini hissetmek için pabuçlarımızı çıkarırız. Bu bir rüyadır. Gerçekten ne farkı vardır? Çok daha zahmetsiz bir şekilde bir okyanus kıyısına götürülmüş ve bir tenezzüh yaşamışsınızdır. Uyandığınızda içinizdeki ferahlık bakidir, burnunuzdaki yosun ve tuz kokusu bakidir, içinizden ayaklarınızdaki kumlara bile bakmak gelir, gülümsersiniz, gezmeye giden ruhunuzdur, bedeniniz değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da bir ağaç gövdesi olduğunuzu hayretle görürsünüz, bazı dallarınız çıkmış boy atmıştır, bazıları şimdi çıkmaktadır. Dalınız büyürken canınız yanar, dişinizi sıkarsınız, bir ses size içinizden özsuyunuzdan dallara bir şeyler damlatmanız gerektiğini ihtar eder, yüreğinizden birşeyler gönderirsiniz, dallar yeşerir, çiçeklenir. Henüz meyve vermediğinizi fark edersiniz. Sabretmeniz ve yeni dallar çıkaran acılara katlanmanız gerekir. Köklerinizi daha derin toprağa batırmanız lazımdır. Daha yeşertilecek çok dal vardır. Tüm nazarınızı toprağa, köklerinize tevcih edersiniz. Rüya son bulur. Kalkar bir bardak su içersiniz. Adeta gerçekten bir yerlere içinizdeki suyu göndermişsinizdir. Oturur, Kur’an okur; köklerinizi toprağa, olabildiğince derinlere uzatırsınız. Siz bir ağaçsınızdır, bu bir hakikattir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir mescide gelirsiniz, saf saf insanlar oturmuşlar, kadınlar erkekler, birini dinlemektedirler. Burası Mescid-i Haramdır. Sütunları, halıları, insanların karışık oturmaları, hepsi aynen aslı gibidir. İleriye nazar edersiniz, Kabe’yi göremezsiniz. O çok aşağılarda bir yerdedir. Onun gökteki eşinde bulunduğunuzu anlarsınız. Yunus aleyhisselam vaaz etmektedir. Su sesi gibi ferahlatıcı bir sesle, şiir gibi melodik, aklınızla hiç anlamadığınız, ama yüreğinizle eşlik ettiğiniz bir farisi hitabedir okuduğu. Ninovalıların arasına diz çökersiniz, onlardan biri olursunuz. Topyekün iman etmiş tek ümmetten bir ferd. Geri gelirsiniz, edebiyata merak sarar şimdiye dek hiç ilginizi çekmemiş eserlerin içine dalar, bir balık tarafından yutulmuş gibi yalnızlaşır, insanlardan uzaklaşır, kaybolursunuz. Sonra sosyal bir varlık olduğunuzu hatırlar, istiğfar eder dostların arasına geri döner, gayra karşı biriktirdiğiniz tüm öfkelerinizi denizin dalgaları arasına bırakırsınız. Kim iddia edebilir ki siz gerçekten Hz. Yunus aleyhisselamla tanışmadınız? Kim diyebilir ki siz hiç Ninova’da yaşamadınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşınızı görürsünüz; sıkıntıdadır, ertesi gün ararsınız, annesini hastaneye kaldırmıştır. Ya da bir ağabeyinizin evine gider, orada onun Efendimizle birşeyler konuştuğunu, kendisine bir görev verildiğini görürsünüz. Bir hafta sonra ondan duyarsınız ki Efendimizin hayatını yazmaya başlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir tanıdığınızı görürsünüz; bacağı kırılmış, bas bas bağırmakta. Başında muzır belaların dolaştığını işitirsiniz. Demek duaya ihtiyacı var der, ona dua edersiniz. Nefesiniz yettiğince kırık bacağına şifa üflersiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vefat etmiş babanızı görürsünüz, sizi evine buyur eder, herşeyi vardır, ama bulunduğu yerin çok soğuk olduğundan şikayet eder, neyse ki burada yorganlarım var der, size kat kat dizili yorganlarını gösterir. Tek başınadır. Kalmanızı ister, bilirsiniz gitmeniz gerekir. Henüz oraya ait değilsinizdir. Veda edersiniz. Uyanırsınız; aslında bir kabri ziyaret etmişsinizdir. Mekanı uçakla gidilecek kadar uzakta da olsa…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstadın talebeleri lahikalarda rüyalarını “âlem-i menamda…” diye başlayan cümlelerle anlatırlar. Birbirleri ile âlem-i menamda haberleşir, sohbet ederler. Haberleşme olanakları hiçe indirilmiş bu insanlar için Basir olan Allah’ın büyük bir ikramıdır bu rüyada görme ve görüşmeler. Uyku ölümün küçük kardeşidir. Âlem-i menam da âlem-i Berzah’ın kardeşi olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya uyku hali, rüya yakaza, ölüm ise uyanıklıktır. Rüya âleminde gördüğümüz şeyler ne olduklarını iyi seçebilirsek, orada şuurumuz yerinde gözümüz açık gezebilirsek (ki bazen bu mümkündür) bizi bu dünyada gördüklerimiz kadar aldatmadan, hakikate sevk eder. Bir nasuh olur, geç olmadan yanlış yoldan bizi döndürür, kesret içinde anlayamadıklarımızı, bize kuşbakışı yukarıdan göstererek izah eder rüyalar. Bize uzakları yakın eder, dostlarımızla, sevdiklerimizle hatarsız bir surette buluşturur. Dünyevi imkanlarımızla yapamadığımız şeyleri yaptırır. Hayallerimizi gerçekleştirir. Bizi Azrail aleyhisselamın kabzasında misal aleminde gezdirir. O alemin nimetlerinden istifade ettirir. Azrail aleyhisselam iyi bir refiktir ve sizin asla hata yapmanıza izin vermez, bu yüzden rüyalarınızda yaptıklarınızdan hesaba çekilmezsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah insana bilmediğini öğretir. Bu her zamanda her mekanda devam eden bir öğretme fiilidir. Hiçbir vakit israf edilmez. Rüyalarda bile gözlerimiz kapalı, kalplerimiz ve basiretimiz açık tutularak çok hakikatlere muhatap ediliriz. Sadık rüya vahiyden bir şubedir, Efendimizin ihbarıyla o vahiy şubesi halen kapanmamış, devam etmektedir. Bize Basir ismi ile göstermekte Hadi ismiyle hidayete sevk etmektedir. Bizi uykumuzda bir bilinmezin, hiçliğin koynuna atmamakta, ruhumuzu en güzel mekanlarda gezdirip, ona şefkat etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz pek rüya görmüyoruz, yahut hatırlamıyoruz, diyenlere söyleyeceğim şudur: Ya rüyalara benim gibi ihtiyacınız yoktur, siz pekâlâ uyanıklık âleminde yolunuzu bulabiliyor, emin adımlarla ilerliyorsunuzdur. Ya hayatınızı fazlasıyla akılla tanzim eden bir fıtratınız vardır, rüya hassas kalp işi olduğu için göremiyorsunuzdur. Ya da rabıta-i mevtiniz azdır, Azrail aleyhisselam ile arkadaşlık etmiyorsunuzdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyalar hakkında tüm bildiğim budur. Şeytanî rüyalar bahsimizden hariçtir. Onların hakkından birkaç tükürük ve Ayete’l-Kürsî gelir. Bahsi zaten Rasulullah’ça yasaklanmıştır. Onun dediği gibi: “Rüya bir kuştur, tabir edildiği üzere yere iner.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyalar alemini yaratan Allah’a hamd olsun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisine rüyalar aleminin anahtarları tevdi edilmiş Yusuf aleyhisselama salat-u selam olsun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   20/04/2008 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2008 karakalem.net, Mona İslam&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-7780636588381092065?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/7780636588381092065/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=7780636588381092065&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/7780636588381092065'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/7780636588381092065'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/05/ryalar-mona-islam-lekeli-cam-gndz.html' title=''/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-7449297128605807052</id><published>2008-05-05T22:56:00.003+03:00</published><updated>2008-05-05T22:57:40.630+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İnsan-ı Kamil üstüne'/><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SB9mj3drXGI/AAAAAAAAAJc/lmQCZgcwUJk/s1600-h/23.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SB9mj3drXGI/AAAAAAAAAJc/lmQCZgcwUJk/s400/23.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5196985261378722914" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İNSAN-I KAMİL ÜSTÜNE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan-ı kamilin gönlü, ha deyince tutuşan çıra gibidir. Sürekli bir halden diğerine geçer ve hallerin gereğini yerine getirmede zorlanmaz. Kah ağlar, kah güler, dünyanın tüm kederleri ve sevinçleri sinesindedir, acı çekenle gözyaşı döker, sevinenle kahkaha atar, tıpkı Yunus’un dediği gibi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hak bir gönül verdi bana, ha demeden hayran olur,&lt;br /&gt;Bir dem gelir şadi olur, bir dem gelir giryan olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bazen yumulup kabuğuna çekilir, dünyayla ilişiğini keser. Kış mevsimi gibi soğuk, taş gibi duyarsızdır, var mıdır yok mudur bilinmez. Sonra birden hareketlenir, bahar dalları gibi çiçek açar, coşkun sular gibi çağıldar, mest olup kendinden geçer, tıpkı Yunus’un dediği gibi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dem sanasın kış geldi, şol zemheri olmuş gibi&lt;br /&gt;Bir dem beşaretten doğar, hoş bağ ile bostan olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bazen dilsizleşir, konuşmayı beceremeyen bebeklere benzer, uzak diyarlardan gelmiş suskun garipler gibidir. Derken ansızın dili çözülüverir, dudaklarından hikmet pınarları akmaya başlar, dertlilere, bunalmışlara yol gösterir, tıpkı Yunus’un dediği gibi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dem gelir söyleyemez, bir sözü şerh eyleyemez&lt;br /&gt;Bir dem dilinden dür döker, dertlilere derman olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bazen ululuğun simgesi oluverir, karlı dağlar gibi erişilmezdir. Derken bir hiç olup yerin yedi kat dibine iniverir. Coşup kabardığında her şeyi kucaklayan umman olur, tıpkı Yunus’un dediği gibi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dem çıkar arş üzere, bir dem iner tahtessera&lt;br /&gt;Bir dem sanasın katredir, bir dem taşar umman olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*** &lt;br /&gt;O dünya vatandaşıdır, burası benim diyebileceği sabit bir yeri yoktur, körü körüne bir inancı da yoktur, kiliseye de gider, mescide de. Hiçbir düşünce ona yabancı değildir, tıpkı Yunus’un dediği gibi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dem varır mescitlere, yüz sürer orda yerlere&lt;br /&gt;Bir dem varır deyre girer, İncil okur ruhban olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bazen iyilik perisidir, inancını yitirmişlerin, hayat yorgunlarının acılarını dindirir, onlara yaşam sevinci aşılar. Sonra aniden kibir kalesine çekilir, herkesi küçümser, sıradan insanın idraksizliği ona diken gibi batmaya başlar, tıpkı Yunus’un dediği gibi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dem gelir İsa gibi ölmüşleri diri kılar,&lt;br /&gt;Bir dem girer kibr evine Firavn ile Haman olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Yunus Emre bir nefesinde insan-ı kamili işte böyle anlatıyor. Kimdir bu insan-ı kamil? İlk bakışta, tutarsız ve çelişkili davranışlarda bulunan dengesiz bir insan izlenimi verir. Bu yüzden, tarihteki pek çok insan-ı kamil mecnun (deli) damgasını yemekten kurtulamamıştır. Hatta Yunus’un bu damgadan yakınan bir nefesi bile vardır, şöyle der:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yar yüreğim yar, gör ki neler var&lt;br /&gt;Bu halk içinde bize güler var.&lt;br /&gt;Ko gülen gülsün, Hak bizim olsun,&lt;br /&gt;Gafil ne bilsin Hakk’ı sever var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında madalyonun bir yüzünde mecnun, diğer yüzünde insan-ı kamil vardır, ama mecnun aldatıcı bir görüntüdür. Bakmasını bilen, insan-ı kamilin dengesizlikler içinde muhteşem bir denge yarattığını fark eder. Her kılığa giren yapısıyla iyiyi de bilir kötüyü de, kibri de bilir alçakgönüllülüğü de, cehaleti de bilgeliği de, merhameti de acımasızlığı da. Dört dörtlük, her tür duygu ve düşünceyle yüklü bir insandır o. Dengesizliklerin dengeye ulaştığı duraktır, tek kelimeyle dengesiz dengedir!&lt;br /&gt;Ondan bir şey çıkarmak ya da ona bir şey eklemek mümkün değildir, neyse odur. Çıkarılamaz, çünkü fazlalık yoktur. Eklenemez, çünkü hiç kimse ona ek yapacak olgunlukta değildir. Bu haliyle artmayan eksilmeyendir. Artırma ya da eksiltme sıradan insanlar içindir, sıradan insana kendinde olmayan bir paye vermek ya da olanı geri almak her zaman mümkündür. Hiçbir meziyeti olmadığı halde, dünyanın başına bela kesilen diktatörler ya da insanlığa ışık tuttukları halde, sefaletin kucağına itilen alimler gibi. İnsan-ı kamilin yücelmek için bir isteği olmadığı gibi, insanlara yaptığı hizmetin karşılığını almak gibi bir beklentisi de yoktur. Övgüler de, sövgüler de onun zırhını delemez, başkaları için zaaf olan onun için güç kaynağıdır!&lt;br /&gt;Denebilir ki, insan-ı kamil kainatın ruhudur, parçaların içinde toplandığı bütündür. Her insan kendinden bir parça, her yaratık kendinden bir yankı bulabilir onda. Ona göre yaratılış tümüyle saygıdeğerdir, evrende gereksiz hiçbir şey yoktur. Bu yüzden insan-ı kamil her zaman hoşgörülüdür, iyiliği tavsiye eder, ama şeytanı dışlamaz. Fakrı öğütler, ama zengine kin beslemez. Akıllı olmayı önerir, ama aptalı korur, bu yüzden esirgeyen ve bağışlayandır. Birçoklarının sandığı gibi, kötülüğün kökünü kazımak gibi bir takıntısı da yoktur, çünkü iyiliğin ancak kötülük var olduğu sürece ayakta kalabileceğinin bilincindedir. Onun için önemli tek şey vardır, evrendeki dengeyi koruyarak iyinin önünü açmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşar Uçar tarafından gönderildi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-7449297128605807052?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/7449297128605807052/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=7449297128605807052&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/7449297128605807052'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/7449297128605807052'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/05/insan-i-kamil-stne-insan-kamilin-gnl-ha.html' title=''/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/SB9mj3drXGI/AAAAAAAAAJc/lmQCZgcwUJk/s72-c/23.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-5283771234002374146</id><published>2008-04-23T17:16:00.001+03:00</published><updated>2008-04-23T17:16:39.799+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şems-i Tebriz&apos;i Derki;'/><title type='text'></title><content type='html'>Şems-i Tebrizi der ki;&lt;br /&gt;Sizin davanızı bilmek isterim, mananızı öğrenmek için,&lt;br /&gt;Mananızı bilmek isterim davanızı öğrenmek için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her İnsan kendine bir değer biçer, atfeder ve vehmeder.Sonra kendine biçtiği bu değere şahit arar.&lt;br /&gt;Bu değere şahitlik edenleri sever.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biçtiği bu değerden bile çok değerli olduğuna şahitlik edenlere ise aşık olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çektiği acıların kaynağı budur.Bu yazıyı okuyan okuyucu yüreğine bakarsa dikkatlice ayan beyan görecektir ki, çektiği en büyük acı, ona hak ettiği değerin başkaları tarafından verilmemesi, bu değer iddiasına şahitlik edilmemesidir.İnsanlar yalancı şahit arar dururlar.Bazen bulurlar, en başlarında sevgi duyarla bazende aşk yaşadıklarını iddia ederler ve sonunda cayır cayır yanar yürekleri.Yalancı şahitlik kısa sürede biter zira.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişinin değeri, anlamı kadardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişinin anlamını onun manası belirler.Mana yoksa anlam olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişinin manası, davası kadardır.Kişi ancak davası kadar mana taşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde kişi davasını nasıl öğrenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişinin davası ancak derdidir.Derdin neyse davan odur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya derdini dahi bilmeyen ler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişinin derdi en çok konuştuğu şeydir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey iddiacı sen derdin kadar değerlisin. Bırak başkalarınıda GERÇEK derdine bir bak... vesselam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Bilinmiyor&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-5283771234002374146?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/5283771234002374146/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=5283771234002374146&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/5283771234002374146'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/5283771234002374146'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/04/ems-i-tebrizi-der-ki-sizin-davanz.html' title=''/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-9201629432351713253</id><published>2008-04-19T02:09:00.000+03:00</published><updated>2008-04-19T02:10:14.579+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Maneviyat&apos;ın &apos;light&apos; olanı'/><title type='text'></title><content type='html'>Maneviyatın ‘light’ olanı &lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“YİRMİNCİ YÜZYIL İNSANININ temel sorunu nedir?” diye sorar Rollo May ve kendi sorusuna kendisi cevap verir: ‘Boşluk.’ İnsanlar neyi istediklerini ve neyi hissettiklerini bilmemektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada boşluk sözcüğünü kelime anlamıyla almamak gerekir. Boşluk yaşantısı, insanlar kendilerini kendi hayatları ve içinde yaşadıkları dünyayı değiştirme bakımından etkili birşey yapamayacak kadar güçsüz hissettiklerinde sökün eder. İçsel boşluk ya da ‘içimizdeki yoksulluk,’ kişinin kendi hayatını yönlendirebilecek veya başka insanların kendisine yönelik tutumlarını değiştirebilecek bir aktör olamadığı durumlarda belirginleşir. Ümitsizlik ve çaresizlik galip gelir ve nihayet insanlar istemekten, irade etmekten de vazgeçebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern Batılı insan yüzyıllar boyunca rasyonalite, tekbiçimlilik ve mekanikliğe vurgu yapan bir eğitim tornasından geçirilmiştir. İçsel boşluğunu sezen modern insan, kendi başına kalmaktan korkar, bir yalnızlık korkusu içinde yaşar ve içindeki boşluğu dolduracak müsekkinlere yönelir. Tüketim kültürü, sözde manevî rehberler, gurular, işkolik yaşam tarzı insanın bu iç boşluğunu gidermek için emre âmâde bekletilmektedir zaten. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern insanın temel meselelerinden birisi de, ölümle yüzleşememesi, ‘ölüme doğrudan bakamaması,’ dahası onu inkâr etmeye yönelmesidir. Bir tür beden oymacılığı olan kozmetik endüstri ve plastik cerrahi, ölümü durdurma saplantısından ekmek yemektedirler. Ölümün inkârı giderek hayatın inkârına dönüşmekte, varoluşsal nevroz insan ruhunu yurt edinmektedir. Gaye yokluğu, modern tecrübeyle birlikte bir gulyabanî gibi insanın yolunu kesmekte, hayat anlık hazların doyurulduğu bir ritüeller dizisi olarak algılanmaktadır. Böyle bir fidelikte mistik yönelişler kaçınılmazdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın ruh yarasına deva olacağı düşünülen bilim, teknik ve ilerleme fikri, deva olmak bir yana, insanın yabancılaşmasını tırmandırmaktadır. Kendi benliğinden daha yüksek bir iradeye yönelmek, insanın doğasında vardır. Varoluşun niçin sorununa cevap veremeyen ve giderek bir ‘uzman körlüğü’nden muzdarip olan modern bilim, insanın yönünü aydınlatmıyor. İnsanlar da bu yüzden onun kapsamadığı bir alana, metafiziğe çeviriyorlar bakışlarını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ünlü kişilik kuramcısı Robert Cloninger 90’lı yıllarda kişilik boyutları arasında aşkınlık boyutunu da ekleyerek insanın aşkın olanla kurduğu ilişkiyi bilimsel bir düzlemde yeniden tanımlamak istiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama neden zahmete, oluşa, çileye dayalı bir manevî yönelişi tercih etmiyorlar da, içeriği boşaltılmış bir maneviyata yöneliyor insanlar? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence bu sorunun cevabı, insanların modernitenin sunduğu zihinsel ve fiziksel konfordan vazgeçmeden içsel boşluklarını doldurmak istemelerinde aranmalı. Erich Fromm’un meşhur dikotomisine başvurursak, sahip olmak ya da olmak arasında çileli bir seçim yapmaktansa her iki şıkkı birden işaretlemek istiyor modern insan. Bir feragat sözkonusu olacaksa, tercihini olmaktan vazgeçmek adına kullanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;New Age dinleri, içi boşaltılmış sufizm ve Doğu meditasyonları, manevî açlık içinde debelenen Batı insanına pansuman niyetine servis ediliyor uzun yıllardan beri. Bu vasıtalarla, endüstri toplumunun yalnız ve tedirgin insanı içindeki boşluğu onardığı hissine kapılıyor, kendisini bir süreliğine de olsa iyi hissediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığımız zaman diliminin özelliklerinden biri, ‘adanmışlıktan uzaklaşma’ olarak tarif ediliyor. Bu, aşkınlıkla ilişkilerimiz için de geçerli. Kimse kulaklarını ve kalbini inandığı Tanrının sözlerine sonuna kadar açmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maneviyat ve din, insanın aidiyet sorununa köklü bir cevap sunuyorlar. Dolayısıyla, üyelerini onaylıyor, teyid ediyorlar. Çağımızın tedirgin insanı özgürlük ve onaylanma arasındaki çelişkiyi yoğun bir biçimde yaşıyor ve Tanrıyla kurduğu ilişkiyi dahi, özgürlüğünü yitirme korkusu adına, daha pragmatik bir düzlemde inşa ediyor. Böylece maneviyat onun hayatını dönüştürmüyor, sadece ruh üşümesini bir yere kadar iyileştiriyor ve reel dünyanın kazanç ve faydalarından vazgeçmesi icap etmiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ‘light’ maneviyat, bütün diğer tüketim nesneleri gibi, kişinin geçici bir süre için kullandıktan sonra buruşturup attığı basit bir tüketim nesnesine dönüşüyor ve insan kişiliğinde kalıcı bir etki bırakmıyor. Zahmete, oluş çabasına, çileye yaslanmayan bir arayış, sonuç itibarıyla, iyileştirmeye çalıştığı boşluğu büyütmekten öte bir anlam taşımıyor. Yunus’un Tapduk’un dergâhına kaç yıl odun taşıdığını ‘light maneviyat ehli’ unutmuş olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilinen bir sûfî öyküyü hatırlamanın tam da sırası. Sekizinci yıla ait bu öykü, Belh hükümdarı İbrahim b. Edhem’le ilgilidir ve bu olaydan sonra İbrahim b. Edhem’in ‘yola girdiği’ belirtilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbrahim b. Edhem bir gün sarayında uyurken geceyarısı tavandan tıkırtılar gelir. Sanki damda birileri yürüyor gibidir. İbrahim b. Edhem, “Kim var orada?” diye bağırır. “Bir dost!” diye cevap verir meçhul bir ses. “Devemizi kaybettik de, damda onu arıyorum.” İbrahim b. Edhem, “A ahmak!” diye seslenir. “Damda deve mi arıyorsun?” Meçhul ses, “A düşüncesiz!” diye karşılık verir. “Sen ipek elbiseler içinde ve altın sedirde uyuklayarak Allah’ı arıyorken, biz niye deveyi damda aramayalım?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   18/11/2005 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2008 karakalem.net, Kemal Sayar&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-9201629432351713253?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/9201629432351713253/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=9201629432351713253&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/9201629432351713253'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/9201629432351713253'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/04/maneviyatn-light-olan-yirminci-yzyil.html' title=''/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-2818071164301705066</id><published>2008-04-19T01:59:00.004+03:00</published><updated>2008-04-19T02:05:19.613+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sessizlik sır Saklamaz.'/><title type='text'>SESSİZLİK SIR SAKLAMAZ</title><content type='html'>Sessizlik sır saklamaz &lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;URIAH HEEP, “SESSİZLİK SIR SAKLAMAZ” diyor bir şarkısında. Kalamış’tayız. Aşk yorgunu bir dostumla sohbet ediyoruz. Cep telefonu vızırdayıp duruyor. Sevgilisinden birbiri ardına, mermi gibi, hüzünlü mesajlar. Kaza okları yüreğine saplanan o kocaman adam, acı ve tereddüt içinde kıvranıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk artık gürültücü. Artık aşkın gürültüsünden durulmuyor. Aşkı ruhunda dinlendiren sevgililer yok. Ortalığı telaşa vermek, yakmak, yıkmak, kırmak istiyor aşk. Yok olurken yok etmek istiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskinin sessiz ve içli âşıkları nerede şimdi? Aşkını içinde bir ateş gibi gezdiren, “Yaktığımdan daha büyük ateşlerde yandım” diyen o mahzun sevgililer?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onları çıkardıkları sesten değil, ruhlarının üzerinde gezinen sessizlik hâlesinden tanıyabilirdik. Onlar içe çekilir, içe doğru derinleşir, varoluşun kemikleri yakan ızdırabıyla sarhoş olabilirlerdi. Onlar bu sızıdan hiç uyanmak istemez, bir afyonkeşin mahmurluğuyla “Aşk derdiyle hoşem/ El çek tabib ilacımdan” diyebilirlerdi. Onlar âşıkın asıl derdinin çileyle pişmek, çilede yanmak ve bu çileyle tamamlanmak olduğunu bilirlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yüzden, erenler yüzyıllar boyu mum alevinde eriyen pervaneyi âşıka misal verdiler: Yanmazsan olmazsın! Ağlamaz isen, çöle düşmez isen, inlemez isen tamamlanmazsın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mecnun olup çöle düşmeyeceksen/ Ne Leylâ’yı çağır, ne çölü incit” dedi bu toprakların bir türküsü. Çölü incitme! Onun uğruna cefa çekmeyi göze almıyorsan, varlık vadisinde berduşluk etme. Ol ya da öl. Olmak için sefer etmen gerek; kendinden sefer etmekle başla işe, kendi evinden ayrıl ve yola koyul. Belki bir çölü aşman gerekecek, belki yedi vadiden geçeceksin, belki bir dağı delmen istenecek senden. Aşkın bir çabayla sınanacak önce. Ayrılıkla imtihan edileceksin. Ona âyan olan sana, sana âyan olan ona âyan olacak. Aranızdaki sessizlik sır tutmayacak. Eğer aşk ‘sadakatin kapısında köpeklerle birlikte beklemek’se, bundan erinmeyeceksin. Ruhun onu beklemekle dem tutacak. Kendinden ölerek onda olacaksın. Sessizliğin sesiyle. Kuş sürülerini ürkütmeden. Rüzgârla, yağmurla, ırmak ve dağlarla konuşarak yalnızca. “Ben rüzgârım sen ateş/ Seni alevlendiren benim” diye gözyaşında yıkanarak. “Sen uyuduğunda/ Kapanan benim gözlerimdi” diyecek kadar o olacaksın. Aşkın olduracak hem seni, hem onu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzün aşkları görünmek istiyor. Kıyıda köşede gizlenmek istemiyor. Bilinmek, ilân edilmek, ses çıkarmak istiyor. Özlemek istemiyor âşık; hemen kavuşmak istiyor. Çet’leşmek, mesajlaşmak, cep telefonuyla onu hep kapsama alanında tutmak, hapsetmek, boğmak istiyor. Aşk beklemeye tahammül etmiyor. Âşık sevmek değil, sevilmek derdinde. Sevilsin, şu karanlık dünyada kendisine bir ışık dehlizi açılsın, bu dünyada sevilmeye değer olduğunu birisi kendisine söylesin istiyor. Yücelmek için yüceltiyor, sevilmek için seviyor. Izdıraba tahammülü yok, yanmaya gelemiyor. Varlığını alevde eriten bir pervane yerine, kandile sitem okları yağdıran bir pervane olmayı yeğliyor. Gürültü yapıyor. “Ne olur beni sev!” diye uluorta bağırıyor. Sessiz bir ağlayışla yapılmadığı için bu çağrı, masum bir yakarı olmadığı için, ötelerden yankı bulmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk artık sessizliğe katlanamıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âşık sanıyor ki, ne kadar ses olursa o kadar iyi anlaşacak. Çıkardığı sese karşılık bir ses istiyor. İniltisine bir iniltiyle cevap verilsin istiyor. Oysa o cep telefonu her çaldığında sesler daha bir anlamsızlaşıyor. Hiçbir şey iletmeyen; bir çağrı, bir duygu taşımayan her konuşma, insanı kendi zindanına daha da çok gömüyor. Fazladan sarfedilen her kelime, oluş çabasıyla sınanmamış her söz, sevgiliyi sırlar mağarasına daha çok çekilmeye mecbur ediyor. Fuzulî sözler aramıza sırlardan bir duvar örüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşkın işlevi eskilerde perdeleri yırtmak iken, şimdilerde örtülere bürümek. Sevgiliden saklanmak ve kendinden saklanmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa âşığın feryadı susuşunda gizlidir. “Ancak söylenemeyen aşk aşktır” diye yazmıştı Blake. O, asırlar öncesinden seslenen Mevlânâ’yı yankılar gibiydi: “Dil, kelimeler pek çok şeyi açıklar; ama aşk, üzerine kelimeler düşmediğinde daha berraktır.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların mezar taşlarından ve kitabelerden daha çok bildikleri vehmiyle durmadan konuştukları bir çağda, gökler susuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve aşk, yaramaz bir çocuk gibi tepinip yaygara koparıyor günümüzde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern dünya, her türlü tasallut âletiyle, suskun âşıkları bertaraf ediyor. SMS’ler, chat odaları, telefonlar insanın iç uzayını boş yer bırakmamacasına dolduruyor. Sessizlik bütün asaletiyle hayatımızın her cephesinden geri çekiliyor. Ruhumuzun kıyılarını döven ses dalgaları bize ne bir özlem duygusu, ne de bir kavuşma heyecanı bırakıyor. Hız ve gürültü, sonunda aşkın yüzlerce yıllık anlamını da yutuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   18/11/2005 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2008 karakalem.net, Kemal Sayar&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-2818071164301705066?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/2818071164301705066/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=2818071164301705066&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2818071164301705066'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2818071164301705066'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/04/sessizlik-sir-saklamaz_19.html' title='SESSİZLİK SIR SAKLAMAZ'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-4310750072873422189</id><published>2008-04-17T18:12:00.007+03:00</published><updated>2008-05-27T00:40:39.529+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gönlüme düşenler'/><title type='text'>Silüet</title><content type='html'>İstem dışı,içimde gezen hayali bir silüet.&lt;br /&gt;Elle tutamamak,resmedememek.&lt;br /&gt;Gözle görememek,fakat derin hissedişlere kalbin şahit olması.&lt;br /&gt;Arada  bir, rüzgar gibi kalbimin üzerinde esip giden bişi.&lt;br /&gt;Kalbime acı tohumlarını bırakıp kaçan  bişi.&lt;br /&gt;Hüzün topragımı,çabalayan,devşiren sonrada çekilip giden.&lt;br /&gt;Her gelişinde topragıma,acı tohumlar atan sonra derinlere gömülen bir hayalet.&lt;br /&gt;Arada bir  ardımdan,öteden beriden yoklayıp kendi yanlızlığına gömülen.&lt;br /&gt;İçindeki hüznü acıyı,kalbime bırakıp giden.&lt;br /&gt;Hüznünü,hüznümle devşiren.&lt;br /&gt;Anlıyorum .....!Anlamlandırıyorum.....&lt;br /&gt;Anlamı,anlamsızlık bileşkesinden koparamamak.&lt;br /&gt;Anlamsıza,anlam veren yalana inanmak zorunda olmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derin iç çekişler....&lt;br /&gt;Kalbin üstündeki ağırlıklar...&lt;br /&gt;Daralmalar...&lt;br /&gt;Suyun çekilip,yeniden karaya vurması.&lt;br /&gt;Kavramların yetemediğini görmek.&lt;br /&gt;Baska bişi ....Bambaska bişi...&lt;br /&gt;Pencerelerden baka kalmak.Seyrede durmak.&lt;br /&gt;Seyirci kalabilmeyi basarabilmek...&lt;br /&gt;Mesele bu olsa gerek.&lt;br /&gt;İçinde olanlara şahit konumuna geçebilmek...&lt;br /&gt;S.Uygur&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-4310750072873422189?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/4310750072873422189/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=4310750072873422189&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/4310750072873422189'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/4310750072873422189'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/04/siluet.html' title='Silüet'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-858619922546923661</id><published>2008-04-08T23:59:00.006+03:00</published><updated>2009-02-04T19:57:56.661+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kendi icimde sessizliğimi dinliyorum.'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gönülden Kaleme'/><title type='text'></title><content type='html'>Kendi içimde sessizligimi dinliyorum.&lt;br /&gt;Her terkediş,beni sana müteveccih eyliyor.&lt;br /&gt;Terkettiklerimin,ardından açılan kapılarda vahdet ile karşılaşa geliyorum.&lt;br /&gt;Vahid-i Ehad huzuru, kaplıyor aciz bedenimi.&lt;br /&gt;Kesret tabakalarında gezmek,yordu bu güçsüz kalbimi.Kalbim tek, ve tek olanı istiyor.&lt;br /&gt;Merkezinde istemiyor cokluk...&lt;br /&gt;Yok idim var oldum.Varlıkta kesreti buldum.Kesrette vahdeti aramaya kalktım.&lt;br /&gt;Bulmak mı? Ne gezer.... Kesret tabakalarında boğuldum.&lt;br /&gt;Ne zamanki kesret denizinden,Vahdet sahiline cıktım.İşte o zaman nefes aldım.&lt;br /&gt;Kendi içimde, sessizliğimi dinlerken,ne kadar sensiz olduğumun farkına vardı yanlız yüreğim.Maddeden her kopuş, manada seni buluş olmuştu bana.&lt;br /&gt;Ruhum yanlızlığını, kalbime haykırıyordu.Ve bende bu hakırışa şahit oluyordum.&lt;br /&gt;Ruhum ve kalbimin gizlice fısıldaşıp,ah-u fîzar ettiğine  tanık oluyordum.Onlarda bu yükün altında inleyen neyin sesini dinletiyorlardı kalbin kulağına.Maddenin boğucu iklimi benizlerini soldurmuştu.Soluk ve donuklaşmış bir mumyadan farksızlardı.Ruhum heykelleşmişti adeta.Kalbim ise kadavra.Sanki isteğini elde edene kadar ölüm orucuna and içmiş eylemci edası ile,yüzümüzü kesretten vahdete çevirmediğin sürece biz böyleyiz der gibi lisan-ı halleri.&lt;br /&gt;Oysa ruhum bana sunları fısıldar ;''Benim kalb çekirdeğimi sahib-i hakikisine bağışla.Döndür yüzünü, (ONA)  bak; sana nasıl ikinci bir beden oluyorum der ,durur.&lt;br /&gt;Bağışlamak nede zor gelir insanoğluna....&lt;br /&gt;Sana seni verene, kendini bağışlamak.Sevmeyi ona bağışlamak.Bedenini ona sunmak.O olmak.Onun olmak.Bütünleşebilmek.Ondan kopan parcasın.Tekrar ona dönmek.Parçayı bütünlemek.İşte tam bu demde  araya giren kesrete(çokluğa)yada masivaya(Allah'tan gayri her sey) ne demeli.Çık aradan diyebilecek farkındalık varmı bizde?Öncelikle bütünün parçası olduğumuzun farkındamıyız?Hadi farkında olduğumuzu farzedelim.Masivayı aradan Cıkarabilecek güç.İşte o manevi güce ihtiyacımız var.Hemde cok fazlaca.Kalbin perdelerini çıkarıp atacak el varmı bizde?Güneşin içeriye sızmasını sağlayacak.Ne kadarda acisiz...Ne kadarda güçsüzüz.Hazlarla beslenen bedenimiz yorgun.Bütünleşebilmek insanoğluna ne kadarda zor....&lt;br /&gt;Oysa kalbin sahibi,ona dönüş günümüzü onunla bütünleştigimiz ve karşılıklı razı olunmuşluklarla tamamlamak istiyor.Mutmainne halini, üzerimizde seyrederken elimizden tutup yanıbaşına almak istiyor.&lt;br /&gt;Kalbin sahibinin bu istegine ruhun ve kalbin fitri lisanları şahitlik edip,bu hal üzere olmak icin hazır ve nazır olduklarını manevi dilleri bizlere haykırıyor.Bunu duyacak kalb kulağını istiyoruz yaradandan.Masiva denen seyin ne oldugunu görecek kalb gözü istiyoruz sahib-i hakikiden.Razı olmuş vede olunmuş insan-ı kamil olmak icin bize yardım eylemesini,en saf fıtri lisanımızla diliyoruz.Bizi bizimle yapayanlız  bırakma Rabbimiz.&lt;br /&gt;Ümid'in ve çarenin tükenmeyen hazinesinin kalbimizde saklı olduğunu unutturma Rabbimiz.&lt;br /&gt;Kalp çekirdeğimizi kendi sevgin ile besle büyüt Rabbimiz.&lt;br /&gt;Sevgimizi sana müteveccih eyle Rabbimiz.&lt;br /&gt;S.Uygur &lt;br /&gt;9.04.2008 &lt;br /&gt;00.35&lt;br /&gt;&lt;script type="text/javascript"&gt;&lt;!--&lt;br /&gt;google_ad_client = "pub-7021380768397040";&lt;br /&gt;google_ad_width = 120;&lt;br /&gt;google_ad_height = 600;&lt;br /&gt;google_ad_format = "120x600_as";&lt;br /&gt;google_ad_type = "text";&lt;br /&gt;google_ad_channel = "";&lt;br /&gt;google_color_border = "6699CC";&lt;br /&gt;google_color_bg = "003366";&lt;br /&gt;google_color_link = "FFFFFF";&lt;br /&gt;google_color_text = "AECCEB";&lt;br /&gt;google_color_url = "AECCEB";&lt;br /&gt;//--&gt;&lt;br /&gt;&lt;/script&gt;&lt;br /&gt;&lt;script src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js" &lt;br /&gt; type="text/javascript"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/script&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-858619922546923661?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/858619922546923661/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=858619922546923661&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/858619922546923661'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/858619922546923661'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/04/kendi-iimde-sessizligimi-dinliyorum.html' title=''/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-8408666787354374459</id><published>2008-03-31T02:18:00.000+03:00</published><updated>2008-03-31T02:19:21.005+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Nasuh Tövbesi'/><title type='text'></title><content type='html'>NASUH TÖVBESİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan önce Nasuh adlı bir adam vardı. Tellaklık eder, bu suretle kadınları avlardı. Yüzü, kadın yüzüne benzerdi. Tüyü tüsü yoktu. Erkekliğini daima gizlerdi. Kadınların hamamında tellaklık ederdi. Kötülükte, hilede pek çevikti. &lt;br /&gt;Yıllarca tellaklık etti, kimse onun halinden, sırrından bir koku bile almadı. Çünkü sesi de kadın sesine benziyordu, yüzü de kadın yüzüne. Fakat şehvette pek yüceydi, pek uyanıktı. Çarşaf giyer, başını örter, peçe takardı. Fakat şehvetli ve azgın bir gençti. Bu suretle padişahların kızlarını bile güzelce keseler, ovar, yıkardı. Tövbe etmekte, ayak diremeye çalışmaktaydı. Fakat kafir nefis, tövbesini bozdurup dururdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;0 kötü işli herif bir arifin yanına gidip “Beni duada an “ diye yalvardı. O hür er onun sırrını anladı ama Tanrı hilmi gibi o da açığa vurmadı. Dudağı kilitliydi ama gönlünde sırlar vardı. Dudağını yummuştu ama gönlü sırlarla doluydu. Tanrı şarabını içen arifler, sırları bilirler ama örterler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin sırlarını kime öğretirlerse ağzını mühürlerler, dikerlerdi. Arif, tuhaf tuhaf güldü de dedi ki: A içi kötü adam, bildiğin, gönlünde tuttuğun şeyden Tanrı seni kurtarsın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O dua, yedi göğü de geçti, kabul edildi. O yoksulun işi, nihayet iyileşti, düzene girdi. Çünkü şeyhin o duası, her duaya benzemez. Şeyh, Tanrıda yok olmuştur, onun sözü Hak sözüdür. Tanrı, kendisinden bir şey isterse kendi isteğini nasıl ret eder. Ululuk ıssı Tanrı, onu bu lanetleme işten, bu vebalden kurtarmak için bir sebep halk etti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasuh hamamda tası doldururken padişahın kızının bir incisi kayboldu ve bütün kadınlar, o inciyi araştırmaya koyuldular. Önce herkesin eşyasını araştırmak üzere hamamın kapısını iyice kapattılar. Herkesin eşyası arandı, inci bulunmadığı gibi inciyi çalan da rezil olmadı. Bunun üzerine bu üstün körü işi bırakıp herkesin ağzını, kulağını vücudundaki bütün delilleri adamakıllı aramaya koyuldular. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sedefi güzel inciyi altta, üstte her yanda araştırmaya başladılar. Hepiniz soyunun, ihtiyar genç herkes anadan doğma soyunsun diye bağırıldı. Sultanın hizmetçileri, o değerli inciyi bulmak için bir bir herkesi aramaya başladılar. Nasuh korkusundan tehna bir yere çekildi. Yüzü,korkusundan sapsarı olmuştu, dudakları gövermişti. Ölümünü gözünün önünde görüyor, gazel yaprağı gibi tirtir titriyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedi ki: Yarabbi, nice defalar tövbeler ettim; ahdlar ettim, sonra onları bozdum. Ben, bana layık olanları yaptım. Sonunda da işte bu kara sel, gelip çattı. Arama nöbeti bana gelirse eyvah bana! Kim bilir neler çekecek, ne güçlüklere düşeceğim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ciğerime yüzlerce kor düştü. Münacatımdaki ciğer kokusuna bak. Böyle bir keder, böyle bir gam, kafirde bile olmasın. Rahmet eteğine sarıldım medet,medet! Keşke anam beni doğurmasaydı, yahut da beni bir aslan paralasaydı. Tanrım sana düşeni yap. Beni, her delikten bir yılan sokmada. Ne de taş gibi bir canım, ne de demir gibi bir yüreğim varmış. Yoksa bu dertle çoktan erir, kan kesilirdim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vaktim daraldı, bir an içinde feryadıma yetiş, padişahlık et. Beni bu sefer de korur suçumu örtersen ne olur? Her türlü yapılmayacak işlerden tövbe ettim. Bu sefer de tövbemi kabul et de tövbende durmak için yüzlerce kemer bağlanayım. Bu sefer de kusur da bulunursam artık duamı ve sözümü dinleme. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem böyle söylenip titremede, hem katra katra gözyaşları dökmede, hem de cellatların, hain kişilerin ellerine düştüm diye feryat etmekteydi. Hiçbir Frenk bu hale düşmesin. Hiçbir mülhit bu feryada uğramasın diyor. Kendine ağlayıp duruyor. Azrail’i gözünün önünde görüyordu. Yarabbi, yarabbi diye o kadar söylendi ki kapı ve duvar da onunla beraber yarabbi demeye başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yarabbi derken birden, inciyi arayanların sesi duyuldu. Herkesi aradık, ey Nasuh, sen gel. Bu sesi duyar duymaz, Nasuh kendisinden geçti, adeta bedeninden ruhu uçtu. Harap duvar gibi çöküverdi. Aklı fikri gitti, cansız bir hal aldı. Bedeninden amansız bir halde aklı gidince sırrı, derhal tanrıya ulaştı. Bomboş bir hale geldi, varlığı kalmadı. Tanrı, bir doğan kuşuna benzeyen canını huzuruna çağırdı. Muratsız gemisi kırılınca rahmet denizinin kıyısına düştü. Akılsız fikirsiz bir hale gelince canı, Hakk’a ulaştı. İşte o zaman rahmet denizi coştu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Canı, beden ayıbından kurtulunca sevine, sevine aslına gitti. Can, doğan kuşuna benzer, ten ona tuzaktır. O, beden tuzağına ayağı bağlı, kanadı kırık bir halde düşüp kalmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat aklı, fikri gidince ayağı açıldı. Artık o doğan kuşu, Keykubad’a uçar gider. Rahmet denizleri, coşunca taşlar bile abıhayatı içer. Zayıf zerre değerlenir, büyür. Topraktan meydana gelen şu döşeme, atlas haline gelir, değerli bir kumaş olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüz yıllık ölü mezarından çıkar. Melun Şeytan güzelleşir, huriler bile ona haset ederler. Bütün bu yeryüzü yeşerir, kuru sopa meyve verir, tazeleşir. Kurt kuzuyla eş olur. Ümitsizlerin damarları hoş bir hale gelir, izleri kutlu olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Canı helak eden o korkudan sonra “Kaybolan inci, işte şuracıkta” diye müjdeler geldi. Ansızın ses geldi: Korku gitti, o değeri bulunmaz eşsiz inci bulundu. İnci bulundu, biz de neşelere daldık. Müjde verin, inci bulundu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamam, halkın bağrışmasıyla, hüzün gitti feryadı ile, el çırpmasıyla doldu. Kendinden geçen Nasuh, tekrar kendine geldi. Gözü, yüzlerce aydın gün gördü. Herkes ondan helallık istemekte, herkes elini öpüp durmaktaydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senden şüphe ettik, hakkını helal et. Dedikoduda bulunduk, adeta etini yedik diyorlardı. Çünkü o, yakınlıkta herkesten ön olduğu için herkes daha ziyade ondan şüphe etmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasuh, has tellaktı, mahremdi. Hatta sultanla ruhları birdi bedenleri ayrı. Sultana ondan yakın bir kadın yok. İnciyi aşırdıysa o aşırmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce onu aramalı demişlerdi ama yine de hürmet ettiklerinden sona bırakmışlar; aldıysa biraz mühlet vermiş olalım da bir yere atsın bari, fikrine düşmüşlerdi. Onun için ondan helallık diliyorlardı, mazeret getirip duruyorlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasuh, “Bu bana Tanrının lütfu, ihsanı. Yoksa dediğinizden beterim ben. Benden helallık dilemeye hacet yok. Çünkü ben, zamane halkının en suçlusuyum. Bana söylediğiniz kötülükler, bendeki kötülüğün yüzde biridir. Bunda şüphe eden olabilir, fakat bence apaçık bu. Kim benden birazcık kötülük biliyorsa muhakkak o bildiği şey, binlerce kötü suçumdan, binlerce pis işimden biridir. Suçlarımı ve kötü hareketlerimi bir ben bilirim, bir de onları örten Tanrım. Önce İblis bana hocalık etti ama sonradan o bile gözümde bir yelden ibaret oldu. Yaptıklarımın hepsini Tanrı gördü de göstermedi, bu suretle de kötülükle yüzümü sarartmadı. Sonra da yine Tanrı rahmeti, kürkümü dikti, canıma can gibi tatlı tövbeyi nasip etti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yaptıysam yapmadım saydı, bulunmadığım ibadetleri yapmışım farz etti. Beni selvi ve süsen gibi azat etti, bahtım, devletim gibi gönlüm de açıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adımı temizler defterine yazdı. Cehennemliktim, bana cenneti bağışladı. Ah ettim, ahım bir ipe döndü, düştüğüm kuyuya sarktı. O ipe sarıldım, dışarı çıktım. Neşelendim, ferahladım, semirdim benzim kırmızılaştı. Kuyunun dibinde zebun bir haldeydim, şimdi bütün aleme sığmıyorum. Şükürler olsu sana Yarabbi. Beni ansızın gamdan kurtardın. Tenimin her kılında bir dil olsa da hepsiyle sana şükretmeye kalkışsam şükründen acizim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu bahçede, şu ırmaklarım kıyısında halka “Keşke kavmim bilseydi, Tanrı beni ne yüzden yarlıgadı” diye nara atmaktayım dedi. Ondan sonra birisi gelip Nasuh’a iltifat ederek dedi ki: Padişahımızın kızı seni çağırıyor. Ey temiz kişi, padişahın kızı seni istemede, gel de başını yıka. Gönlü, senden başka bir tellak istemiyor. Onu ovmak kille yıkamak senin işin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasuh yürü yürü dedi, elim işten kurtuldu benim. Senin Nasuh’un hastalandı şimdi. Yürü, koş acele bir başkasını bul. Tanrı hakkı için benim elim, işe varmıyor artık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi kendisine de suç, hadden aştı. Gönlümden o korku, o elem nasıl gider? Ben bir kere öldüm de tekrar dünyaya geldim. Ben, ölüm ve yokluk acısını tattım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrıya sağlam tövbe ettim. Canım, bedenimden ayrılmadıkça bu tövbeyi bozmam. O mihneti gördükten sonra ancak eşek olanın ayağı, tehlikenin bulunduğu tarafa gider diyordu .&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-8408666787354374459?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/8408666787354374459/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=8408666787354374459&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/8408666787354374459'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/8408666787354374459'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/03/nasuh-tvbesi-bundan-nce-nasuh-adl-bir.html' title=''/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-6306855937624651765</id><published>2008-03-31T02:03:00.000+03:00</published><updated>2008-03-31T02:04:33.676+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mesnevi&apos;den hikaye'/><title type='text'>KENDİ AYIBINI GÖREMEYİNCE</title><content type='html'>KENDİ AYIBINI GÖREMEYİNCE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört Hintli bir Mescitte Tanrıya ibadet için namaza durmuşlar, rüku ve sücuda koyulmuşlardı. Her biri niyet edip tekbir alarak huzur ve huşuyla namaz kılmaktaydı. Bu sırada meyzin içeriye girdi. Hintlilerin birisinin ağzından bilaihtiyar bir söz çıktı; “ meyzin, ezanı okudun mu, yoksa vakit var mı?” öbür Hintli, namaz içinde okuduğu halde “ Sus yahu, konuştun, namazın bozuldu.” Dedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü Hintli ikincisine dedi ki : “Onu ne kınıyorsun baba, kendi derdine bak, kendini kına!” dördüncü “ Hamd olsun ben, üçünüz gibi kuyuya düşmedim” dedi. Hulasa dördünün de namazı bozuldu. Alemin ayıbını söyleyen daha fazla yol kaybeder. Ne mutlu o kişiye ki kendi ayıbını görürse o alınır, o ayıbı kendisinde bulur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü insanın yarısı ayıptandır, yarısı gayıptan! Madem ki başında onlarca yara var, merhemini başın vurmalısın. Yarayı ayıplamak, ona merhem koymaktır. Sınık bir hale düşü mü “ Bir kavmin azizi zelil oldu mu acıyın ona”hadisine mazhar olur. Sende o ayıp yoksa da yine emin olma. Olabilir ki o ayıbı sen de yaparsın, günün birin de o ayıp, senden de zuhur edebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrıdan “ Emin olmayın” sözünü duymadın? Peki o halde neden müsterih ve emin oluyorsun? İblis, yıllarca iyi adla anılarak yaşadığı halde nihayet bak, nasıl rüsvay oldu,, adı ne oldu? Yüceliği alemde tanınmıştı, aksiyle tanındı, yazık! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emin değilsen, tanımayı isteme. Yürü, yüzünü korkuyla yıka da sonra göster. Güzelim, sakalın çıkmıyorsa başka sakalsızları kınama. Şu işe bak: Şeytan, belalara düştü de sana ibret oldu. Sen belaya uğrayıp ona ibret olmadın. O zehri içti, sen şerbetini iç,(ibret almana bak!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-6306855937624651765?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/6306855937624651765/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=6306855937624651765&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/6306855937624651765'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/6306855937624651765'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/03/kendi-ayibini-gremeyince.html' title='KENDİ AYIBINI GÖREMEYİNCE'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-2252014787000437193</id><published>2008-03-10T14:02:00.002+02:00</published><updated>2008-05-30T00:27:35.653+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gönlüme düşenler'/><title type='text'>Yazmak</title><content type='html'>Yazmak , hırpalanmaktan alıkoyan, bir ilaç oldu bana şimdilerde..&lt;br /&gt;Ruhumun yıpranmasına izin vermeyen koruyucu kılıf.&lt;br /&gt;İçimdeki çığlığı dindiren ,anlamsız duygulanımlarıma, anlam katan iç sesim oldu.&lt;br /&gt;İçimdeki,ikilemlerin,grilerilerin, net bir rengi net bir sesi oldu.&lt;br /&gt;Bana;  tali duygularımı,zaaflarımı,tutkularımı gösteren pusula oldu…&lt;br /&gt;Yazmak, içimde dokunan kilimin motiflerini çıkardı günyüzüne…&lt;br /&gt;Kendi rengimi ,somutlaştırdı….&lt;br /&gt;Serdi gözlerimin önüne….&lt;br /&gt;Kendi iklimimin ne oldugunu ögretti bana….&lt;br /&gt;Ilıman duygularımın yanında karakışlarımı gördüm..&lt;br /&gt;Gönlümün fırtınalarını yatıştıran ,yumusak meltemleri tanıdım..&lt;br /&gt;Yazmak dinginleşmekti...&lt;br /&gt;Gülüp geçmeyi ögrenmekti..…..&lt;br /&gt;Kendinle barısık olmaktı…&lt;br /&gt;Sevmekti…&lt;br /&gt;Herkesi ve herseyi anlamaktı….&lt;br /&gt;Anlamakta zorlandıklarını anlayacak  kadar…&lt;br /&gt;Seni iç höşgörünle, tanıştırmaktı….&lt;br /&gt;Yazmak , kendini sana sunar…&lt;br /&gt;Kendinle  tanısırsın  orada , beyaz kagıt ve karakalem sayesinde…&lt;br /&gt;İçinin acımasına, sürülen yumusacık bir merhem..&lt;br /&gt;S.uygur&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-2252014787000437193?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/2252014787000437193/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=2252014787000437193&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2252014787000437193'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2252014787000437193'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/03/yazmak.html' title='Yazmak'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-4275253990410794623</id><published>2008-02-18T14:09:00.004+02:00</published><updated>2010-01-12T19:37:14.269+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilgiyi eyleme dönüstürebilmek'/><title type='text'>Bilgiyi eyleme dönüstürebilmek</title><content type='html'>Bilgiyi eyleme dönüştürebilmek&lt;br /&gt;Muhammed Bozdağ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAŞARIDAKİ en ince sırrın nerede saklı olduğunu bilir misiniz? Küçük bir grup insanı diğer insan kitlelerinden ayıran ve aralarda uçurumlar oluşturan sır nerede gizlidir? Zekâda mı? Zenginlikte mi? Destekleyici ve teşvik edici çevrede mi? Soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmekte mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatımızın akışı, bize bizi çok değerli kılabilecek bilgiler öğretir. Bize heyecanla anlatılan başarı sırlarının pek çoğunu önceden bildiğimizi görürüz. Bazen insanlara anlatmaya çırpınırken, boşuna konuştuğunuz düşüncesine kapılabilirsiniz. Çünkü ne anlatsanız, biliyorlardır. Sorun nerede o zaman? Çok şey biliyorsak, hayatlarımız neden değişmiyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamberin(asm) bildirdiğine göre, öldükten sonra insanların en çok pişmanlık duyacak olanları; dünyada iken ilimlerini hayatlarına aktarmayanlardır. Bildiği halde ilmini yaşamayanın hâli çok acıklıdır gerçekten: Evinizde bir ülkeyi satın alacak değerde hazine saklıydı ve siz onu demirciler dükkanında hurda fiyatında sattınız. Olağanüstü bir hazineyi yok fiyatına sattığınızı sonradan öğrenmek size esef vermez miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başarı yollarını ararken kendimizi duvarlara çarparak yıllarımızı tüketiyoruz. Sırlar bir yerlerde gizlenmiyor. Aksine, çocukluğumuzdan bu yana bulutların arasından süzülen ışıklar gibi gözlerimize ve kalplerimize saçılıyor. Aslında hayatta en büyük başarı; hatta başarının tek başına kendisi; insanın öğrendiğiyle amel edebilmesidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zenginlik israf etmemekte gizliyse; zenginlik, iktisadı başarmaktır. Sağlık sigarayı bırakmakta saklıysa, hafıza sabah erken uyanmakta gizli ise; başarı sigarayı bırakmakta ve erken uyanmakta aranmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bildiğini hayatına aktarmayanın yüzleşeceği tehlikeler, bilmeyenlerden kat kat fazladır. Cahil, öğrenebilir. Bilmeyenin öğrenme ve uygulama fırsatı her zaman açıktır. Ama bilenler bildiklerini uygulama savaşı vermediklerinde, ilimlerini taktir etmemiş, şükrünü eda etmemiş olurlar. Matematik öğrenen çocuk bakkaldan alışveriş yaparken, ödeyeceğini ayrıca hesaplamıyorsa, öğrendiği matematiği taktir etmiyordur. Güler yüzün hayrını idrak ettiğimiz andan itibaren yüz hatlarımız değişmemişse, tebessümün şükrünü yerine getirmiyoruzdur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta, Kaderin Şefkâtli Sahibi de, bildiklerini sanarak nankörleşenlere tokatlar savurur: Çünkü ilim izzetlidir. Kendilerine sunulan izzete şükretmeyenler, ilim sahibi olmayı hak edemezler. Şükredemeyenlerin gözleri “ülfet perdesiyle” kapatılır; o gözler bulutların arasından saçılan bilgi ışıklarını göremez olurlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra onlar herkesle birlikte ilim okyanusunda yürütülürler, ama farkında değildirler. Sonra da kalplerine “ben biliyorum” adını taşıyan kapkara bir gurur perdesi örtülür. Cehaletleri arttıkça, kendilerini âlim sanan zavallılara dönüştürülürler. Gururları başkalarından öğrenmelerini engeller. Âlimler onlara öğretmekten kaçınır. Melekler kalplerine ilhamı kesip onları terk ederler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorunumuzun farkında mıyız? Çırpınırcasına öğrenmeye çalışıyoruz. Bir kurstan veya konferanstan ötekine koşuyoruz. Övülen bir kitap duyduğumuzda fedakârlık yapıp hemen satın alıyoruz. Değerli bir bilgiyi hayranlıkla dinliyoruz ve kavramaya çalışıyoruz. Peki, öğrenme yolunda gösterdiğimiz çırpınışın hiç olmazsa onda birini, öğrendiğimizi uygulayabilmek için gösteriyor muyuz? Üniversite sonuna kadar uzanan öğrenim süreci bize sadece bilgiyi “öğretiyor.” 20 yılı aşkın süre boyunca binlerce günümüzü sadece hocalarımızı dinlemekle ve anlattıklarını not etmekle geçirdik. Peki, derslerin hemen ardından hayat okyanusuna döndüğümüzde öğrendiklerimizle neler yapabileceğimizi de sorguladık mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başarının sırlarını bilenlerin belki de milyonlarca olduğunu görebilirsiniz. Hayatta devrim yapabilecek bilgileri içeren kitapları yüz binlerce insan okuyor. Ama o insanlardan sadece birkaçının yıldızı parlayabiliyor. Sadece birkaçının ruhunda depremler yaşandığını görüyorsunuz. Sadece birkaç kişi aşkını kaybetmiş Mecnun gibi dağlara savuruyor varlığını... Az insan gecenin yıldızlarını gözyaşlarıyla özlüyor. Az insan televizyondan vazgeçebiliyor. Az insan sabah uykusunu parçalayarak yatağından fırlayabiliyor. Bir avuç insan Evrenin Sahibine kavuşma arzusuyla uzaya uzanmak isteyen ruhunu ateşleyebiliyor. Çünkü öğrendiklerini uygulama savaşı veren insanlar çok az.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman çaresiz miyiz? Hayır! Bu küçük yazının içeriğine gelin birkaç öneriyi sığdıralım: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Bilgi, “bilmiyorum ve öğrenmek istiyorum” diyen kalplerin yanında huzur bulur. Sizi sevmeyenlerin huzurunda hoşnutluk duymazdınız. İlme aşık olmanın yollarını aramanızı öneriyorum. İlme kavuşmak için tüneller kazmaya, sürünerek de olsa Çin’e gitmeye, gerekiyorsa horlanmaya ve aç kalmaya hazır olmalısınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Bilgi kapısını açan şifre “şükür duygusunda” gizlidir. Size öğreterek öneminizi artırdığını her hatırladığınızda Evrenin Sahibine sevinçle ve minnetle şükrediyor musunuz? Şükür, sevincinizi; sevinç, zihinsel sağlığınızı; zihinsel sağlık, öğrenme becerinizi; öğrenme beceriniz de yeniden sevincinizi artıracaktır. Hafızanızı bir yoklar mısınız? Size öğrettiklerinden dolayı bugün Yaratıcımıza kaç kez teşekkür etmiştiniz? Şükretmedikleri halde yine de bugün kendilerine bir şeyler öğretilenler, biriken borçlarını nasıl ödeyeceklerini sanıyorlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Bildiğimiz kadar değil; bildiklerimizi yaşadığınız kadar değerli olduğumuzu idrak etmeliyiz. Yaratıcımız bizi bilgilerimizle değil, yaşantımızla değerlendirecektir. Zira O bizim mallarımıza ve suretlerimize değil, amellerimize ve kalplerimize bakıyor. Bilgilerimiz, mallarımız ve suretlerimiz cinsindendir; ama niyetlerimiz ve yapmaya çabaladıklarımız, gerçek değerimizi oluşturacaktır. Son nefesinize kadar öğrenmek; ama, herhangi bir bildiğinizi yaşamaya fırsat bulamadan ölüp gitmek ister miydiniz? Öğrenme çabası da bir eylemdir elbette; ama onu yaşantıya aktarmakla ona ruh katarsınız. Elektriğiniz yoksa buzdolabınız ne işe yarar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Yeteneklerimiz bildiklerimizle değil, uygulamalarımızla gelişir. Zaten hayatımızdaki gerçek başarılarımız diplomalarımıza değil; becerilerimize dayanır. Bize aldığımız eğitimlere göre değil, işyerimize sağladığımız katkıya göre ücret verirler. Sosyal hayatta bize duyulan saygının temelinde bildiklerimiz değil, yapabildiklerimiz yatar. İnsanları bildikleriyle değil, yaptıklarıyla hatırlarsınız. Eser üretenler çok bilenler değil, az da bilseler, bildiklerini yaşayanlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Az da bilse, bildiğini yaşayan, çok bildiği halde bildiğini yaşamayandan daha başarılı olacaktır. Gazetelerde çarpıcı bir istatistik okumuştum: İnsanlara ekmek kapısı olan işyerlerinin sahipleri, genellikle resmî yüksek eğitim süreçlerinden geçememişler. Patronların çoğu ilkokul mezunu. Üniversiteleri bitirenler ise çoğunlukla bu çalışkan patronların kurduğu fabrikalarda iş arıyorlar. Çünkü, öğrenciler üniversiteye kadar uzanan süreçte öğrendiklerini uygulamanın önemini yeterince kavrayamamış oluyorlar. İz ve eser üretenler ise hayata tam da uygulamanın içerisinde başlıyorlar. Küçük bir bilgi kırıntısı edindiklerinde, ertesi sabah ilk yaptıkları iş, onu uygulamak oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Zihinsel bir sorgulamayı alışkanlık hâline getirmeliyiz: “Bu bilgi gerçek hayatta nasıl işime yarayabilir? Onu şimdi ve bundan sonra nasıl uygulayabilirim?” Bu sorgulamayı yaptıkça alışkanlığa dönüşecek ve gün gelecek, yaşama biçimimizin de değiştiğini göreceğiz. Eğer işinize yaramayacak bir bilgi öğrenmişseniz derhal atın gitsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Öğrendiğiniz her yeni bilgiyi sorgulayın: “Bunu nasıl uygulayabilirim? Gerçek hayatta nerede kullanabilirim?” Fırsatını bulur bulmaz da mutlaka kullanın. Eğer kullanamayacağınız bir bilgi öğrenmişseniz, kültürsüz kalmanız pahasına da olsa acımayın, unutun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• O zaman ne olur? O zaman, gelecekteki yıllarınızda dehanız gelişir. O zaman, geçen her gün, ruhunuzun sevgi ve sevinç okyanusunun kilometrelerce ötesine daldığını fark edersiniz. O zaman, siz Evrenin Sahibinin evrende en çok önemsediği, özenle koruduğu ve meleklerine taktirle yâd ettiği izzetli ve sevgili bir temsilcisi oluverirsiniz. O zaman, size bakan, varlığınızda Yaratıcınızın imzasını okur. O zaman, siz evrenin en değerli meyvelerinden birine dönüştürülürsünüz. Bunları istemez miydiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mbozdag@yetenek.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-4275253990410794623?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/4275253990410794623/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=4275253990410794623&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/4275253990410794623'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/4275253990410794623'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/02/bilgiyi-eyleme-dnstrebilmek.html' title='Bilgiyi eyleme dönüstürebilmek'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-5084693104909611366</id><published>2008-01-23T15:19:00.000+02:00</published><updated>2008-01-23T15:20:24.208+02:00</updated><title type='text'>Aşk-ı Hakiki</title><content type='html'>Yazgımızın zehirli şerbetini yutmaktır vasfımız &lt;br /&gt;Bir yanan bilir halimizden, birde tenhada naçar kalan &lt;br /&gt;Müptelay-ı gam olan," gam" ile hemhal olan anlar derdimizi ; birde aşk'ın zehrine susayan... &lt;br /&gt;Zehirden kastımız, şu dünya kafesinde gerçek "Sevgili"yi özlemektir; O'na duyulan hasrettir &lt;br /&gt;Aşkın ötesiyle, alışı verişi olmayanın bizimle alışverişi olamaz&lt;br /&gt;Sinemizin kitabı sadece aşk yolcularına ayandır, gayrısına pinhan Ancak aşka aşina olan okur şiirimizi Ancak aşka müptela olan nigehban olur sohbetimize &lt;br /&gt;Yazgımız aşktır bizim &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimse bilmez bizim de küçücük gönlümüzde aşka dair söylenecek bir çift sözümüz olduğunu Mütevazi ruhumuzun en mahrem yerinde Sevgili'ye ait sırrımızın bulunduğunu Ağyara küçük gelir ehemmiyetsiz gelir derdimiz Ateş sadece düştüğü yüreği kavurur düştüğü yüreği yakar &lt;br /&gt;Efsanemiz her önüne gelene sorulmamalı Yolsuz damsız olur olmaz mekanda aranmamalı&lt;br /&gt;Çileden bihaber olan zavallılar ne bilir ki ...&lt;br /&gt;Bizim efsanemiz denize, geceye ve derinlerde gizlenen heceye sorulmalı &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşkı kaleme almak yürek ister, aşkı anlatan kalemi tutmak bilek ister &lt;br /&gt;"Aşk" ı anlatmaya çalışmak haddi aşmaktır biliriz&lt;br /&gt;İddiamız haşa ki aşk'ı anlatmak değildir Gayemiz içimizin karanlık koridorlarından "Sevgiliye" açılan pencereleri aramak kapıları aralamaktır Bir nebze de olsa O'na yaklaşmak,yakınlaşmak &lt;br /&gt;"O aramakla bulunmaz &lt;br /&gt;Bulanlarda ancak arayanlardır"&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-5084693104909611366?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/5084693104909611366/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=5084693104909611366&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/5084693104909611366'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/5084693104909611366'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/01/ak-hakiki.html' title='Aşk-ı Hakiki'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-8489464017400754260</id><published>2008-01-21T13:19:00.001+02:00</published><updated>2010-01-12T19:36:47.011+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Aynım olman gerekmiyor'/><title type='text'>Aynım olman gerekmiyor</title><content type='html'>Aynam olman için, "aynım" olman gerekmiyor ki... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben, içimi görüyorum "içine" baktığım gözlerinden... &lt;br /&gt;Ben, sana bakıp hatta, &lt;br /&gt;Kendime-çeki düzen veriyorum! .. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı buluttan dökülmüş olduktan sonra... &lt;br /&gt;Ve aynı fincanda "bir"leşebildikten sonra; &lt;br /&gt;Ne farkı var farkımızın? .. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra, sorular zorlaşıyor... &lt;br /&gt;Anlıyorum ki, iyice düşünmem lazım; kumbara mı değerli olan, yoksa içine düşenmi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünmen lazım senin de; &lt;br /&gt;Yazılmışsam... Ortasından katlanıp, ucundan yakılmışsam... &lt;br /&gt;Ve, konmuşsam içine; &lt;br /&gt;Ben, gözlerinden baktığım zaman içine; içimi görüp, kendime çeki düzen veriyorum...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-8489464017400754260?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/8489464017400754260/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=8489464017400754260&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/8489464017400754260'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/8489464017400754260'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2008/01/aynm-olman-gerekmiyor.html' title='Aynım olman gerekmiyor'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-2928610691046508348</id><published>2007-12-13T19:11:00.001+02:00</published><updated>2007-12-13T22:29:41.829+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İlk Yaratılan Kalem'/><title type='text'>KALEM</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/R2GWI9e6pvI/AAAAAAAAAJI/rA_wWEmqcEo/s1600-h/nureysaae22ef3a6595ca3bgg0.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/R2GWI9e6pvI/AAAAAAAAAJI/rA_wWEmqcEo/s400/nureysaae22ef3a6595ca3bgg0.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5143557330121172722" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;ALLAH (c.c.) u Teâlâ’nın yarattığı ilk şey:Kalem!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlık tarihine baktığımızda görürüz ki, medeniyetlerin varlığı, bilinmesi ve sonraki kuşaklara aktarılması yazıyla mümkündür. &lt;br /&gt;Yazılı eserler bırakmış milletler insanlığın tarih hafızasında yer tutmuş,&lt;br /&gt;diğerleri silinip yok olup gitmiştir. &lt;br /&gt;Önceleri bir ihtiyaç olarak beşeriyetin kültür ve medeniyeti kaydedilirken,&lt;br /&gt;sonraları yazı, özellikle İslâm Hat San’atı kendine mahsus estetik kuralları olan bir san’at dalı olmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hat san’atı icra edilirken, temelde üç malzemeye ihtiyaç vardır: &lt;br /&gt;kalem, kâğıt, mürekkep… &lt;br /&gt;İlk anda basit gibi görünse de her kalem, kâğıt ve mürekkeple yazılmaz. &lt;br /&gt;Sayılan unsurlar yazı yazmaya elverişli olmalıdır. &lt;br /&gt;Eskiler bunu vecîz bir şekilde: &lt;br /&gt;“Kalemin a’lâsı (en iyi), mürekkebin ra’nâsı (güzel, latîf, hoş görünen) ve kağıdın zîbâsı (süslü, güzel)” &lt;br /&gt;diye tarîf etmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yazı âleti olan kalem Yunanca’da “sulak yerde yetişen kamış, hasır otu, Hint kamışı” mânâlarına gelen kalamos ile Latince kalamustan Arapça’ya ve oradan da Türkçe’ye kalem geçmiştir. &lt;br /&gt;Ayrıca Türkçe’de, Farsça’dan geçen kilk ve hâme kelimeleri de kalem karşılığında kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih öncesi devirlerden itibaren; coğrafî bölgelere, kullanılan yazı malzemesinin türüne ve yapısına göre farklı biçimde kalemler geliştirilmiştir.&lt;br /&gt;Günümüze ulaşmış en eski yazı örneklerinden anlaşıldığına göre kil tablet, kurşun levha, bal mumu veya sert bir zemine kazılan yazılar için kemik, demir ve bronz gibi malzemelerden yapılmış, sivri uçlu tığ kalemler kullanılmıştır. &lt;br /&gt;Milâttan önce III. bin yılından itibaren Mısırlılar, Yunanlılar ve Romalılar, papirüs, parşömen v.b. satıhlar üzerine mürekkeple ve kamış kalemle yazmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hat san’atında kullanılan en iyi kalem, şüphesiz kamış kalemdir. &lt;br /&gt;Günümüzde bildiğimiz dolma kalemler, geniş uçlu metal kalemler hiçbir zaman kamış kalemdeki kullanışlılığı vermemektedir. &lt;br /&gt;Çünkü; kamış kalem kendine has bir sertliği olmakla beraber, aynı zamanda harflerin kıvrım ve uçlarını yaparken rahatlıkla esnemektedir.&lt;br /&gt;Hele bambu cinsi sırtı düz kamış âdetâ yazı için yaratılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi cins kamış kalem, Hazar Denizi sahilleri ile Dicle Nehri kenarındaki Vâsıt şehri (Irak) çevresinde yetişen kamışlardan elde edilmiştir.&lt;br /&gt;Kalem için; tabiî sertlikte, daire çemberi 15-20 mm, boğum mesâfesi en az 20-25 cm. olan silindir biçimindeki kamışlar makbûl sayılır. &lt;br /&gt;Sarımsı beyaz renkli ham kamışlar sazlıktan kesildiği hâliyle kalem olarak kullanılamazlar.&lt;br /&gt;Belli bir sıcaklıktaki ortamda kıvam bularak sertleştirilmeleri gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerekli terbiyeden geçen kamışlar cinsine göre değişik kahverengi tonlara, &lt;br /&gt;hatta siyaha dönerler. &lt;br /&gt;Âdetâ mü’minin kemâle ermek için sarfettiği sa’y ü gayret gibi,&lt;br /&gt;kalem de muhteşem eserler vermek için olgunlaşır.&lt;br /&gt;Hayat satırı içinde herkes bazen bir kalem, &lt;br /&gt;kimi zaman bir satır içinde kelime veya bir harf durumundadır.&lt;br /&gt;Enfüsî ve âfâkî dâirede pişmiş, olgunlaşmış bir kalem, bir yazı olmak gerekir. Yoksa kıvamını bulmamış bir kalem, satırına oturmamış, istifi bozuk bir yazı durumuna düşer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi bir kalem seçerken şu yol takîp edilir:&lt;br /&gt;15-20 cm. yükseklikten sert bir zemine bırakılan kamış, çatlak veya zayıf ise, tok olmayan kötü, cırlak bir ses çıkarır.&lt;br /&gt;İyi cins kamış, dolgun ve tınısı tam bir ses verir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabiî hâlde bulunan kamış kalemler, usûlüne uygun olarak açılırlar. &lt;br /&gt;Kullandıkça zamanla özelliği bozulur ve tekrar açılması îcâb eder. &lt;br /&gt;Güzel yazı yazmanın en önemli sırlarından birisi de kalemin,&lt;br /&gt;hattatın eline münâsip bir şekilde açılmasıdır. &lt;br /&gt;Mushaf gibi uzun metinler yazılırken kamış kalem kullanılmaz. &lt;br /&gt;Çünkü; bir müddet sonra bozulduğundan ağız genişliği tutturulamayabilir.&lt;br /&gt;Bunun yerine ya Cava kalemi (Endonezya’daki Cava adalarında bulunan palmiye tipi bir ağacın lifleri) ya da maden uçlar kullanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazının iriliği arttıkça, kargı veya bambu kamışlardan faydalanılır.&lt;br /&gt;Bunların da yetmediği durumlarda tahtadan kalemler yapılır. &lt;br /&gt;Kalem açılırken kamış sol elin içine yatırılıp, orta boşluğu ve cidarı badem biçiminde görünene kadar yukarıdan aşağıya meyilli olarak kesilir. &lt;br /&gt;Alttaki sivrilik yontulup inceltilir.&lt;br /&gt;Dil gibi uzadığı için kalem dili denilen bu yassı kısmın iki kenarı istenilen ağız genişliğine göre açılır.&lt;br /&gt;İki taraftan aynı miktarda alınmazsa görünüşü dengesiz olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yontma işlemi bittikten sonra kalemin ağız kısmının elde veya makta (üzerinde kalemin ağzının katt edildiği yani kesildiği âlet) üstünde kamış boyuna paralel olarak 1-2 cm. uzunluğunda düz bir hat hâlinde ikiye ayrılır ki,&lt;br /&gt;buna şakk-ı kalem denilir. &lt;br /&gt;Küçük bir depo vazîfesi gören bu çatlağa mürekkep dolarak yazarken aşağıya doğru devamlı akar. &lt;br /&gt;Şakkedilen kalem ağzının yazandan tarafa olan kısmına ünsî, diğer kısmına vahşî denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalem şakkedilirken vahşî taraf biraz daha geniş bırakılır.&lt;br /&gt;Usûlüne uygun olarak şakkedilen kalem daha sonra makta üzerinde katt edilir. Katt işlemi vahşî taraf uzun, ünsî taraf kısa kalacak şekilde meyilli olarak kesilir. Katt esnasında kat diye bir çıtırtının duyulması ile kalemin kesimi tamamlanmış olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalemtıraşın keskin ve elverişli olması gerekir. &lt;br /&gt;Kalemin ağız meyli, yazacak kişinin başparmağı ile şehâdet parmağı arasındaki meyle göre tespit edilir.&lt;br /&gt;Ayrıca yazılacak yazının çeşidine göre de kalemin ağız genişliği ve meyli değişir. Meselâ: sülüs kalemi 2.5-3 mm. genişliğinde ve meyillidir. &lt;br /&gt;Ta’lîk kalemi aynı genişlikte olmakla beraber biraz meyli azdır. &lt;br /&gt;Nesih kalemi daha az, rik’a düze yakın bir meyildedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazan kişi kalemi elinde fazla sıkmadan tutmalıdır. &lt;br /&gt;Ne çok geriden ne de çok yakından tutmalıdır. &lt;br /&gt;Yazı yazılıp, kalemle iş bittikten sonra mutlaka ağzı silinmelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamış kalem, yazı yazılırken mûsikî edâsında kendine has bir cızırtı çıkarır. Buna “sarîr-i hâme” (kalem feryâdı) denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kalem feryâd eder, ağlar mürekkeb: &lt;br /&gt;Beni nâdân eline verme Yârab!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalem üzerine kasem edilen kudsî bir şey olduğu gibi,&lt;br /&gt;Kelâmullah’ın onunla yazılması cihetiyle ecdâdımız tarafından dâima hürmete lâyık görülmüştür. &lt;br /&gt;Kalemin yongası ve kullanılmaktan küçülüp de istifade edilemez hâle gelince herhangi bir yere atılmaz. &lt;br /&gt;Küçük kalem parçaları ile kalem yongaları (bürade-i kalem) ya ayak altı olmayan bir yere gömülür ya da uygun bir yerde biriktirilir. &lt;br /&gt;Hatta bazı hattatlar bu kalem yongalarının gasil sularının ısıtılmasında kullanılmasını vasiyet etmişlerdir.&lt;br /&gt;Ebu’l-Ferec Cemâleddin İbn-i Cevzî nâmındaki hadis âlimi gasil suyunun bu yongalarla ısıtılmasını vasiyet etmiş ve su ısıtılmakla beraber bir miktar yonga da artmıştır. &lt;br /&gt;1917’de vefat eden Ispartalı Hattat Mustafa Tevfîk Efendi, 306. Kur’ân’ını yazarken vefat etmiş ve gasil suyu açtığı kalemlerin yongasıyla ısıtılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAYNAKLAR&lt;br /&gt;Alparslan, Ali. Osmanlı Hat Sanatı Tarihi, İstanbul, 1999.&lt;br /&gt;Çetin, Nihad M. “İslâm Hat San’atının doğuşu ve Gelişmesi”, İslâm Kültür Mirâsında Hat Sanatı, IRCICA, İstanbul, 1992.&lt;br /&gt;Derman, Uğur. “Kalem I-II,” İslâm Düşüncesi, c. I, sy. 3-4, İstanbul, 1967&lt;br /&gt;“Kalem”, DİA, XXIV, Ankara 2001, s.245-247.&lt;br /&gt;Serin, Muhittin. Hat Sanatı ve meşhur Hattatlar, İstanbul, Kubbealtı Akademisi Kültür ve San’at Vakfı, 1999.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-2928610691046508348?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/2928610691046508348/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=2928610691046508348&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2928610691046508348'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2928610691046508348'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2007/12/kalem.html' title='KALEM'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/R2GWI9e6pvI/AAAAAAAAAJI/rA_wWEmqcEo/s72-c/nureysaae22ef3a6595ca3bgg0.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-2246769636568756026</id><published>2007-11-17T05:28:00.000+02:00</published><updated>2007-11-20T23:44:14.424+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gönlüme düşenler'/><title type='text'>Anlar</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/R0NVG5CoktI/AAAAAAAAAJA/NErlpA0PLIU/s1600-h/ads%C4%B1z.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/R0NVG5CoktI/AAAAAAAAAJA/NErlpA0PLIU/s400/ads%C4%B1z.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5135041577011942098" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yüregine hüznü hangi duygunun davet ettigini; bilemeyecek kadar icindeki anlamsız duygu bileskesini kavrayamayacak kadar,yetersiz anların acziyetinin açıga cıktıgı  sancılı anlar…Vardır elbet…acz ve fakr ile yogrulan  ruhun güçsüzlügünü  akla betimleyemedigi  aklın teslim oldugu;beni asar dedigi anlar.&lt;br /&gt;Ruhun cesedi kafes gördügü anlar.Uçmak istedigin fakat ucamadıgın  …Kacmak istedigin kacamdıgın….Gözyaslarını icine akıttıgın…Yutkunmanın ızdırap oldugu anlar..Yüzüne tebessüm fotografı verip,ruhunu inceden inceye sızlatan  anlar.&lt;br /&gt;S.Uygur&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-2246769636568756026?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/2246769636568756026/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=2246769636568756026&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2246769636568756026'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2246769636568756026'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2007/11/anlar.html' title='Anlar'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/R0NVG5CoktI/AAAAAAAAAJA/NErlpA0PLIU/s72-c/ads%C4%B1z.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-6244995955044821942</id><published>2007-11-14T00:21:00.000+02:00</published><updated>2007-11-25T00:15:52.157+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gönlüme düşenler'/><title type='text'>Dizilerde ne bulur su kadınlar...</title><content type='html'>Hep sorarım kendime.Ne bulur bu kadınlar su dizilerde..İsini,gücünü,yasamını o dizilere göre ayarlıyan kadınların sayısı hicde az degildir.Hayal dünyalarında gezmek,hayali asklara sahit olmak belki de gecici bir mutluluk bahsediyor hanımlara &lt;br /&gt;Baska evlere,baska asklara,baska dünyalara konuk olmak gecicide olsa unutturuyor onlara acılarını,umutsuz asklarını,hüzünlü anlarını.&lt;br /&gt;Ama malesef ''Geçici''sonra yine gercek hayat bir sarmasık gibi sarıyor onları dörtbir taraflarından... &lt;br /&gt;İnsanlar acılarını gecicide olsa uyusturmanın yollarını bulmuslar.Yada gercekleri ile yüzlesmemenin yolları bunlar.Tv,Alkol,(v.b) bagımlılıklar daha buraya  sayfa dolusu sıralayabiliriz.En zahirde olanı Tv ve icindeki diziler silsilesi.Her kadının en az 3 tane takip ettigi dizi var.En az boşa giden her gün 3 saat.&lt;br /&gt;Gerceginden kaçmak oyalanmaktır.Tıpkı çocuklar gibi.Çocuklar büyüyene kadar oyuncaklarla oyalanırlar.Çünki gercekleri ile yüzlesmeye ne olduklarını ve de nereye dogru gittiklerini tanımlayacak ve anlamlandıracak yasta degiller.&lt;br /&gt;Peki ya hala cocuk olarak kalmayı tercih edenlere ne demeli.Büyük oyuncaklarla oyalana duranlara ne demeli...Gercegi ile yüzlesmeye,nereden gelip nereye dogru gittigini sorgulamaya yanasmayanlara bilmem ne demeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İci ile konuşmaya fırsat bulamayanlar,bu basdöndüren sistemin hangi parcası oldugunu,ve nereye sürüklendigini kendine sorabilmesi icin gercekten ayık olması gerekmezmidir.Peki kadınlarımızı ele aldıgım icin,oradan dem vurarak söylüyorum.&lt;br /&gt;Kadınlar sabah kalkıyor.Üstünde sabahlık elinde cay sabah programları ile ilk siftahı baslatıyor.Ardından öglen bayan programları yada çarsı pazar ve dizilerin filmlerin ballandırıla, ballandırıla anlatıldıgı vede bol dedikodulu pastalı, börekli günler aksam yemegi ardından yine gelsin diziler...&lt;br /&gt;Hani nerde düşünmeye vakit,okumaya,sorgulamaya vakit..&lt;br /&gt;Yok vakit.Bitti vakit çöpü karıstır çöpte vakit.&lt;br /&gt;S.Uygur&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-6244995955044821942?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/6244995955044821942/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=6244995955044821942&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/6244995955044821942'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/6244995955044821942'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2007/11/dizilerde-ne-bulur-su-kadnlar.html' title='Dizilerde ne bulur su kadınlar...'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-4883447433100311615</id><published>2007-11-01T12:48:00.000+02:00</published><updated>2007-11-01T12:50:18.835+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ebu Süfyan Kalitesi'/><title type='text'>Ebu Süfyan Kalitesi</title><content type='html'>İSLÂM’IN İLK YILLARINDA MEKKE müşriklerinin tevhid güneşini gölgelemek için yapıp ettikleri, anahatları itibarıyla, hemen her mü’minin mâlûmudur. Bu yapılanlar arasında en acımasız işkencelerden en yakışıksız hakaretlere, zincire vurmaktan üçbuçuk sene ambargo uygulayıp aç ve açık bırakmaya kadar uzanan türlü çeşit maddî manevî eziyet de mevcuttur. Sonu hicrete uzanan bu zor onüç yılın akabinde ilk mü’minler Medine’de Zât-ı Zülcelâli ve’l-ikram’ın Kur’ân’da ‘Ensâr’ ünvanıyla andığı yardımcılar bulacak; ve Allah’ın Muhâcirîn ile Ensâr’a beraberce fütuhat nasip ettiği günlerin birinde Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselamın bir davranışı bütün mü’minlere asırlar boyu nümune-i imtisal olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gün, Hayber’in fethinden sonraki gündür. Onüç yıl Mekke’de mü’minlere kan kusturan, sonraki yedi yıl içinde—Hudeybiye barışına kadar—Medine’ye ordular yığan Mekkeliler, kuraklık ve kıtlığa düşmüş haldedir. Buna karşılık, ambargolar, açlıklar, kıtlıklar yaşamış mü’minlere Rabb-ı Rahîm Arabistan’ın en müreffeh beldelerinden Hayber’in fethini nasip etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir fethin akabinde rahmeten li’l-âlemîn aleyhissalâtu vesselam ancak bu ünvanın sahibine yakışır bir davranış sergiler. Mekkelilerin, hususan Mekke fakirlerinin kuraklık ve kıtlık içinde kıvrandıklarını haber aldığında, “Oh olsun!” demez. “Beter olun!” da demez. “Bize üçbuçuk sene açlığı reva gördükleri gibi, şimdi de kendileri sürünsünler” de demez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilakis, Rabbini Rahmân, Rahîm, Muhsin ve Kerîm olarak bilen ve ‘Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanan’ bir peygamber olarak, Mekke’nin açlık veya kıtlık çeken fakirleri için, onlara yiyecek ve bir de ihtiyaç duydukları gıdaları alabilecekleri yüklüce bir para gönderir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mekke’den hicrete mecbur edilmiş mü’minlerden Amr b. Ümeyye ed-Damrî ile gönderilen bu yardım, Mekke’nin reislerini bir ikileme sürükler. Amr’ın kapısını çaldığı iki kabile reisi, fakirlere dağıtılmak üzere bu yardımları almaktan çekinir. Yirmi yıldır ‘en amansız düşman’ belledikleri ‘yetim-i Ebu Talib’den gelen bu yardımın ‘kalbleri yumuşatmasından’ korkarlar çünkü. Buna karşılık, Mekke’nin en güçlü kabile reislerinden Ebu Süfyan b. Harb gelen yardımı reddetmez, alıp fakir ve muhtaç Kureyşlilere dağıtır. Bu arada, “Biz onun kanının peşindeyken, o bizim fakirlerimizi düşünüyor” gibi sorgulama yüklü sözler sarfeder. Hz. Peygamber’in bu zor zamanlarında Mekke’nin fakirlerini düşünüyor olması, Ebu Süfyan’ın yirmi yıl İslâm’a ve Peygambere karşı kin biriktiren kalbini yumuşatır. “İnsan ihsana pereştiş eder” çünkü. Aynı Ebu Süfyan, çok değil birbuçuk yıl sonra, ‘Mekke müşriklerinin reisliği’nden çıkıp ‘Hz. Peygamberin sahabisi’ olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ‘yardım’ hadisesinde, ancak bir peygamber kalbine nasip olan eşsiz bir şefkat ve kerem ile düşmanlarının dahi fakir ve muhtaçlarını düşünen Resûl-i Ekrem’in sergilediği mucizevî tavır; ve, onun getirdiği hak din uğruna Muhacirîn feragatini ve Ensâr fedakârlığını sergileyegelmiş mü’minlerin geçmişe dair hiçbir kin taşımaksızın bu nebevî tavra tam bir merbutiyeti elbette muazzam bir insanî kaliteyi ifade etmektedir. Bunun yanında, Hz. Peygamber’den sâdır olan bu inceliği red değil kabul eden Ebu Süfyan’ın tavrında da ciddi bir kalite vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira Ebu Süfyan, Medine’den gelen bu keremkâr yardımın kendi kalbi başta olmak üzere birçok müşrik Mekkelinin kalbini İslâm’a ve Müslümanlara karşı yumuşatacağının farkındadır. Yine de, yardımı kabul etmiştir. ‘Tuzu kuru’ zengin bir Kureyş reisi olarak Mekke’nin fakirlerine yönelik bu yardımı kabul ederek İslâm’a karşı yumuşama yerine, kalbindeki kin ateşini söndürmemek amacıyla yardımı elinin tersiyle itmeye yeltenmemiştir. “Yaşadığımız kıtlığı kendiniz için siyasî ranta mı dönüştürmek istiyorsunuz?” kabilinden bir niyet okuyuculuğuna girişerek Amr b. Ümeyye’yi yardım kervanıyla birlikte geri çevirmeye de yeltenmemiştir. Lâkin, ihsan ve keremi görmüş, kabul etmiş, ihsankâr ve keremkâr Resûl-i Ekre aleyhissalâtu vesselama ve ona keremkârlığı emreden Mütekellim-i Ezelî’nin dinine karşı kalbini yumuşatmayı tercih etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın her tarafında olup bitenden herkesin haberdar olduğu şu günlerde ise, şu ülkede veya dünyanın herhangi bir yerinde bir ihtiyaç hali zuhur ettiğinde mü’minlerin şefkatli yardım elinin oraya ulaşmasından rahatsız olanlar vardır. “Amanın, bu yardımlar sayesinde irtica gelebilir” endişesiyle, elinden geldiği kadarıyla bir şefkat parıltısı sergileyen mü’minlerin yardım elini reddeder birileri. Kimileri de kırmaya, hatta koparmaya çalışır onları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi durumlarda, Ebu Süfyan kalitesi gelir aklıma. Düşmanın dahi asil ruhlusu tercih sebebidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne de olsa, asil ruhlar bir gün barışır, buluşurlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   19.03.2006 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© 2007 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-4883447433100311615?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/4883447433100311615/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=4883447433100311615&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/4883447433100311615'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/4883447433100311615'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2007/11/ebu-sfyan-kalitesi.html' title='Ebu Süfyan Kalitesi'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-2640211772979703238</id><published>2007-10-30T15:11:00.000+02:00</published><updated>2007-10-30T15:47:54.442+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Rahmetli Hikmet hacıanne ve tarih kokan evi'/><title type='text'>Sevgili Rahmetli Hikmet hanımefendi</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/Rycwat5mUeI/AAAAAAAAAHY/xAJ6KmpjPjw/s1600-h/09210080.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/Rycwat5mUeI/AAAAAAAAAHY/xAJ6KmpjPjw/s400/09210080.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5127119936340513250" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/RycvGN5mUdI/AAAAAAAAAHQ/RU2KbkkX5uc/s1600-h/09210089.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/RycvGN5mUdI/AAAAAAAAAHQ/RU2KbkkX5uc/s400/09210089.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5127118484641567186" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/RycupN5mUcI/AAAAAAAAAHI/8qUJqaCSSMo/s1600-h/09210094.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/RycupN5mUcI/AAAAAAAAAHI/8qUJqaCSSMo/s400/09210094.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5127117986425360834" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/RycuTN5mUbI/AAAAAAAAAHA/W1LKqUoNz3o/s1600-h/09210093.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/RycuTN5mUbI/AAAAAAAAAHA/W1LKqUoNz3o/s400/09210093.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5127117608468238770" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/Ryct9N5mUaI/AAAAAAAAAG4/B-cRYo6IdXI/s1600-h/09210088.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/Ryct9N5mUaI/AAAAAAAAAG4/B-cRYo6IdXI/s400/09210088.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5127117230511116706" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-2640211772979703238?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/2640211772979703238/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=2640211772979703238&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2640211772979703238'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/2640211772979703238'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2007/10/sevgili-rahmetli-hikmet-hanmefendi.html' title='Sevgili Rahmetli Hikmet hanımefendi'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/Rycwat5mUeI/AAAAAAAAAHY/xAJ6KmpjPjw/s72-c/09210080.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-8459594048497596753</id><published>2007-10-25T22:59:00.001+03:00</published><updated>2008-01-03T12:47:10.191+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gönülden Kaleme'/><title type='text'>Acı iyi geldi yüregime</title><content type='html'>Seni sevmem ,bilmem ki neyi sevmem.&lt;br /&gt;İnan bilemiyorum.&lt;br /&gt;Yorgun gönlüme soramıyorum.&lt;br /&gt;Buharlasıyor duygularım,&lt;br /&gt;buhar olup gidiyor.&lt;br /&gt;Toplanıyor gönlümün gögünde&lt;br /&gt;Birazdan yagmur olup,yıkayacak kalbimin puslu tepelerini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüznümü seviyorum,acıdan mı hoslanıyorum.&lt;br /&gt;Anlamadım gitti...&lt;br /&gt;Benimki,ne aradıgını bilememekmi&lt;br /&gt;Bulamamıslıkmı,&lt;br /&gt;Yada kendini oyalamakmı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçsel devinimlerim,yorgun düsürdü &lt;br /&gt;yanlız yüregimi.&lt;br /&gt;En derin iniltilerim,duyuyorum&lt;br /&gt;hazin aglamalarınızı.&lt;br /&gt;Kırılan aynalarım&lt;br /&gt;elime battıkca kanattı yüregimi&lt;br /&gt;Kanımdan cıkan cerahatlar,&lt;br /&gt;pusturdu benligimi.&lt;br /&gt;Acı iyi geldi ruhuma &lt;br /&gt;Sifamı oldu ne..&lt;br /&gt;(Dünya sevgisinin ruha agır bir yük olduguna dair.)&lt;br /&gt;S. Uygur&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-8459594048497596753?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/8459594048497596753/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=8459594048497596753&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/8459594048497596753'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/8459594048497596753'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2007/10/seni-sevmem-bilmem-ki-neyi-sevmem.html' title='Acı iyi geldi yüregime'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-4568170189356703359</id><published>2007-10-25T22:59:00.000+03:00</published><updated>2007-11-01T00:33:16.400+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gönlüme düşenler'/><title type='text'>Seni daha İyi Yönetebilsin diye ...</title><content type='html'>İçsel boşlukların a'rafında yasıyor günün insanı...&lt;br /&gt;Sessiz ve hissiz yasıyor iç matemini...&lt;br /&gt;Gölgesine yabancı.&lt;br /&gt;Boşluk vadilerinde.&lt;br /&gt;Kendini,baska gözlerde yansıtmak,baska dillerde konusturmanın,başka kalplerde mâkes bulmanın telasında. &lt;br /&gt;Baska,aynalarda görünebilmenin verdigi geçici hazzın pesinde,kendini ölümlülere sevdirebilmek icin sevmeyi vermek yorgun düsürmüş aciz bedenini...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almak icin vermek mantıgının savunucusu modern insan.Almazsam neden vereyim ki.&lt;br /&gt;Vermek baskalaşıma uğramış,vermenin içi boşaltılmış günümüzde.&lt;br /&gt;Menfaatler çarşısı revaçta...Doyumsuzları beslemiş hazcılık.Baska baska tenlerde varolusunu anlamlandırmaya çalışma.Baska gözlerin onayını alma.Bagımlı kişilikler üretmiş modernite.&lt;br /&gt;Duygular,hisler,asklar,ilişkiler sanki tek bir kumandadan yönetiliyor.&lt;br /&gt;Trendin dısına cıkanı  sürüden kacan koyuna benzetmiş bu mantık.Kurd kapar sonra diye ensesinden korku salmış.&lt;br /&gt;Ne menem seyse su modernite, bilincaltının derinliklerine yerlestirebilmiş kendini.Bilinc tıpkı bir buzdagı gibidir.Görünmeyen yüzü vardır diplerde.Kendi kesfedemedigin diplerini yakalayıp oraya casus yazılımlar kurmuş modernite.&lt;br /&gt;Seni daha iyi yönetebilsin diye.&lt;br /&gt;Hazcılığı insan bedenine hakim kılarak,insanı zaif yerinden yakalayıp bir nevi işini kolaylaştırmış tıpkı herseyin suyunu ceken pipet gibi,cekip yeni bir hazza yelken açtırmış.Suyu cekilen beyinleri çöllestiren kupkuru beyinler kuru kafalar cıkarmış ortaya.Kuru kafalardan cıkan kuru sözler,kuru kalabalıklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadık olmak vefalı olmak karşılıksız yardımlaşmak bu degerleri rafa kaldırmış.İşini daha kolay yapabilsin diye.&lt;br /&gt;İşin özü dostlar; Şeytan denen illizyonist format atmış kendine...işini daha iyi yapabilsin diye..Modernite elbisesine bürünerek çıkmış günün insanın karsısına.Kendine yardımcı secmece avukatlar geliştirmiş.En teknolojik,en trend,engüzelinden.En iyi laf yapanından.&lt;br /&gt;Savunma mekanizmana,içeridende müdahale edilince,elini,kolunu,gözünü baglamış günümün zavallım insanını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;N'e sunulursa süzme,düsünme al,tüket,at ve sıradaki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.Uygur&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-4568170189356703359?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/4568170189356703359/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=4568170189356703359&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/4568170189356703359'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/4568170189356703359'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2007/10/seni-daha-iyi-ynetebilsin-diye.html' title='Seni daha İyi Yönetebilsin diye ...'/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-5174210881686272638</id><published>2007-10-14T21:49:00.000+03:00</published><updated>2007-10-14T21:52:03.750+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Avrupa BiziNeden Sevmez?'/><title type='text'></title><content type='html'>Bir kısım öğrencisiyle Boğaziçi'nde geziye çıkan İstanbul Üniversitesi&lt;br /&gt;&gt; profesörlerinden Alman asıllı Prof. Fritz Neumark talebelerinden birinin: &lt;br /&gt;&gt; 'Avrupa bizi neden sevmez, Hocam? ' sualine, şu cevabı verir:&lt;br /&gt;&gt; -Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı, Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır kilisenin Türk ve İslâm düşmanlığı &lt;br /&gt;&gt; Hıristiyanlar'ın hücrelerine sinmiştir. Sebeplerine gelince:&lt;br /&gt;&gt; 1-Müslüman olduğunuz için sevmez. Ama, fazla laik olmak şöyle dursun, Hıristiyan olsanız da size düşman olarak bakmaya devam eder.&lt;br /&gt;&gt; 2- Sizler farkında değilsiniz ama, onlar şu gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türk çıkarılırsa ortada tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir. &lt;br /&gt;&gt; 3-Avrupa'nın pazarı idiniz. Şimdi Avrupa'yı Pazar yapmaya başladınız.&lt;br /&gt;&gt; 4-En az 400 yıl Avrupa'da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.&lt;br /&gt;&gt; 5-Selçuklular Anadolu'yu, Osmanlılar ise Orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordularına mezar ettiler. &lt;br /&gt;&gt; 6-Sizi silah ile yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hakimiyet sağladılar. Önce giyiminizden hayat tarzınıza kadar, ahlâki değerlerinizi yıpratmaya başladılar, sonra da kendi içinizde sizi bölmeye başladılar. &lt;br /&gt;&gt; 7-Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslâmiyet uğruna her şeyini feda etmeseydi, İslamiyet belki bugün belki sadece Hicaz'da varlığını devam ettirdi. Kaldı ki Vehhabiliği kuranlar da İngiliz Dominyon Bakanlığının adamlarıdır. Batı her yerde, İslamiyet'i sapık inançlara kanalize etti. Ama Osmanlı, Asr-ı Saâdet'i devam ettirdi. &lt;br /&gt;&gt; 8-ifade ettiğim sebeplerden kilise size kin kusmaktadır.&lt;br /&gt;&gt; 9-Ben Türkiye'ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı. Şimdi (o zaman) 19 üniversiteniz var. Osmanlı zamanında ise her yerde bir medrese vardı.&lt;br /&gt;&gt; Tarihinize bakın! Her medrese de ilim tedrisâtı vardı. İlki denizaltıyı Osmanlı'nın yaptığını çoğunuz bilmiyorsunuzdur belki de ama Avrupa bunu biliyor. &lt;br /&gt;&gt; 10-Sizler, gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa'nın refâhı ve medeniyeti yıkılır. Ama bu şartlarda çok zor...&lt;br /&gt;&gt; İşte Alman asıllı bir Profesör'ün ağzından dökülen gerçekler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-- &lt;br /&gt;Ramazan Başpınar&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-5174210881686272638?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/5174210881686272638/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=5174210881686272638&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/5174210881686272638'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/5174210881686272638'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2007/10/bir-ksm-rencisiyle-boaziinde-geziye-kan.html' title=''/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-1812642530092379350</id><published>2007-10-01T17:00:00.001+03:00</published><updated>2007-10-01T17:00:57.351+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bir Pazarlama Teknigi Olarak Hastalıklar'/><title type='text'></title><content type='html'>VAROLUŞU YARATICININ mülkünden koparan bir insan kendisini ontolojik açıdan güvensiz bir evrene hapseder. Kendi adına yaşamak için kör bir inat uğruna Yaratıcı ile bağlantılarını kesen bu narsizm kültüründe, herşey pazarlanabilir. Amaç insanın kendisini insanlar nezdinde önemli hissetmesini sağlamaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Narsizm kültüründe iki türlü pazarlama tekniği dikkat çeker. Birincisi, olumlu görünen özelliklerin pazarlanması. Güzellik, yakışıklılık, bilgili olma, kuvvetli bedene sahip olma, beceriklilik, akıl, zeka, güç, iktidar, hâkimiyet gibi. İkinci pazarlama tekniği ise olumsuz özellikler üzerinden yürütülür. Bunlar da, çekilen acılar, sıkıntılar, hastalıklar, başa gelen musibetler ve benzerleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla, bugün artık bu hayatın sahibi benim diyen insan için meta haline dönüştürülen, sadece beden değildir. Alımlı bedenlerin narsizm pazarına sunulduğu kadar, acılar, sıkıntılar, yaşantılar da kişinin kendini pazarlaması için birer araç haline dönüştürülür ve narsizm pazarında pazarlanır. Kişinin kendi benliğini pazarlaması için her yol denenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanımızda narsistleşmiş benlikler için beden tartışmasız olarak bir özel mülktür ve bunun bakımı sahibine kalan birşeydir. Artık bahçesinde biten yabanî otlar ya da bozulan fıskiyeler için kişinin suçlayabileceği hiç kimse yoktur. Bu durum insanı korkunç ve bütün tehlikelere açık bir duruma sokar. Kişi kontrolü elden bırakmamalıdır; fakat kontrol edilmesi gereken de kendisidir. Kişiler için bedenleri haz duyumlarının akıntısında yüzmeli ve kendisini varoluşun düşüncesiz hazlarına terketmeye hazırlamalıdır. Bunun için de, mutlak sağlık sağlanmalıdır. Çünkü hastalıklar haz almanın birinci dereceden düşmanıdır. Her an sağlıklı olmayı sağlamak için bedenin sahibi ve antrenörü, kendi kendisiyle ve bedeniyle meşguliyete hapsolur. Beden sürekli dinlemeye alınır. En ufak bir belirtiye karşı dikkat kesilir. En ufak belirtiler daha şiddetli algılanır. Hatta öyle ki, bedene karşı böylesi bir dikkat kesilme ağrı eşiğini düşürür ve kişiyi ağrıyı daha çok algılamaya ve hissetme noktasına vardırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlıklı bedenler yeteri kadar dikkat çekmiyorsa, ya da hastalanmışsa, bu sefer de hastalıklar haddini bilmeyen benliklerin satış vitrini olur. Kendisini kendi adına önemseyen benlikler, dur durak bilmeden hastalıklarını anlatırlar. “Başağrıları var”dır. “Boğazları iltihap olmuş”tur. “Bir lokma birşey yiyemiyor”dur. Şikayetleri sanki zevkle anlatıyor gibidirler. “Depresyona girmiş”tir. “Ağzının tadı kaçmış”tır. “Birşeyden zevk alamıyor”dur. Sanki, zevk alamamakla herşeyini kaybetmiş gibidirler. Sanki benlikleri şikayet edecek, memnun olmayacak birşeyi kollamaktadır. “Kolunda bir ağrı var”dır. “Öyle bir ağrı ki, iş yaparken zonk zonk zonklamakta”dır. Hasta olmak, ağrı çekmek, ateşinin yükselmesi, nezleye yakalanmak, ishal olmak, nefes darlığı çekmek onlara yakışmaz. Kendilerinin farkına varmadıkları bir “Ben nasıl olur da hastalıklara yakalanırım?” inancı taşırlar. Hayatın faniliği, geçiciliği, insan bedeninin her an öldüğü, bozulmaya doğru gittiği gerçeği onları huzursuz eder. Bu yüzden, faniliği içlerinde bir nevi inkâr ederek, bu dünyada mükemmel bir sağlık, ağrısız sızısız mükemmel bir yaşantı hayal etmişlerdir. Demir gibi sağlam bir bedenleri olması gerektiğine dair kör inançları onları hastalıklar karşısında çok kırılgan hale getirir. Etten ve kemikten bedenlerin faniliğine şımarık benlikler isyan eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün için hastalıklar narsizm kültürü içerisinde özellikle kadınlar arasındaki sohbetlerin bir numaralı konusu haline gelmiştir. Dikkat ederseniz, sohbetler insanların birbirini dinledikleri ortamlardan ziyade, insanların kendilerini önemsetmek için kendilerini anlattıkları ortamlara dönüşmüştür. Özellikle iki kadın biraraya gelse, kimin daha çok hasta olduğu yarışı başlar. Önce biri anlatmaya koyulur. Başı ağrıyordur. Diğeri geri kaldığını hisseder. Onun da göğsü ağrıyordur. Başağrısı birşey midir ki? Göğüs ağrısı çok daha önemlidir. Ciddi hastalıkların göstergesidir. Başağrısı göğüs ağrısı yanında birşey değildir. Bir hap alırsın, geçer. Ama ne hapı alınırsa alınsın, göğüs ağrısı geçmemektedir. Başağrısı çeken, buna bozulur. Kendi hastalığının hafif kaldığını düşünür ve çektiği ağrıya dair yeni izahlar geliştirir. Bu öyle bildik bir başağrısı değildir. Onun yaşadığı başağrısı bir geldi mi insanı öyle bir sarsar ki, başını yastıktan kaldıramaz. Geçen gün üç tane hap içtiği halde hafiflememiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En çok acı çeken olma yarışıdır bu. Dikkatleri kendi üzerine toplama, beğenilme, sıkıntılar içinde olduğu farkedilerek kendisine acınmasını isteme yarışıdır. Benliğin bu oyunu ters teper. Hastalık pazarlamacılarının çevresindeki insanlar önce onların ilgi beklentilerine cevap verirler. Hastalıklarını anlatmalarını itina ile dinlerler. Ama sonradan bunun sonunun gelmediğini ve bir türlü bitmediğini görünce sıkılmaya başlarlar. Giderek hastalık pazarlamacılarına ilgileri söner. Hastalık pazarlamacıları buldukları ilgiden memnun olurlar. Ama onlar açısından da bu memnuniyet çok kısa sürer. İlgi beklentileri bir türlü sönmez. Hep daha çoğunu beklerler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalıklarını anlatan, pazarlayan kişileri diğer insanlar pek sevmemeye başlarlar. Bitmek bilmeyen ilgi çekme istekleri nedeniyle mızmız, şımarık, kendine güvensiz, nevrotik, geveze, zayıf kişilikli, hep kendisini anlatan, başkasını dinlemeyen, kendisinden başkasının sıkıntısına önem vermeyen insanlar olarak algılanırlar. Gerçekten de, bu özelliklerin bir veya birden fazlasını taşırlar. Sanki dünyada sadece onlar ve onların derdi vardır. Başkalarının derdini dinlemekten hoşlanmazlar. Kendi dertlerini anlatmaya bayılırlar. Başkalarını dinlemeleri bile biraz sonra kendi derdini anlatma sırasının gelmesini beklemek içindir sadece. Başkalarını kendi dertlerini dinleyen bir araç olarak görürler ve kullanırlar. Akşama kadar yorulan hep onlardır. Başkaları sanki bu dünyada yaşamaz, acı çekmez, ağrıları sızıları yoktur, yorulmazlar, canları sıkılmaz, üzülmezler, kafalarına birşey takılmaz, ilgi ve sevgiye ihtiyaçları yoktur. İnsanlar, onlar konuşmaya başladıklarında, sıkılmaya başlarlar. Dur durak bilmeyen hastalık hikâyelerini dinlemek istemezler. Kişinin hastalıklarını abartılı anlatmasına dayanamazlar. Sonunda içlerinde onlara karşı bir öfke duyarlar. Hatta, ilişkilerini gözden geçirirler ve ilişkilerini ya kısıtlarlar ya da bitirebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalıklarına şükretmek yerine abartarak veya abartmadan ama şikayet ve memnuniyetsizlik yüklü anlatış biçimleri ile insanları kendilerinden soğutmalarını, insanların kendilerinden yavaş yavaş uzaklaşmaya başlamalarını anlayamazlar. Bekledikleri narsistçe önemsenmeyi görmediklerinde, büyük düş kırıklığı yaşarlar. Bu sefer de, bu kişiler, karşılarındaki insana karşı, kendisini anlayamadığı için öfke duyarlar. Kendilerini anlaşılamayan, değer verilmeyen, sevilmeyen insan olarak algılarlar. Bu, önemli bir ‘depresyona yatkınlık’ nedenidir. Sık sık depresyona girmelerinin sebeplerinden biri, budur. Gerçekte ise, bekledikleri ilgiyi bulamamaktan dolayı içlerinde insanlara duydukları öfke, onları insanlardan uzaklaştırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kişilerin bazıları doktor düşmanıdırlar. Doktorları sevmezler. Onların para tuzağı olduklarına inanırlar. Çünkü doktorlar bunları memnun edemez. Gereken ilgi ve alâkanın gösterilmediğini, anlaşılmadıklarını düşünürler. Bazılarının hayatı ise doktorlarla geçer. Doktor ve hastane bağımlısı olurlar. Hastalanmaktan korkanlar için doktorlar tek güvenceleridir. Hastalıkları ile ilgili sordukları ayrıntılı ve bitmek bilmeyen soruları ile doktorların kâbusudurlar. Amaç, tedavi olmaktan öte, bedenlerinde olup biten şeyin ne olduğuna hâkim olmak, bilmek için doktorları kullanmaktır. Doktorlar onlar için şifaya vesile olacak bir araç değil, mülkleri kabul ettikleri bedenlerinde ne olup bittiğini anlamada bir bilgi kaynağıdır sadece. Yapılan bilimsel çalışmalarda bir dahiliye polikliniğinin hastalarının yüzde yirmi ila kırkının bu hastalardan oluştuğu tesbit edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalık pazarlamacılarının bir kısmı da başka açıdan doktorlar için çok kötü hastalardır. Amaçları, tedavi olmadığından, kendilerine verilen ilaçları düzenli kullanmazlar. Verilen önerileri yerine getirmezler. Evleri kullanılmayan ilaçlarla doludur. Doktor doktor dolaştırılmaktan memnun olurlar. Çevrelerine, götürüldükleri doktorları anlatırlar. Doktorun ilgisi varsa, o doktor onlar için en iyi doktordur. Tedavide gösterdikleri uyumsuzluk doktorları da çileden çıkarır. Bir süre sonra hastanın tedavideki direncini görünce, doktorların hastaya karşı tıbbî ve insanî ilgisi azalır. Hastalık pazarlamacıları bunu bir kez daha bir kendine acıma unsuru olarak kabul ederler. Onları kimse anlamamaktadır. Öyle ki, kişi buradan bile bir övünç kaynağı çıkarabilir ve bunu dahi pazarlayabilir. Öyle bir insandır ki, onu anlayacak kimse yoktur. Çünkü o muhteşemdir. En yükseklerdedir. Onun acıları yücedir. Bu yüce insanın yüce acılarını anlayacak kimse çıkamamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar için dünya keyif sürmek ve lezzet almak için gelinen bir dünyadır sanki. Hastalıkları kendilerine düşman addederler. Çünkü hastalıklar lezzetleri ezen geçen bir buldozerdir. Bedenlerinin çektiği zahmete isyan ederler. Bu dünyada mükemmelik beklerler. Dünyada cenneti isterler. Sağlıklı olmayı ilahlaştırmışlardır. Her an kendilerini iyi hissetmek onların putu olur. Yoksa dünyalarının sonu gelmiş gibidir. Tüm dikkatlerini bedenlerine ve duygularına yöneltmişlerdir. Bedenleri bir saat gibi işlemeli, duyguları sakin bir gölden daha huzurlu olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Narsizm kültürünün temel taşlarından olan hastalık pazarlayıcıları, sık sık depresyona girerler. Bunlar ‘herşeyin başı sağlık’ şeklinde tehlikeli bir inancı kabullenmişlerdir. ‘Herşeyin başı sağlık’ anlayışı, bu insanlarda önemli bir depresyon nedeni olur. İnsan hasta iken yürümesi zorlaşabilir. Yediği yemeklerden zevk alamaz hale gelebilir. Ya da öyle bir hastalığa yakalanır ki, hiç yürüyemez olur. Ya da hiç konuşmaz olur. Ya da gözleri görmez olur. Bunlar istenecek durumlar değildir. İnsanın elinde olup hastalanmamak için yapabileceği şeyleri yapması bir ilâhî emirdir. Ancak beşerî tedbirler her zaman ve her hastalığın önüne geçemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amansız bir hastalığa yakalanan, ya da nezle gibi basit bir hastalığa yakalanıp da yatak döşek olmuş bir insanın Yaratıcısı ile ilişkili varoluş gerekçesi ortadan kalkmamıştır. Hereketsiz bırakan, kişiyi işinden gücünden alıkoyan bir hastalık karşısında hayatını Yaratıcı adına yaşamaya adamış bir insanın bu varoluşsal gerekçesi hâlâ devam eder. Kişi Yaratıcıya karşı sağlıklı iken yaptığı kulluğuna hasta iken de devam edebilir. Hatta, daha ihlaslı bir biçimde devam edebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatın anlamını dünyevî gerekçelere dayayan bir insan için, hastalıklar insan yaşamını anlamsız bir konuma koyar. İşe giden insanı işinden alıkoyabilir. Yemek yapacak insanı yemeğinden alıkoyabilir. Ağır hastalığa yakalanmış birçok insan bu yüzden depresyona girer. Hasta olup da günlük rutin işlerini yapamaz konuma düşünce, kendilerini bir işe yaramaz halde hissederler. Varoluş halini Yaratıcıya kulluk olarak gören bir insan ise her şartta kulluğunu devam ettirme imkânına sahiptir. Hasta olan bedenin de, sağlıklı bedenin de sahibi, Mutlak Yaratıcıdır. Hastalıklar kulluğun yaşanmasına bir engel değil, tersine, kulluğun daha samimi yaşanmasına bir zemin teşkil eder. Bu yüzdendir ki, ‘herşeyin başı sağlık’ olamaz. Her hal ve şartta insanın varoluşuna anlam katacak olan şey, ‘herşeyin başı’ olabilir. Bu da imandır. İman herşeyin başıdır. Kişinin hastalığında da, sağlığında da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mustafaulusoy@zaferdergisi.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-1812642530092379350?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/1812642530092379350/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=1812642530092379350&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/1812642530092379350'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/1812642530092379350'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2007/10/varoluu-yaraticinin-mlknden-koparan-bir.html' title=''/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-4734005437428760176</id><published>2007-10-01T16:55:00.000+03:00</published><updated>2007-10-01T16:56:10.284+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Masum Olmayan Sevmeler'/><title type='text'></title><content type='html'>Masum Olmayan Sevmeler &lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"EĞER SENDEN yüz çevirecek olurlarsa, de ki: Allah bana yeter." -Tevbe, 9:129&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Biz insanları her zaman sınarız." -Mü’minûn, 23:30&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÜYÜLÜ AŞKLAR PEŞİNDE koşuyordum. Aşkın sihri içinde kaybolup gitmek, erimek, yok olmak istiyordum. ‘Bir insan’ı saatlerce düşünmenin, onu dünyamın içine alıp orada hep canlı tutmanın aşkıyla yanıp tutuşuyor, onun varlığını kendi varlığıma katmaya çabalıyordum. Bir kere yetmiyordu. Yaşam boyu zihnimde ve hayallerimde kimbilir kaç aşk yaşadım, kaç kişiyi sevmeyi hayal ettim, kaç kişi için sanal dünyalar kurdum, kurduklarımı yıktım, yıkıntıların altında kaldım. Kurgular sınırsızdı. Zihin alabildiğine kurgular kurguluyor, insanın kalbi sevgiye hiç doymuyor, hiç "Beni daha çok sevme ne olur" demiyor, hep ‘daha çok’un peşinde oluyordu. Sevgi dur-durak bilmiyordu. Peşi sıra sürüklüyor, dünyanın ve dünyamın rengini belirliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşık olunmanın büyülü havası çok çekiciydi. Aşk, sevgi, yalnızlığa karşı en büyük kalkandı. Dipsiz bir kuyuya doğru salınırken tutunduğum bir daldı. Kendi başına olduğumu anladığım an, yaşam anlamını yitiriyor, duygular inciniyor, dünya üzerime çöküyor, yaşamak için bir neden kalmıyordu. Sancıları kesen ilaç gibi, acılara sürülen bir merhemdi aşk. Sebeb-i hayat olmadan yaşamak imkânsızdı. İşte o an aşk imdada yetişiyordu. Yaşamda birisi olsun isteniyordu. Yalnızca ve yalnızca ona "Düşlerimde sen varsın. Dünyamda tek olan sensin" diyebileceğimiz biri. O öyle biri olmalıydı ki, bir başkasını değil, yalnızca onu gördüğümüzde kalbimiz çarpsın, heyecanımız ortaya çıksın. Ona özel biri olduğunu hissettirmek isterdim. "Yalnız senden etkileniyorum. Sana hissettiğim duygular çok özel" diyebileceğim; ondan da "Sen benim için çok özelsin. Yalnızca sana karşı böyle duygular hissediyorum" sözünü duyacağım birini arayıp duruyordum. Yalnızca benim dünyama ait olacak biri. Bunu söylediğimde dünya değişiyordu. Yaşamak kolaylaşıyor, anlam kazanıyor, renkleniyordu. Biliyordunuz ki şimdi o sizi düşünüyor. Onun zihninde siz varsınız. O size bağlı. Size değer veriyor. Yaşamı için bir anlam ifade ediyordunuz. İçinizde hisssettiğiniz ‘hiçlik’ silinip gidiyordu. Varlığınız tanınıyor, biliniyor, değerli bulunuyordu. Artık vardınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birisi bana âşık olduğunu söylediğinde âşık olan ve olunan kişiyi kıskanır, olan ve olunan olmak isterdim. Bana hayatı ele geçirmiş biri gibi gelirdi bu insanlar. Yokluğun önü kesilmiş, hiçliğin önemi kalmamış, tutunacak bir dal bulunmuştu. Ben ise boşluğun içinde yol alıp giden biri gibiydim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık sevilen ve sevenleri kıskanmıyorum. Bu ne karşılıksız aşklarımdan, ne de terkedilip gitmelerden. Birinci elden dinlediğim yüzlerce aşk hikâyesinden. Eğer aşk kendi başına insana mutluluk ve huzur getirseydi, gezegen yüzeyinden acı, elem, keder silinir giderdi. Ben bunun tersini gördüm. Aşkı, âşık oldukları için acı çeken yüzlerce insanın kendisinden dinledim Yüzlerce kişi aşk hikâyelerinin acıyla sonlandığını anlattı hep. Aşk ardından acı bırakıyordu. Bir yerde bir yanlışlık olmalıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık aşka güvenmiyorum. Artık sevilen ve seven insanları kıskanmıyorum. Sevmek ve sevilmek, âşık olmak ve olunmak yoruyor. Hatta âşık olmak korkutuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âşık olmanın bir başkasını sevmek olduğunu sanırdım. Aşkla, sevmek ve sevilmekle, yaşamın ağırlığının yok olacağını sanırdım. Ama artık aşka güvenmiyorum. Sevmek ve sevilmenin, âşık olmak ve olunmanın kendisi hayat kadar ağır. Sevmek ve sevilmek, âşık olmak ve olunmak duygularımıza oturan yorucu bir yük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllardır sevme ve sevilme çabaları ile yoruldum. Kendi sorunumu kendimde hiç farkedemedim. Sevme ve sevilmede ne hata vardı ki? Sonra bu insanın elinde de değildi. Ben masum bir duygunun peşindeydim. Sevme ve sevilme yanlış bir duygu olamazdı. Ama niye yanında acıyı taşıyordu? Niye yoruyordu insanı? Niye her zaman istediğinizi elde edemiyordunuz? Masumca sevgiler neden karşılık bulmuyordu? Bulunan karşılıklar neden bir köpüğün ömründen daha kısaydı? Yıllarca kimbilir kaç kere yaşamıştım. Sevmek istediklerim beni sevmemiş, beni sevmek isteyenleri ben sevmemiştim. Ne onları çözebildim, ne de kendimi. Yine de sevgiye olan güvenim hep devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiye ve aşka karşı ilk düş kırıklığı bana aşk hikayelerini, sevgilerini anlatan ve ayrılık yaşayan insanları dinledikten sonra oluştu. Sevgilerinin hikâyelerini dinledikçe, gördüm ki, aslında bu benim hikâyemdi. Anlatılan her sözcük, her cümle ve her vurguda sevgideki çıkmazlarımı gördüm. Sanki benim yerime konuşuyorlardı. Bu onların hikâyesi değildi. Bu ‘bizim’ hikâyemizdi. Bu onların çıkmazı değildi. Bu ‘bizim’ çıkmazımızdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âşık olan birine, aşkını kaybeden bir insana sormadan edemediğim bir soru vardır. Sabırsızlıkla onun anlatacaklarını beklerim. Bir çırpıda biten sözcüklerin ardından o can alıcı soruyu sorarım. "Bu insan tarafından sevilmek sana ne ifade ediyor?" Verilen cevaplar beni hep şaşırtıyordu. Bir insanın ağzından nasıl bu cümleler çıkabiliyordu? Bir insan nasıl oluyor da böylesine değersiz bir konuma geliyordu? Bir insan nasıl oluyor da karşıdakini böylesine yüceltebiliyordu. Ve ben nasıl olmuştu da bunların benzerini yaşamıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevaplar şöyle başlıyordu: "O benim herşeyim"di. "Onsuz yapamayacağım. O yaşamımdaki tek destekti. Yaşamım onunla anlam kazanıyordu. Onu kaybettikten sonra herşeyimi kaybettim. Dünyada sahip olduğum hiçbir şey kalmadı. Kendimi tek başıma hissediyorum. Issız bir evrende yaşıyorum. Yaşıyorum da denemez aslında. Çünkü yaşamımın anlamı elimden alındı."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cümleler ürkütücüydü. Bu cevapları her duyuşumda herşeyim, onsuzluk, anlam kelimeleri zihnimde uçuşur durur. "Herşeyimdi." Şaşırtıcı bir ifade. Bir varlığa yüklenilen bu anlam, bu varlığın kaldıramayacağı kadar ağır bir yüktü. "Onsuz yapamam." Bir yalanı ifade etmiyor muydu bu cümle? Onunla mı dünyaya gelmiştik?. Varlığımızı yokluğun karanlığından varlık âlemine taşıyan o muydu? "Hayatımın anlamı kalmadı" ise anlamsız bir cümleydi. Varoluşumuza katkısı olmayan bir insan, nasıl hayatın anlamı olabilirdi?. Bunlar hayatım boyu yaptığım sevgi yanlışlarıydı. Bu tanımlamalar insan üstü tanımlamalardı. Hiçbirimiz bu yükü kaldıramazdık. Ne hiçbir şey herşeyimiz olabilir, ne bir şeyin herşeyi olabilirdik .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Verilen cevaplar benim cevaplarımdı. Yıllardır kendi cevabımın da bu olduğunu hiç farketmeden yaşamıştım. Yıllardır yalanlarla yaşamıştım. Sevdiğimi söylerken sevdiğimi ve sevgimi kullanmıştım. Beni sevdiğini söyleyenler, beni ve sevgilerini kullanmışlardı aslında. Birbirimize neler söylememiş, neler yazmamıştık. İnanmadığımız şeyleri ekleyerek. Hissetmediğimiz şeyleri ekleyerek. Bir hissediyorsak on yazıyorduk. Onu etkilemeye çalışıyorduk. Ve onun tarafından böylelikle etkilenmek istiyorduk. Onu kendimize bağlamaya uğraşıyorduk. Onun bize tapınmasını bekliyordukóbiz olmadan yapamasın diyerek. Sevgiyi kullanıyordum. Hayran bırakılmak için, "Sana hayranım" diyordum. Yalan! Aslında, "Bana hayran ol ne olur" demeye geliyordu sözlerim..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar masum olmayan sevmelerdi. Çünkü sevginin etrafını yalanlar örüyordu. Sevdiğimizi söylediğimiz kişiyi yüceltiyorduk. Çünkü ihtimaldir ki, o da bizi sevecek, o da bizi yüceltecek. Böylelikle yüce biri tarafından sevilme ihtiyacımızı doyurmaya çalışıyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir hayatın anlamı olmak; birisinin bizim için "Sen hayatımdaki en anlamlı şeysin. Sen beni hayata bağlayansın. Sen olmasan yaşamanın anlamı kalmayacak. Sen benim herşeyimsin" demesi narsizmimizi okşuyordu. Benliğimiz bundan çok hoşnut kalıyor, sanki tapınılmak hoşumuza gidiyordu. Bir ikonun önünde diz çökülmesi gibi, önümüzde diz çökülmesi hoşumuza gidiyordu. İşte burada yalan söylüyorduk. Seviyoruz derken sevgiyi kullanıyorduk. Hayır, tapınılmak istemek gibi birşeydi bu. Dünyaya gelmesinde hiçbir katkımız olmayan, hiçbir şekilde varlığını sürdürmede etkili olmadığımız bir varlığın nasıl var oluş gerekçesi olabilirdik ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm çabalarım, tüm çabalarımız "Bana değerli olduğumu hissettir" mesajı taşıyordu. "Ona değer verdim, çünkü bu, o insandan değer bulma arayışımdı." Bir hastamın yaptığı bu itirafı hayatımda hiç yapamadım. Ben habire "Seni seviyorum" yalanını söylüyordum. Ya da "Sana değer veriyorum" yalanı ile avunuyor ve avutuyordum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir hastam vardı. Babası ölünce bana gelmişti. Onu çok sevdiğini anlatıyordu. Onun hayatındaki değerinden söz ediyor, acısını dile getiriyordu. Konuşmasının bir yerinde ona çok kızdığını söyledi. "Tam ona ihtiyacım olduğu bir dönemde bizi bırakıp gitti" dedi. Ona olan acıma hissim gitmişti. Sevgideki yalancılık bir başka şekilde kendini gösteriyordu. "Bizi bırakıp gitti"de bir menfaatçılık vardı. Sanki ölmek onun elinde imiş, zamanını o belirleyebilirmiş gibi. Ölen baba umurunda bile değildi. Baba öldüğü için belki de mutluydu, huzurluydu. Dünyanın zorluklarından kurtulmuş, ruhu bedeninin ağırlığından sıyrılmıştı. Nefsin özelliği olsa gerekti. Önce kendini düşünüyordu. İrkilmiştim. Sevilmeye olan inancım bir kere daha darbe almıştı. Burada kalmadım. Bunu kendime uyarlamalıydım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatta en çok ilişki halinde olduğum, en çok zamanımı beraber geçirdiğim hastalarımı düşündüm. Onlar tarafından sevildiğimi, değer verildiğimi, saygı gördüğümü, onlar için birşey ifade ettiğimi biliyordum. Onlara elimden geleni yapıyor, mesleği en iyi şekilde icra etmek için uğraşıp duruyordum. Bu uğraşılarımın farkına onlar da varıyor ve bunu takdir ediyorlardı. Bir gün bir sınama yapmaya karar verdim. Ama bu sınamadan onların haberi olmayacaktı. Kendimi bir an için ölmüş olarak hayal ettim. Bir tabutun içindeyim. Oradan alınıp mezara götürülüyorum. Yalnızım. Yanımda kimse yok. Üzerime toprak örtülüyor. Sorgu melekleri geliyor. Sorularını soruyorlar. Yardım alacağım, danışacağım hiç kimsem yok. Nasıl doğmuşsam, öylesine yalnızım. Beni seven insanlar cenazeme gelmiş. Hastalarım üzgün ve mutsuz. Çoğunun zihnindeki düşünce "Bizi bırakıp gittin doktor. Biz şimdi ne yapacağız?" Beni düşünen yoktu. Kabirde ne yaptığımı, sorgu meleklerine ne cevap verdiğimi merak eden de olmayacaktı. Bunu merak edecekler on-onbeş kişiyi aşmayacaktı. Gerisi kendini düşünecek ve yalnız bırakıldıklarına hayıflanacaklardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıkıldım. Sevgi üzerime çöktü. Sevgi ile kurguladıklarımın yıkıntıları üzerime çöktü. Sevilen ben değildim. İnsanlar önce kendi nefislerini seviyorlardı. Kendileri için seviyorlardı. Kendi menfaatleri için. Artık sınanmamış sevgilere güvenmiyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birisini sevdiğimi anladığımda onu sevmediğimi anlamam ilk düş kırıklığımdı. Birisi tarafından sevildiğimde sevilenin ben olmadığını anlamam ikinci düş kırıklığı olmuştu. Sevdiğim şeyleri severken, ondaki özellikleri seviyordum. Güzelliği seviyordum, ondaki meziyetleri, yetenekleri, kemali, iyiliği, ihsanı, cömertliği seviyordum. Birisi beni sevdiğini söylerken bendeki özellikleri seviyordu aslında. Hiçbir varlıktaki özellikler kendine ait değildi. Güzel bir yüzdeki güzellik yokluktan yaratılmıştı. Güzel bir yüzü severken, onun karşısında hayran olurken hayran olunan o güzelliği yaratan değil miydi aslında? Bir insandaki yeteneği överken, hayran olurken hayran olunan onu Yaratan değil miydi? Yaratıcı adına sevilmeyen her güzellik, her yetenek boşa gitmiş, tükenmiş, övünüp bitmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün sevgiler, Yaratıcının yaratıklarda yansıyan güzel özelliklerine idi aslında. Sevgi de Yaratıcının verdiği bir ihsandı. O’na aitti. Kendisinin bilinmesi, tanınması, sevilmesi için vermişti. Bu açıdan hayatta her an sınanıyorduk. Her ilgi, her sevgi, verilen herşey, alınan herşey bir sınamaydı. Sabahın şafağı bir sınama. Gecenin karanlığı bir sınama. Kucağımıza konan her çocuk bir sınama. Her musibet, her dert, her tasa bir sınama. Yüreğimize konan her sevgi bir sınama. Her öfke bir sınama. Bize duyalan her sevgi, her ilgi, her şefkat bir sınamaydı. Sevmeye vesile her ne var ise, O’nun yaratmasıydı. Ama bunu nefsimiz kendine maletmek istiyordu. İnsanlar sevgiyi O’nun elinden alıp kendilerine maletmek isterler. Haince onu tüketmek, kullanmak, kendi duygusal çıkarları için sömürmek isterler. Bunu başkaları için kullandıkları "Seni seviyorum" tuzağı altında yaparlar. Bunu senin tarafından sevilmek istiyorum adı altında yaparlar. Yaratıcının onlara kendini sevmek için verdiği sevgiyi sahiplenirler ve kendileri için kullanırlar. Kendilerini değerli hissetmek için. Özel biriyim duygusunu tatmak için. Benlik duygusunu şişirmek için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar "Seni seviyorum" derken sonsuz bir ömrü istiyorlar bizden. Sonsuz bir ömrü elimizden almak istiyorlar. Hayatımızı kendileri için feda etmemimizi bekliyorlar. Veya bizler başkalarına "Seni seviyorum" derken, başkalarının sonsuz ömürlerini istiyor; hayatlarını bizim için feda etmelerini istiyoruz. Aslında bizden istenilen, bizim sonsuz hayatımız. Sevgiler bir insana harcanamayacak kadar sonsuz ve büyük. Sonsuz ve sınırsız. Bizi Yaratıcı dışında kim sonsuz sevebilir? Biz Yaratıcı dışında kimi sonsuz sevebiliriz? Yaratıcı adına sevme dışında gerçek bir sevgiden bahsetmek mümkün mü? Kim Yaratıcı dışında ‘herşey’imiz olabilir, her istediğimizi verebilir? Kim O’nun dışında bize sonsuz merhamet edebilir? Kim O’nun dışında bizi tanıyabilir ve anlayabilir, değer verebilir? Kim O’ndan başka bizim için neyin en iyi olduğunu en iyi bilebilir? Kim O’ndan başka bizim için en iyi olanı bildiği gibi, bunu irade edip yapmak ister?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevmeler, ancak O’na yönelirse masumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağaç yaşken de, kuruyken de...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4689612563346443040-4734005437428760176?l=sumeyras.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sumeyras.blogspot.com/feeds/4734005437428760176/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4689612563346443040&amp;postID=4734005437428760176&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/4734005437428760176'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4689612563346443040/posts/default/4734005437428760176'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sumeyras.blogspot.com/2007/10/masum-olmayan-sevmeler-eer-senden-yz.html' title=''/><author><name>SûRûr</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12567675720922964576</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_XhpROP4QBEo/TSJlm5xCuZI/AAAAAAAAATc/v11R2t0A4m4/S220/imagesCAMEB4HX.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4689612563346443040.post-8048204069841820875</id><published>2007-10-01T16:46:00.000+03:00</published><updated>2007-10-01T16:48:02.219+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Evlenmekmi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Aile Kurmakmı?'/><title type='text'></title><content type='html'>Evlenmekmi,Aile Kurmakmı?&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EN BÜYÜK SAVAŞLAR nerede oluyor? Irak’ta mı, Filistin’de mi? En büyük incinmeler nerede yaşanıyor? Atılan bir kurşunda mı? Yıkılan bir evin altında kalmakta mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En büyük mutluluklar nerede yaşanıyor? İnsanın cenneti neresi? Bir tatil diyarı mı? İşyerlerinde geçirilen zamanlar mı? Sessiz bir orman mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın cenneti ve cehennemi neresi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle bir yer var ki, insanın hem cenneti, hem cehennemi oluveriyor. En büyük mutlulukların sahnesi olabildiği gibi, bir anda en büyük savaşların meydanı da oluveriyor. Cennetten cehenneme, cehennemden de cennete anlık geçişler oluyor. Ânında cennet, ânında cehennem kurulabiliyor burada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burası, evlilik mekânı. Büyük mutlulukların da, büyük meydan savaşlarının da zemini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern zamanlarda ise evlilikle ilgili pek de iyi haberler duyulmuyor. Kötü bir el cennete el atmış gibi sanki; duvarlarını kirletiyor, eşyalarını kırıyor, düzenini bozuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evlenen insanlar genelde mutsuz. Evlenir evlenmez aşklarının bittiğinden, kocaları ya da hanımları ile düş kırıklıkları yaşadıklarından şikayet ediyorlar. Aradıkları şeyleri bulamadıklarından yakınıyorlar. Evliliklerdeki çatışmalar, boşanma oranlarının gittikçe yükselmesi, insanlarda evliliğe karşı bir ürküntü uyandırıyor. İnsanlar evlenmekten korkuyorlar. Evliliğin insanı boğan, özgürlüğünü kısıtlayan taraflarından dem vuruluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evlenmekten korkan veya evlenmeye karşı olan insanlarla konuşunca görülüyor ki, onlar da mutsuz. Her ne kadar evlilik karşıtı olduklarını söyleseler de, hayatlarında hep birşeyin eksik olduğunu vurguluyorlar. Ama eksik olan bu şeyin ne olduğunun adını koymakta zorlanıyorlar. Mutlu olacaklarına inansalar, evliliğe karşı olmayacaklar belki de. Ama evlilikte mutlu olmanın garantisi yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern hayatta evliliğe karşı olan veya evlenmekten korkan öte yandan evli olmamaktan da huzursuz insanlar, bu sefer evlenmeden birlikte yaşamaya sığınıyorlar. Birlikte yaşamak birçok açıdan insana cazip geliyor. Kişiler aralarındaki ilişkide birbirlerine daha az sorumluluk hissediyorlar. Kendilerini evlilik bağı ile bağlamak istemiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözümona özgürleştirici durum öte yandan insanın çok temel bir ihtiyacını karşılayamıyor. Birlikte yaşayan insanlar da mutsuz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki o halde insanlar ne istiyorlar? Neyi arıyor ve neyi kuramıyorlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İNSAN NEDEN EVLENİR? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan ilişkiler içinde yaşar. Bir ‘ses’e ihtiyaç duyar. Yaşadıklarının yankı bulacağı bir varlığı arar. “Hayat ne kadar güzel yaratılmış” diye içinden geçen bir cümlenin dahi başka bir varlıkta yankılanmasını arzu eder. Bu düşünce karşıdaki insana gitmeli, onun tarafından da yaşanmalı ve sonra tekrar ona dönmelidir. İnsan “Sanki bir duvara konuşuyorum”dan muzdarip olur. “Söylediklerimi anladı, önemsedi ve bana döndü”ye ihtiyacı vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir ilişki insanın hemcinsleri ile kurulabilir. Kurulmalıdır da. Hatta modern zamanların en önemli sorunlarından biri de insanın hemcinsleriyle böyle ilişkiler kurmaktan uzaklaşmasıdır. Sevginin, şevkin, umudun, heyecanın paylaşılması ve yankı bulması kadar, gam ve kederlerin de karşılıklı önemsendiği, “Derdin derdimdir” anlayışı ile şekillenmiş bir ilişki, insana bu dünyada güven verir ve bu güvene hepimiz ihtiyaç duyarız. İşte insan bu yüzden nikâhlanır-evlenir ya da nikâhlanabilmeli-evlenebilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde evlenebilmek iki insanın birlikte yaşaması ya da birarada bulunması demek değildir. Evlenebilmek bir ilişki biçimi inşa etmektir. İlişki kurabilmek bir sanattır. Her iki insanın da, evlilik öncesinde yıllar boyu şekillendirdiği belli ilişki biçimleri vardır. Her ikisinin de belleğine kendine özgü davranış kalıpları yerleşmiştir. Sorun her iki tarafın da artık emek sarfederek yeni bir ilişki inşa etme çabasına girip girmemesindedir. Evliliklerde unutulan nokta budur. Nikâhtan sonra birlikte yaşamaya başlamakla herşey aslında yeniden başlamaktadır. Evliliğin hem en zor, hem en tatlı tarafı da budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ünlü sosyolog Bauman’ın bize ustaca gösterdiği gibi, çeşitli birliktelilik biçimleri var
